ben şiirime başladığımda
ağaçların sâyebânları teskîne başlardı
söğüt dallarının mükâlemesi musahhar kılardı sözcüklerimi
rüzgârın akisleri ve gökyüzünden yeryüzüne uzanan elleri
rengini kaybetmiş dimağlarda yeşertirdi seslerini
idrâkımın debdebelerine değin uzanırdı kökleri
ve yaralandıkça dalları yeryüzüne eğilirdi
gökyüzüne revân olan kelimeleriyle
medet bekleyendi yeryüzü
gök ise ağırdı ve ağrırdı sancıyan dualarla
zirâ insan uzaklıklar âbidesiydi
sınırlarını aşmadan ve sınırlardan
şâhit tutuyordu dinlediğinde kendini
şu cümle çağlarken nümâyişiyle vakûr ve dingin
uyandım
söğüt ağacının altında ankara’da bir öğle vakti.
“kâinât akıcı bir ihtişâmdır”
n.
ola ki...
ola ki... ama ne sonsuz boşluk...
güneş ölmüştü
kim bilebilirdi artık
yüreklerden kaçan o üzgün
güvercinin
inanç olduğunu...
âh tutsağın sesi...
büyüklüğü senin umutsuzluğunun
ışığa bir küçük yol açmayacak mı
bu uğursuz gecenin bir köşesinden?
âh tutsağın sesi...
furûğ / yeryüzü âyetleri*