• Avukat Abdurrahman Şeref Lâç'ın Müdafaası

    Müteakiben, diğer mümtaz avukat arkadaşları gibi Üstadın müdafaasını fahrî olarak deruhte eden imanlı ve kudretli meşhur ve mümtaz avukat Abdurrahman Şeref Lâç müdafaaya başladı. Evvela bir mukaddime yaptı. Dedi ki:

    Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecaviz bu mübarek zatın suçla hiçbir münasebet ve taalluku olmadığı tamamıyla tezahür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanaat hasıl olduğunu, beraetine karar verileceğini de kuvvetle ümit ederim. Ancak aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir masumun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek Temyiz Mahkemesinin kanaat ve nokta-i nazarını da hesaba katmak icab eder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek mahkemenin müsaadelerini rica ederim.

    — Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz. Buyurun.



    Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm dininin ve bu dinin emir ve nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasa'nın 70'inci maddesine göre: Şahsî masûniyet, vicdan, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin tabiî haklarından olduğu; Anayasa'nın 75'inci maddesine göre de hiçbir kimse mensup olduğu din ve mezhepten dolayı muaheze edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî takibe maruz bırakılması Anayasa hükümlerine mugayirdir.



    Yukarıda izah ettiğimiz kanunî taraflarımız farz-ı muhal nazar-ı dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanunu'nun antidemokratik 163'üncü maddesine göre müvekkilimin takibi mümkün farz edilirse isnad edilen suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:

    Bir Müslüman, ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücudu Allah'ın nuruyla yıkanmış tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'am-ı Hak olan hayatını, Türk milletinin salah ve hakiki saadeti için vakfetmiş; emr-i İlahî olan ruhunu feleğin hakiki mâliki Allah'a teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeye azmetmiş; bina-yı sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman, bugün "Demokrasi vardır." denilen bir gün kalkıyor, yalnız "Allah" diyor "Kitap" diyor "Resul" diyor ve gençliğe "Dikkat!" diyor. Der demez arkasından savcı –davayı açan savcı– yapışıyor.

    — Gel buraya. Suç işledin! Diyor.

    Ve âfakı kapkara bir zulmet kaplamıştır.

    Fakat bakın şu asil ve necip ihtiyar Müslüman'a! Ne kadar sakin ve ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bîfüturdur. Bela zindanında safayı seyretmektedir. Cefa sofrasında vefa bulan, mazhar-ı tecelli olandır. Zira eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz-i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı –davayı açan savcı– bu Müslüman'ı kolundan yakalamış, hapse sürüklemektedir.

    Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr-i fâni? Nedir kabahati bu ihtiyar Müslüman'ın?

    Ne mi yaptı? Bakın savcıya –davayı açana– göre neler ve neler yaptı?

    "Gençlik Rehberi" adıyla bir kitap çıkardı.

    A- Laikliğe aykırı hareket etti.

    Allah, din, iman laikliğe aykırı olur mu? Olur. Peki başka?

    B- Devletin içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak istedi.

    Nasıl, niçin ve ne maksatla yaptı bunları?

    C- Şahsî nüfuz temin ve tesis etmek maksadıyla.

    Peki, ya siyasî menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl-i vukuf da bu maksadı görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, mademki siyasî menfaat kasdı yokmuş, bu pîr-i fâninin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki dünyadan ne bekliyor ki nüfuz temin etmek istesin?

    Savcı "Ben orasını bilmem." diyor. İstiyor işte. Hem bunu böylece bilirkişiler de söylüyorlar.

    Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?

    A- Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes tanılan şeyleri âlet etmek suretiyle.

    Nedir bu mukaddes tanılan şeyler? İslâm dini, Müslümanlık hisleri, Allah kelimesinin kalpteki haşyeti, Kur'an, tefsir… Demek savcı bunları biliyor. Bunların mukaddesat olduğuna inanıyor.
    Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek midir? Evet, davayı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı da bunları âlet ediyor hem de siyasî bir kanuna âlet ediyor hem de bir Müslüman'ı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu halde o da 163'üncü maddeye göre suç işlemiyor mu?

