Ortalama bir dünya vatandaşına iyilik ile kötülük hakkında söylenebilecek şeyler sınırlıdır. Çünkü herkes özünde iyidir, iyilik arzular ve iyiliği herkes için diler ancak dünyada bu kadar fazla iyiliğin sığabileceği bir alan yoktur. Kimse buraya bir şeyi hak ettiği veya başardığı için gelmediğine göre giderken de teslim edilecek bir depozito umuduyla yaşamını sürdüremezdi. Kozmik yolculuk ve ilahi dönüşümle kıyaslanınca yaşam ne kadar manasız kalıyordu. Belki de Veli Demir’in farkına vardığı şey bundan ibaretti ve hakkı ararken yörüngesine doğru rüzgar edene dahi dehşet saçmasının sebebi, tesadüfen bu dünyada kendini bulan her şeyin aynı rastlantısallığın bir neticesi olarak bu dünyada kendini bir daha bulamayabileceğinin de bilincine ermesiydi. Bu korkunç aydınlanmanın can alıcı öznesi olmak elbette kolay değildi. Muhteşem acılar çekerek hissizleşmek ve kendini sosyal hayattan çıldırma raddesine gelene kadar çekmek icap ederdi. Zaten insanı soysuzlaştıran şey toplumsallaşmanın kendisi değil miydi? Aralarında duvar olmak koşuluyla birkaç metre mesafede yaşamayı kabul eden bir türün kendini güvende hissetmek için yaradılışındaki hangi hassaları yarı yolda kesip attığını düşünsenize... Yan komşuya güvenmek zorunda kalmak ne berbat bir düzen... Anlaşmazlıkları mahkemelere götürmek, hastaları hastaneye, çocukları okula... Son birkaç bin yılda milyonlarca yıllık evrim yolculuğu nasıl da geri sarıyor. Şu ana kadar çoktan düşünce hızıyla seyahat edebiliyor, telekinetik eğilimler gösteriyor veya telepatik lisanla ağaçları duyabiliyor olmamız gerekliydi. Nihayetinde beden dediğimiz et parçasından kurtulup hakikati görmek, koklamak, işitmek, tatmak ve dokunmaktan da öte bizatihi bizi hakikatin kendisine dönüştürecek yolları toplumsal sözleşmeyi kabul ederek tıkadık.