Öcalan bazen stres atmak için yüzer. Havuz ne deniz, ne de nehir tadı verir; ne dalga vardır ne akıntı. Öcalan kendi dalgalarını yaratır, kendi akıntısına kulak verir. Gövde, ruhu tutan bir mağara olarak biraz serinler.
Osman Sebrî, Öcalan'ı görünce canlanır birden. Öcalan şakalaşır onunla, kimi zaman fıkralar anlatır. İkisinin bildiği ortak kılamlar vardır. Bunlardan konuşurlar.
Öcalan ve Osman Sebrî konuşunca, sanki ikisinin yanından Fırat nehri usulca akar, üzümler onlara bakıp kararır, yoncalar bile çiçek açar. Öcalan sürekli sorar ona, bir ihtiyacın olursa... Sebrî dik durup yantlar: "Benim hayallerimi gerçekleştiriyorsun, benim bundan başka senden ne isteğim olabilir?”
Timoqî burada, gerilla nizamı içinde yaşar. Disipline uyar ve herkesin uymasını ister. … Öcalan o konuşurken gözlerine bakar. Şunu söyler: "Eğer insanın inancı tamsa kurtulmuş sayılır. Ruhları güçlü, moralleri yüksekti. Sonuna kadar ülkeyi yaşıyordu. Gözleri, nefesi ülkesiydi; sönmemisti, açıktı. Bunlar, ülkenin üzerindeki büyük gözlerdir.
Geceleyin gaz sobası yanar. Öcalan üşür ve bu yüzden sıkça ayağa kalkar. Şevkle konuşur. Bazen dalar. Gözlerini tavana diker. Ayak işaret parmağını, başparmağına değdirir. Gözlerini kısarak yanındakilere belki der, belki barış olur. Şöyle bir Sakarya caddesine uzanmak vardır, cepteki son parayla ekmek arası döner ve bir de üstüne bira istemek vardır... İmkansız mı? Değil. Şunun şurasında iki gün var.