    "Hayır!" der savcı, ben propaganda yapmıyorum? O, propaganda ve telkin yaptı.

    Ne dedi peki? Şunları söyledi:

    "…Bu zamanda, zındıka dalaleti İslâmiyet'e karşı muharebesinde nefs-i emmarenin planıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir edip kalp ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar belki o kalplerden bir kısmını öldürüyorlar."

    Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fahişeler güruhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve aşikâr fuhuşla ve devlet eliyle mücadele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücadele Nizamnamesi ve Ahlâk Zabıtası bunlarla geceli gündüzlü mücadele etmiyor mu?

    Var, var amma buna biz karışırız, Allah ne karışır? Diyor savcı. Peki böyle desin. Desin amma kanun, zabıta ve savcı, suç işlendikten sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yani iş olup bittikten sonra, namus pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almaya kanunen imkân yok fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sayesinde her türlü rezaletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor.

    Nasıl? Nasihat edin, ikaz edin, Allah'ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, cehennem, ebedî azap, ebedî saadet yer etsin, bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın hem kendisi kurtulsun hem de cemiyet. Savcı da devlet de hükûmet de millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.

    Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın, okutun. Peki amma o zaman propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allah'ın emirleri, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabiî hakkınız değil mi? Kim men'eder sizi bundan –Allah yolundan–? Suç diyorlar buna. Öyle mi? Allah'ın emrini okuyun:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَ صَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَ شَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰى لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا وَ سَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ

    Meali: "Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan men'eyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygamber'e karşı gelenler, hiçbir zaman Allah'a zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların amellerini heder edecektir."

    Peki amma dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar edin çünkü yaptığınız iş iyidir; insanlar için cemiyet için millet için hükûmet için devlet için hayırlıdır; şerden, beladan koruyucudur. İman edenlere deyin ki:

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَ اَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوٓا اَعْمَالَكُمْ

    Meali: "Ey bütün iman edenler! Allah'a ve Resulüne itaat edin de amellerinizi iptal eylemeyin."

    Buna da inanmazlarsa deyin ki: Tehlike, vatan ve milletiniz için tehlike; dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu Başvekilimiz de söyledi: "Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu görülmemiştir. Bugün din propagandasına mani bir hal yoktur, tedbir almaya da lüzum kalmamıştır."

    Muhterem hâkimler! Siz bilirsiniz fakat bir kere de davayı açan savcıya sorunuz, bakalım hayır diyebilecek mi? Allah'ın emirleri, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse propaganda suçtur diye men'edilirse ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina, katl suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kabil midir? "Komünizm" gibi bütün dünyayı tehdit eden erzel âfetin, gizli ve aşikâr, seri ve sinsi tahribatını tamamen ne ile önlemek mümkündür?

    Muhterem vatansever, Allah'ına ve mukaddesatına bağlı necip Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına, körpe Müslüman Türk çocuklarının temiz ve saf dimağlarını senelerce tahrip ederek felce uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
    Ne korkunç hal ve tezatlar içindeyiz. Savcı bunu görmez, İslâm dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti takip etmez de bu taarruzdan gençliğe muhafaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?

    Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'an-ı Mübin'in Allah'ın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız o nur-u İlahîyi aksettiren Risale-i Nur Gençlik Rehberi'nden dolayı müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!..

    Muhterem, asil ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki hakiki irşad âlimleri enbiyanın vârisleridir. Bu mübarek zatlar da kendilerine miras kalan vaaz u nasihati, Kur'an-ı Mübin'in emirlerine göre yapmakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın talibi değildirler. Vazifelerini fîsebilillah yaparlar. Ancak Allah ve Resulünün rızasına taliptirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü bu vazife onlara Allah ve Resulünün emanetidir. Müvekkilim, bu emaneti ehline tevdi ediyor diye nasıl takip ve tazip edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zayıf ve nahif bünyesi, inanamayacağı ağır bir teklif ile mükellef tutulur?

