Arapça olmazsa konuşamayız! - Prof.Dr.Nevzat Gözaydın :
Türkçe'nin temelinde Arapça kökenli kelimeler o kadar yer alıyor ki, saymakla bitmez. Türkçe'nin önemli bir kısmında yer edinene Arapça olmadan Türkçe'yi konuşabilir miyiz acaba?...

Bir eksiğiniz olsa “tedarik” edemez, bir yanlış yapsanız “telafi” edemezsiniz. Arapça olmasa “özür” dileyemez, bir “mazeret” sunamazsınız.Birisi öfkelenip parlasa “teskin” edemezsiniz. “Vaaz” “nasihat” “fayda” vermez. “Takdir” , “tekdir” de her zaman iş görmez. Bir defa Arapça olmasa “Efenim, şey..” diye bile kekeleyemezsiniz. Zira “şey” Arapçadır. İsteğiniz olsa “recâ” ederim diyemezsiniz.

Birbirinizi “teselli” edemez, “kader-i İlahi”dir, “mahzun” “mükedder” olma, “sabr”et, “akıbet”i “hayr” olur, diyemezsiniz. “Nüfus” cüzdanınız “kayb” olsa ( aslı, “gâib”) “ilan” veremez, efenim şöyle “lezzet”li bir yemeği “iştah”la “mide”ye indiremezsiniz.Canım sıkıldı, “haber”leri dinleyeyim. Yok. Bir “kitab” a sardırayım. Olmaz. Kendimi “sokağa”, “cadde”ye atayım. “Mümkün” değil.Çıkıp “etraf”a bir bakayım, şu “civar” da bir turlayıp geleyim; yemez! Köyüme gideyim, bir “hava” değiştireyim! Yapamazsınız.

Köy değil ama köyün bağlı olduğu “kasaba”, “nâhiye”, “belde” Arapçadır. Ülke değil ama “vatan”, “memleket” Arapçadır.Beyler, işi “ciddi” ye alın. Kişinin “hadd”ini bilmesi büyük “fazilet”tir. “Talip” ne der: Kişi “noksan”ını bilmek gibi “irfan” olmaz.“ İnsaf”, “ Ya hu ”! “ Din ”, “iman”, “vatan”, “ar”, “namus”, “haya”, “iffet”, “izzet”, “şeref”, “akıl”, “iz’an”... Hepsi Arapçadır.Kötü bir durum var. Etraf “hain”den, -afedersiniz- “fikir fahişe” sinden geçilmez “hal”e gelmiş. “Haysiyet” “cellat”ları köşeleri tutmuş.

Nerden türedi bu kadar “asıl”sız, “nur”suz, şu güzelim ülkede.. Bunlarda “ahlak”, “edep” yok. Yüzlerine tükürsen “iltifat” sayacaklar! “Rezalet” diz boyu. Her yol “mübah” sayılır olmuş. Kepazelik "arş"a çıkmış. “Haya” sızlık, “cesaret” adı altında “arz”-ı endama durmuş.“ Samimiyet” yok. “Münafık” ağızlar, sahte “surat”lar, iğreti “tebessüm”ler, “muzdarib” görünen “müstehzi” çehreler, "zahmet"siz dimağ"lar

“Kader” mi diyeceğiz? “Şüphe”siz öyle de bu “ adam” ların/bu âdemlerin bizim hiç mi “kabahat”imiz yok. Ne diyelim. Allah “ıslah” etsin.İnsanların iç “huzur”u yok. “Kanaat” duygusu kaybolmuş. Kendisine biçilene “razı” olan yok. Büyük bir “hırs”, “tamah” var insanlarda.Toplum, "tehlike"lice “kutup”lara ayrılmış; birbirlerine “nefret” gözüyle bakıp “husumet” besler olmuşlar. “Hakaret”, “küfür” bini bir para!Hadi “aşk”ı-“meşk”i, “ahbap”lığı bir “taraf”a bırakalım; içtenlikle “hasbihal”edemez, birbirimize bir “merhaba” da mı diyemeyiz.

Meğer ne çok şey borçluyuz şu Arapçaya.. “Hayat”da Arapçadır, “vücud” (varlık) da.. “Ebediyet” de “saadet” de; “bereket” de “huzur” da..“İstikbal”e “dair” “emel”lerimiz de Arapçadır; “mazi”ye “ait” “tahassür/tahassüs”lerimiz de.. “Ân”a “ait” “efkâr” ve "buhran"ımız da ..Arapça olmasa “ilim”, “fen, “sanat” olmaz, Efendiler! Daha da ileri giderek sizi “temin” ederim ki, hiçbir “faaliyet” yapılamaz. Nokta Bu arada, "nokta" da Arapça :)O olmasa, ne “mütefekkir”imiz ne “ilim”, “edebiyat” ve “tarih” adamımız olur. Ne “mefküre” sahibi idealist “siyaset”çi ne “dava” adamı kalır.