    — Gel zindana gir!

    Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mani olmak vazifesi de sizlere emanet edilmiştir.

    Bütün fenalıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezaleti, fesat ve fitneyi imha edecek nurdur…


    يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَ يَاْبَى اللّٰهُ اِلَّا ٓ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

    Meali: "Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise –muhakkak– nurunu tamamlamak (tamamen parlatmak) istiyor, kâfirler hoşlanmasalar da."

    Avukat

    Abdurrahman Şeref Lâç
  • Türkçe'nin temelinde Arapça kökenli kelimeler o kadar yer alıyor ki, saymakla bitmez. Türkçe'nin önemli bir kısmında yer edinene Arapça olmadan Türkçe'yi konuşabilir miyiz acaba?...

    Bir eksiğiniz olsa “tedarik” edemez, bir yanlış yapsanız “telafi” edemezsiniz. Arapça olmasa “özür” dileyemez, bir “mazeret” sunamazsınız.Birisi öfkelenip parlasa “teskin” edemezsiniz. “Vaaz” “nasihat” “fayda” vermez. “Takdir” , “tekdir” de her zaman iş görmez. Bir defa Arapça olmasa “Efenim, şey..” diye bile kekeleyemezsiniz. Zira “şey” Arapçadır. İsteğiniz olsa “recâ” ederim diyemezsiniz.

    Birbirinizi “teselli” edemez, “kader-i İlahi”dir, “mahzun” “mükedder” olma, “sabr”et, “akıbet”i “hayr” olur, diyemezsiniz. “Nüfus” cüzdanınız “kayb” olsa ( aslı, “gâib”) “ilan” veremez, efenim şöyle “lezzet”li bir yemeği “iştah”la “mide”ye indiremezsiniz.Canım sıkıldı, “haber”leri dinleyeyim. Yok. Bir “kitab” a sardırayım. Olmaz. Kendimi “sokağa”, “cadde”ye atayım. “Mümkün” değil.Çıkıp “etraf”a bir bakayım, şu “civar” da bir turlayıp geleyim; yemez! Köyüme gideyim, bir “hava” değiştireyim! Yapamazsınız.

    Köy değil ama köyün bağlı olduğu “kasaba”, “nâhiye”, “belde” Arapçadır. Ülke değil ama “vatan”, “memleket” Arapçadır.Beyler, işi “ciddi” ye alın. Kişinin “hadd”ini bilmesi büyük “fazilet”tir. “Talip” ne der: Kişi “noksan”ını bilmek gibi “irfan” olmaz.“ İnsaf”, “ Ya hu ”! “ Din ”, “iman”, “vatan”, “ar”, “namus”, “haya”, “iffet”, “izzet”, “şeref”, “akıl”, “iz’an”... Hepsi Arapçadır.Kötü bir durum var. Etraf “hain”den, -afedersiniz- “fikir fahişe” sinden geçilmez “hal”e gelmiş. “Haysiyet” “cellat”ları köşeleri tutmuş.

    Nerden türedi bu kadar “asıl”sız, “nur”suz, şu güzelim ülkede.. Bunlarda “ahlak”, “edep” yok. Yüzlerine tükürsen “iltifat” sayacaklar! “Rezalet” diz boyu. Her yol “mübah” sayılır olmuş. Kepazelik "arş"a çıkmış. “Haya” sızlık, “cesaret” adı altında “arz”-ı endama durmuş.“ Samimiyet” yok. “Münafık” ağızlar, sahte “surat”lar, iğreti “tebessüm”ler, “muzdarib” görünen “müstehzi” çehreler, "zahmet"siz dimağ"lar

    “Kader” mi diyeceğiz? “Şüphe”siz öyle de bu “ adam” ların/bu âdemlerin bizim hiç mi “kabahat”imiz yok. Ne diyelim. Allah “ıslah” etsin.İnsanların iç “huzur”u yok. “Kanaat” duygusu kaybolmuş. Kendisine biçilene “razı” olan yok. Büyük bir “hırs”, “tamah” var insanlarda.Toplum, "tehlike"lice “kutup”lara ayrılmış; birbirlerine “nefret” gözüyle bakıp “husumet” besler olmuşlar. “Hakaret”, “küfür” bini bir para!Hadi “aşk”ı-“meşk”i, “ahbap”lığı bir “taraf”a bırakalım; içtenlikle “hasbihal”edemez, birbirimize bir “merhaba” da mı diyemeyiz.

    Meğer ne çok şey borçluyuz şu Arapçaya.. “Hayat”da Arapçadır, “vücud” (varlık) da.. “Ebediyet” de “saadet” de; “bereket” de “huzur” da..“İstikbal”e “dair” “emel”lerimiz de Arapçadır; “mazi”ye “ait” “tahassür/tahassüs”lerimiz de.. “Ân”a “ait” “efkâr” ve "buhran"ımız da ..Arapça olmasa “ilim”, “fen, “sanat” olmaz, Efendiler! Daha da ileri giderek sizi “temin” ederim ki, hiçbir “faaliyet” yapılamaz. Nokta Bu arada, "nokta" da Arapça :)O olmasa, ne “mütefekkir”imiz ne “ilim”, “edebiyat” ve “tarih” adamımız olur. Ne “mefküre” sahibi idealist “siyaset”çi ne “dava” adamı kalır.