Ne “esnaf”-“ticaret” “erbabı”, ne “hizmet”li “sınıf”ı, ne “amele” , ne de düşmanın kalbine korku ve “dehşet” salacak “asker”imiz kalır.Çocukların “mürüvvet”ini göremez, "nikah" yapamayız. Böylece, ne “aile” olur; ne “sülale” ne “nesep”.Bu "kadar"ına da pes, “yani”! “İsim”, “fiil”, “harf”, “kelime” hepsi Arapça dostlar! Arapça olmasa iki “kelam” edemeyiz şurada!Bu kadarı da “fazla” mı diyorsunuz. Eh, “nazar” değmesin, “hatta” “Maşallah” diyelim o zaman. Bir “kusur”, "hata" etmişsek “af” ola...

Kutlu olsun!
"Evet, insan geleceğin nasıl olacağını bilemez; fakat onun rüyasını görebilir. Meselâ ben kalp gözü ile görüyorum ki bu milletimiz kurtulacak, biz de o zaman kavuşacağız. Vâkı'a (gerçi) bu bir rüyâdır; fakat, kalbi saf olanların rüyaları ekseriya doğru çıkar..." Ziya Gökalp - 12 Temmuz 1920
Ve doğru da çıktı...Senin ve senin fikirlerinin tâkipçilerinin; nâmus, vatan, şeref ne demek bilenlerin, başta Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bize bu vatanı emanet edenlerin ruhu şad olsun. Ve Ziya Gökalp'in rüyası, ülküsü, her zaman vatan, millet, hürriyet, şeref nedir bilenlerde yaşayacak...

Ömer Faruk İNCELER, bir alıntı ekledi.
01 Haz 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Şeref,Namus ve Vatan.
Göğsüm kabarıyordu. Meydanda beş yüz esirin arasında, tek başıma bir memleket gibiydim..

Korkunç Yıllar, Cengiz Dağcı (Sayfa 124 - Sadık.)Korkunç Yıllar, Cengiz Dağcı (Sayfa 124 - Sadık.)

Bediüzzaman Said NURSİ 'yi harika şekilde savunan avukatın müdafaası ..
Müteakiben, diğer mümtaz avukat arkadaşları gibi Üstadın
müdafaasını fahrî olarak deruhte eden imanlı ve kudretli meşhur ve
mümtaz avukat Abdurrahman Şeref Lâç müdafaaya başladı. Evvelâ bir
mukaddime yaptı. Dedi ki:
– Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecaviz bu
mübarek zâtın suçla hiçbir münasebet ve taallûku olmadığı tamamiyle
tezahür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanaat hâsıl olduğunu,
beraetine karar verileceğini de kuvvetle ümit ederim. Ancak, aleyhimizde
bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir
mâsumun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek
Temyiz Mahkemesinin kanaat ve nokta-i nazarını da hesaba katmak
icabeder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte
bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek
mahkemenin müsaadelerini rica ederim.
– Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz.
Buyurun.
– Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'ân-ı Azîmüşşanın emir ve
tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm dininin ve bu dinin emir ve
nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasanın 70 inci maddesine göre:
Şahsî masuniyet, vicdan, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin
tabiî haklarından olduğu.. Anayasanın 75 inci maddesine göre de hiçbir
kimse, mensub olduğu din ve mezhebden dolayı muaheze
edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş
bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî tâkibe
mâruz bırakılması Anayasa hükümlerine mugayirdir.
– Yukarıda izah ettiğimiz kanunî taraflarımız farz-ı muhal nazar-ı
dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanununun antidemokratik 163 üncü
maddesine göre müvekkilimin tâkibi mümkün farzedilirse, isnad edilen
suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:
Bir Müslüman. Ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını başını ve
yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı
ve bütün vücudu Allahın nuriyle yıkanmış tertemiz ve bembeyaz bir
Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'am-ı Hak olan hayatını, Türk
milletinin salâh ve hakikî saadeti için vakfetmiş; emr-i İlâhî olan ruhunu
feleğin hakikî mâliki Allaha teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeğe
azmetmiş; bina-yı sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış
olan büyük bir Müslüman, bugün "Demokrasi vardır" denilen bir gün,
kalkıyor, yalnız "Allah" diyor, "Kitab" diyor, "Resul" diyor ve gençliğe
"Dikkat" diyor. Der demez arkasından savcı (dâvâyı açan savcı)
yapışıyor.
– Gel buraya... Suç işledin! diyor.
Ve âfâkı kapkara bir zulmet kaplamıştır.
Fakat, bakın şu asîl ve necib ihtiyar Müslümana! Ne kadar sakin
ve ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin
zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bîfütûrdur. Belâ zindanında
safayı seyretmektedir. Cefa sofrasında vefa bulan, mazhar-ı tecelli
olandır. Zira eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafete
kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz-i Hak ve nur
cereyan etmektedir ve savcı (dâvâyı açan savcı) bu Müslümanı kolundan
yakalamış, hapse sürüklemektedir.

Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr-i fânî? Nedir kabahati bu ihtiyar
Müslümanın? Ne mi yaptı? Bakın savcıya (dâvâyı açana) göre neler ve
neler yaptı?
"Gençlik Rehberi" adiyle bir kitab çıkardı.
A- Lâikliğe aykırı hareket etti. Allah, din, iman lâikliğe aykırı
olur mu? Olur. Peki başka?
B- Devletin içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî temel nizamlarını
dinî esaslara uydurmak istedi. Nasıl, niçin ve ne maksatla yaptı bunları?..
C- Şahsî nüfuz temin ve tesis etmek maksadiyle. Peki, ya siyasî
menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl-i vukuf da bu maksadı
görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, madem ki siyasî
menfaat kasdı yokmuş, bu pîr-i fânînin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki,
dünyadan ne bekliyor ki nüfuz temin etmek istesin?
Savcı, "Ben orasını bilmem" diyor. İstiyor işte. Hem bunu
böylece bilirkişiler de söylüyorlar.
Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?
A- Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes sayılan şeyleri âlet
etmek suretiyle.
Nedir bu mukaddes tanılan şeyler? İslâm dini, Müslümanlık
hisleri, Allah kelimesinin kalbdeki haşyeti, Kur'ân, tefsir... Demek savcı
bunları biliyor. Bunların mukaddesat olduğuna inanıyor.
Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet
etmek midir? Evet, dâvâyı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı
da bunları âlet ediyor.. hem de siyasî bir kanuna âlet ediyor.. hem de bir
Müslümanı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu halde o da 163 üncü
maddeye göre suç işlemiyor mu?
"Hayır" der savcı, ben propaganda yapmıyorum. O propaganda ve
telkin yaptı. Ne dedi peki? Şunları söyledi:
"... Bu zamanda, zındıka dalâleti İslâmiyete karşı muharebesinde
nefs-i emmarenin plâniyle şeytan kumandasına verilen fırkalardan
en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağiyle, dehşetli
bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa,
fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir
edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar; belki o kalblerden bir
kısmını öldürüyorlar."
Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fâhişeler
gürûhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve âşikâr fuhuşla ve devlet eliyle
mücadele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücadele Nizamnamesi ve
ahlâk zabıtası bunlarla geceli gündüzlü mücadele etmiyor mu?
Var, var amma, buna biz karışırız, Allah ne karışır? diyor savcı.
Peki böyle desin. Desin amma.. kanun, zabıta ve savcı, suç işlendikten
sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yâni iş olup bittikten sonra, namus
pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almağa kanunen
imkân yok; fakat dînen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku
sayesinde her türlü rezaletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm dini
bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor. Nasıl? Nasihat edin, ikaz
edin, Allahı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş,
Cehennem, ebedî azâb, ebedî saadet yer etsin, bilsin, anlasın, sevsin ve
korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın, hem kendisi kurtulsun, hem de
cemiyet, savcı da, devlet de, hükûmet de, millet de rahat etsin. Bunun
için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.
Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın okutun. Peki amma o zaman
propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allahın emirleri, Kur'ân-ı
Azîmüşşanın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabiî hakkınız değil mi?
Kim meneder sizi bundan (Allah yolundan)? Suç diyorlar buna. Öyle mi?
Allahın emrini okuyun:

Meali: "Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan
meneyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygambere karşı
gelenler, hiçbir zaman Allaha zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların
amellerini heder edecektir."

Peki amma, dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar
edin; çünkü yaptığınız iş iyidir.. insanlar için, cemiyet için, millet için,
hükûmet için, devlet için hayırlıdır; şerden, belâdan koruyucudur. İman
edenlere deyin ki:

Meali: "Ey bütün iman edenler.. Allaha ve Resûlüne itaat edin de
amellerinizi ibtal eylemeyin."
Buna da inanmazlarsa, deyin ki: Tehlike.. vatan ve milletiniz için
tehlike, dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu
Başvekilimiz de söyledi: "Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu
görülmemiştir. Bugün din propagandasına mâni bir hal yoktur; tedbir
almağa da lüzum kalmamıştır."
Muhterem hâkimler! Siz bilirsiniz, fakat bir kere de dâvâyı açan
savcıya sorunuz.. bakalım hayır diyebilecek mi? Allahın emirleri, Kur'ân-
ı Azîmüşşanın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse, propaganda
suçtur diye menedilirse, ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina,
katil suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlariyle kabil midir?
"Komünizm" gibi bütün dünyayı tehdit eden erzel âfetin, gizli ve âşikâr,
seri ve sinsi tahribatını tamamen ne ile önlemek mümkündür?
Muhterem vatansever, Allahına ve mukaddesatına bağlı necib
Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına körpe Müslüman Türk
çocuklarının temiz ve saf dimağlarını senelerce tahrip ederek felce
uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
Ne korkunç hal ve tezadlar içindeyiz. Savcı bunu görmez, İslâm
dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti
tâkib etmez de, bu taarruzdan gençliğe muhafaza tedbirleri tavsiye edeni
mi yakalar?
Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'ân-ı Mübînin
Allahın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız o nur-u İlâhîyi
aksettiren Risale-i Nur Gençlik Rehberinden dolayı müvekkilimi
mahkûm edemezsiniz!...
Muhterem, asîl ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki,
hakikî irşad âlimleri Enbiyanın vârisleridir. Bu mübarek zatlar da
kendilerine miras kalan va'z u nasihatı, Kur'ân-ı Mübînin emirlerine göre
yaymakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın talibi
değildirler. Vazifelerini fisebilillâh yaparlar. Ancak, Allah ve Resûlünün
rızasına taliptirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam
ederler. Çünkü, bu vazife onlara Allah ve Resûlünün emanetidir.
vekkilim, bu emaneti ehline tevdi ediyor diye nasıl tâkib ve tâzib
edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zayıf ve nahif bünyesi, inanamayacağı
ağır bir teklif ile mükellef tutulur?
– Gel zindana gir!
Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mâni olmak vazifesi de
sizlere emanet edilmiştir.
Bütün fenalıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezaleti, fesat ve fitneyi
imha edecek nurdur...

Meali: "Onlar Allahın nurunu ağızlariyle söndürmek istiyorlar.
Allah ise, -muhakkak- nurunu tamamlamak (tamamen parlatmak)
istiyor.. kâfirler hoşlanmasalar da."
Avukat
ABDURRAHMAN ŞEREF LÂÇ

Ayşen, Şu Çılgın Türkler'i inceledi.
19 Ara 2016 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 10/10 puan

50 yıllık çalışmanın bir sonucu, mükemmel bir anlatımla hayretler içinde bırakan detaylarla Milli Mücadelenin, Kurtuluş Savaşımızın yer aldığı ders kitabı olarak okutulması gerekilen bir kitap bu kitap.
Benim okuduğum 420. Basım. Bunun üstüne ne denir ki?
Günümüz Türkiyesi ile karşılaştırıldığında Türklük nedir, haysiyet, şeref, namus nedir öğrenebileceğimiz bir kitap.
Bombaların patladığı Türkiye de "Vatan Sağolsun" deniliyor her bir şehidin ardından, Sağolan Vatan'ın nasıl olduğunu anlatan, politika için değil gerçekten "Vatan Sağolsun" diye verilen canların kitabı bu kitap.
Milli Mücadele zamanında koğuş gibi yatakhane düzeninde yaşayan milletvekillerinin anlatıldığı kitap bu kitap.
Bir evde 3-4 subay ailesinin birlikte yaşayarak kurtardığını vatanın öyküsü var bu kitapta
Türk kadını olmasa biz bu vatanı kurtaramazdık diyen İsmet Paşa'nın, Mustafa Kemal'in kitabı bu kitap.
6 emirin içinde arpayı buğdayı geçtim, telin, çivinin, ipliğin istenerek savaşa kalkışan bir ordunun kitabı bu kitap.
Taarruza kalkarken bir Türk askerinin kendi ülkesine, vatanına, bayrağına ihanetinin kitabı bu kitap
Atatürkün yüzüne karşı onun kurduğu mecliste onun verdiği koltuklarda kafa tutanların kahreden öyküsü bu kitap.
Savaş zamanında bile 1 yıl 20 yıl 100yıl sonrası düşünen bir beynin, kitap okuyan, yazan, araştıran, hastalıkla mücadelede bile kendisinden önce vatanını düşünen bir adamın kitabı bu kitap.
Her sayfasında ayaklarına kapanmak istediğim adamın, ayaklarına kapanmak istediğim ulusun kitabı bu kitap.
Namusunu kendi elleriyle hesabını soran kadınların kitabı bu kitap
Ve namusu için can veren kadınların…
Ülkenin, vatanın, milletin nasıl satılabileceğini, haysiyetsizliğin en alasını gösteren bir kitap bu kitap.
Taktikler kitabı bu, sinir harpleri, savaşlar, ölümler…
Ruhları şad, vatanımız sağ olsun…