    Ne “esnaf”-“ticaret” “erbabı”, ne “hizmet”li “sınıf”ı, ne “amele” , ne de düşmanın kalbine korku ve “dehşet” salacak “asker”imiz kalır.Çocukların “mürüvvet”ini göremez, "nikah" yapamayız. Böylece, ne “aile” olur; ne “sülale” ne “nesep”.Bu "kadar"ına da pes, “yani”! “İsim”, “fiil”, “harf”, “kelime” hepsi Arapça dostlar! Arapça olmasa iki “kelam” edemeyiz şurada!Bu kadarı da “fazla” mı diyorsunuz. Eh, “nazar” değmesin, “hatta” “Maşallah” diyelim o zaman. Bir “kusur”, "hata" etmişsek “af” ola...
  • "Evet, insan geleceğin nasıl olacağını bilemez; fakat onun rüyasını görebilir. Meselâ ben kalp gözü ile görüyorum ki bu milletimiz kurtulacak, biz de o zaman kavuşacağız. Vâkı'a (gerçi) bu bir rüyâdır; fakat, kalbi saf olanların rüyaları ekseriya doğru çıkar..." Ziya Gökalp - 12 Temmuz 1920
    Ve doğru da çıktı...Senin ve senin fikirlerinin tâkipçilerinin; nâmus, vatan, şeref ne demek bilenlerin, başta Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bize bu vatanı emanet edenlerin ruhu şad olsun. Ve Ziya Gökalp'in rüyası, ülküsü, her zaman vatan, millet, hürriyet, şeref nedir bilenlerde yaşayacak...
  • Göğsüm kabarıyordu. Meydanda beş yüz esirin arasında, tek başıma bir memleket gibiydim..
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 124 - Sadık.
  • Müteakiben, diğer mümtaz avukat arkadaşları gibi Üstadın
    müdafaasını fahrî olarak deruhte eden imanlı ve kudretli meşhur ve
    mümtaz avukat Abdurrahman Şeref Lâç müdafaaya başladı. Evvelâ bir
    mukaddime yaptı. Dedi ki:
    – Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecaviz bu
    mübarek zâtın suçla hiçbir münasebet ve taallûku olmadığı tamamiyle
    tezahür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanaat hâsıl olduğunu,
    beraetine karar verileceğini de kuvvetle ümit ederim. Ancak, aleyhimizde
    bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir
    mâsumun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek
    Temyiz Mahkemesinin kanaat ve nokta-i nazarını da hesaba katmak
    icabeder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte
    bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek
    mahkemenin müsaadelerini rica ederim.
    – Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz.
    Buyurun.
    – Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'ân-ı Azîmüşşanın emir ve
    tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm dininin ve bu dinin emir ve
    nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasanın 70 inci maddesine göre:
    Şahsî masuniyet, vicdan, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin
    tabiî haklarından olduğu.. Anayasanın 75 inci maddesine göre de hiçbir
    kimse, mensub olduğu din ve mezhebden dolayı muaheze
    edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş
    bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî tâkibe
    mâruz bırakılması Anayasa hükümlerine mugayirdir.
    – Yukarıda izah ettiğimiz kanunî taraflarımız farz-ı muhal nazar-ı
    dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanununun antidemokratik 163 üncü
    maddesine göre müvekkilimin tâkibi mümkün farzedilirse, isnad edilen
    suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:
    Bir Müslüman. Ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını başını ve
    yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı
    ve bütün vücudu Allahın nuriyle yıkanmış tertemiz ve bembeyaz bir
    Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'am-ı Hak olan hayatını, Türk
    milletinin salâh ve hakikî saadeti için vakfetmiş; emr-i İlâhî olan ruhunu
    feleğin hakikî mâliki Allaha teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeğe
    azmetmiş; bina-yı sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış
    olan büyük bir Müslüman, bugün "Demokrasi vardır" denilen bir gün,
    kalkıyor, yalnız "Allah" diyor, "Kitab" diyor, "Resul" diyor ve gençliğe
    "Dikkat" diyor. Der demez arkasından savcı (dâvâyı açan savcı)
    yapışıyor.
    – Gel buraya... Suç işledin! diyor.
    Ve âfâkı kapkara bir zulmet kaplamıştır.
    Fakat, bakın şu asîl ve necib ihtiyar Müslümana! Ne kadar sakin
    ve ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin
    zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bîfütûrdur. Belâ zindanında
    safayı seyretmektedir. Cefa sofrasında vefa bulan, mazhar-ı tecelli
    olandır. Zira eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafete
    kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz-i Hak ve nur
    cereyan etmektedir ve savcı (dâvâyı açan savcı) bu Müslümanı kolundan
    yakalamış, hapse sürüklemektedir.

    Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr-i fânî? Nedir kabahati bu ihtiyar
    Müslümanın? Ne mi yaptı? Bakın savcıya (dâvâyı açana) göre neler ve
    neler yaptı?
    "Gençlik Rehberi" adiyle bir kitab çıkardı.
    A- Lâikliğe aykırı hareket etti. Allah, din, iman lâikliğe aykırı
    olur mu? Olur. Peki başka?
    B- Devletin içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî temel nizamlarını
    dinî esaslara uydurmak istedi. Nasıl, niçin ve ne maksatla yaptı bunları?..
    C- Şahsî nüfuz temin ve tesis etmek maksadiyle. Peki, ya siyasî
    menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl-i vukuf da bu maksadı
    görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, madem ki siyasî
    menfaat kasdı yokmuş, bu pîr-i fânînin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki,
    dünyadan ne bekliyor ki nüfuz temin etmek istesin?
    Savcı, "Ben orasını bilmem" diyor. İstiyor işte. Hem bunu
    böylece bilirkişiler de söylüyorlar.
    Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?
    A- Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes sayılan şeyleri âlet
    etmek suretiyle.
    Nedir bu mukaddes tanılan şeyler? İslâm dini, Müslümanlık
    hisleri, Allah kelimesinin kalbdeki haşyeti, Kur'ân, tefsir... Demek savcı
    bunları biliyor. Bunların mukaddesat olduğuna inanıyor.
    Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet
    etmek midir? Evet, dâvâyı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı
    da bunları âlet ediyor.. hem de siyasî bir kanuna âlet ediyor.. hem de bir
    Müslümanı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu halde o da 163 üncü
    maddeye göre suç işlemiyor mu?
    "Hayır" der savcı, ben propaganda yapmıyorum. O propaganda ve
    telkin yaptı. Ne dedi peki? Şunları söyledi:
    "... Bu zamanda, zındıka dalâleti İslâmiyete karşı muharebesinde
    nefs-i emmarenin plâniyle şeytan kumandasına verilen fırkalardan
    en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağiyle, dehşetli
    bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa,
    fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir
    edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar; belki o kalblerden bir
    kısmını öldürüyorlar."
    Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fâhişeler
    gürûhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve âşikâr fuhuşla ve devlet eliyle
    mücadele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücadele Nizamnamesi ve
    ahlâk zabıtası bunlarla geceli gündüzlü mücadele etmiyor mu?
    Var, var amma, buna biz karışırız, Allah ne karışır? diyor savcı.
    Peki böyle desin. Desin amma.. kanun, zabıta ve savcı, suç işlendikten
    sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yâni iş olup bittikten sonra, namus
    pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almağa kanunen
    imkân yok; fakat dînen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku
    sayesinde her türlü rezaletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm dini
    bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor. Nasıl? Nasihat edin, ikaz
    edin, Allahı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş,
    Cehennem, ebedî azâb, ebedî saadet yer etsin, bilsin, anlasın, sevsin ve
    korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın, hem kendisi kurtulsun, hem de
    cemiyet, savcı da, devlet de, hükûmet de, millet de rahat etsin. Bunun
    için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.
    Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın okutun. Peki amma o zaman
    propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allahın emirleri, Kur'ân-ı
    Azîmüşşanın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabiî hakkınız değil mi?
    Kim meneder sizi bundan (Allah yolundan)? Suç diyorlar buna. Öyle mi?
    Allahın emrini okuyun:

    Meali: "Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan
    meneyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygambere karşı
    gelenler, hiçbir zaman Allaha zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların
    amellerini heder edecektir."

    Peki amma, dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar
    edin; çünkü yaptığınız iş iyidir.. insanlar için, cemiyet için, millet için,
    hükûmet için, devlet için hayırlıdır; şerden, belâdan koruyucudur. İman
    edenlere deyin ki:

    Meali: "Ey bütün iman edenler.. Allaha ve Resûlüne itaat edin de
    amellerinizi ibtal eylemeyin."
    Buna da inanmazlarsa, deyin ki: Tehlike.. vatan ve milletiniz için
    tehlike, dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu
    Başvekilimiz de söyledi: "Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu
    görülmemiştir. Bugün din propagandasına mâni bir hal yoktur; tedbir
    almağa da lüzum kalmamıştır."
    Muhterem hâkimler! Siz bilirsiniz, fakat bir kere de dâvâyı açan
    savcıya sorunuz.. bakalım hayır diyebilecek mi? Allahın emirleri, Kur'ân-
    ı Azîmüşşanın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse, propaganda
    suçtur diye menedilirse, ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina,
    katil suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlariyle kabil midir?
    "Komünizm" gibi bütün dünyayı tehdit eden erzel âfetin, gizli ve âşikâr,
    seri ve sinsi tahribatını tamamen ne ile önlemek mümkündür?
    Muhterem vatansever, Allahına ve mukaddesatına bağlı necib
    Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına körpe Müslüman Türk
    çocuklarının temiz ve saf dimağlarını senelerce tahrip ederek felce
    uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
    Ne korkunç hal ve tezadlar içindeyiz. Savcı bunu görmez, İslâm
    dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti
    tâkib etmez de, bu taarruzdan gençliğe muhafaza tedbirleri tavsiye edeni
    mi yakalar?
    Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'ân-ı Mübînin
    Allahın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız o nur-u İlâhîyi
    aksettiren Risale-i Nur Gençlik Rehberinden dolayı müvekkilimi
    mahkûm edemezsiniz!...
    Muhterem, asîl ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki,
    hakikî irşad âlimleri Enbiyanın vârisleridir. Bu mübarek zatlar da
    kendilerine miras kalan va'z u nasihatı, Kur'ân-ı Mübînin emirlerine göre
    yaymakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın talibi
    değildirler. Vazifelerini fisebilillâh yaparlar. Ancak, Allah ve Resûlünün
    rızasına taliptirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam
    ederler. Çünkü, bu vazife onlara Allah ve Resûlünün emanetidir.
    Müvekkilim, bu emaneti ehline tevdi ediyor diye nasıl tâkib ve tâzib
    edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zayıf ve nahif bünyesi, inanamayacağı
    ağır bir teklif ile mükellef tutulur?
    – Gel zindana gir!
    Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mâni olmak vazifesi de
    sizlere emanet edilmiştir.
    Bütün fenalıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezaleti, fesat ve fitneyi
    imha edecek nurdur...

    Meali: "Onlar Allahın nurunu ağızlariyle söndürmek istiyorlar.
    Allah ise, -muhakkak- nurunu tamamlamak (tamamen parlatmak)
    istiyor.. kâfirler hoşlanmasalar da."
    Avukat
    ABDURRAHMAN ŞEREF LÂÇ
  • 50 yıllık çalışmanın bir sonucu, mükemmel bir anlatımla hayretler içinde bırakan detaylarla Milli Mücadelenin, Kurtuluş Savaşımızın yer aldığı ders kitabı olarak okutulması gerekilen bir kitap bu kitap.
    Benim okuduğum 420. Basım. Bunun üstüne ne denir ki?
    Günümüz Türkiyesi ile karşılaştırıldığında Türklük nedir, haysiyet, şeref, namus nedir öğrenebileceğimiz bir kitap.
    Bombaların patladığı Türkiye de "Vatan Sağolsun" deniliyor her bir şehidin ardından, Sağolan Vatan'ın nasıl olduğunu anlatan, politika için değil gerçekten "Vatan Sağolsun" diye verilen canların kitabı bu kitap.
    Milli Mücadele zamanında koğuş gibi yatakhane düzeninde yaşayan milletvekillerinin anlatıldığı kitap bu kitap.
    Bir evde 3-4 subay ailesinin birlikte yaşayarak kurtardığını vatanın öyküsü var bu kitapta
    Türk kadını olmasa biz bu vatanı kurtaramazdık diyen İsmet Paşa'nın, Mustafa Kemal'in kitabı bu kitap.
    6 emirin içinde arpayı buğdayı geçtim, telin, çivinin, ipliğin istenerek savaşa kalkışan bir ordunun kitabı bu kitap.
    Taarruza kalkarken bir Türk askerinin kendi ülkesine, vatanına, bayrağına ihanetinin kitabı bu kitap
    Atatürkün yüzüne karşı onun kurduğu mecliste onun verdiği koltuklarda kafa tutanların kahreden öyküsü bu kitap.
    Savaş zamanında bile 1 yıl 20 yıl 100yıl sonrası düşünen bir beynin, kitap okuyan, yazan, araştıran, hastalıkla mücadelede bile kendisinden önce vatanını düşünen bir adamın kitabı bu kitap.
    Her sayfasında ayaklarına kapanmak istediğim adamın, ayaklarına kapanmak istediğim ulusun kitabı bu kitap.
    Namusunu kendi elleriyle hesabını soran kadınların kitabı bu kitap
    Ve namusu için can veren kadınların…
    Ülkenin, vatanın, milletin nasıl satılabileceğini, haysiyetsizliğin en alasını gösteren bir kitap bu kitap.
    Taktikler kitabı bu, sinir harpleri, savaşlar, ölümler…
    Ruhları şad, vatanımız sağ olsun…