nursedâ

nursedâ
@seruseda
bir pencere, yeter bana*
“sır” ve “sürûr” aynı kökten gelen iki kelime. aynı dünyaya açılan yansımalarıyla birbirine tutunmuş iki ruh gibi. sır, gizde derinleşip sürûra ulaşabilmekte.
Reklam
oysa harflerle bezeyemezdi kelimelerini zirâ harflerini seçemeyenlerin aynaları incitirdi yüreğini. n.
ne denlü eyler isen arz-ı hâl-i sûz ü güdâz nüvişte-i ezelîden ziyâde vermezler*
kırıp sarmak nâfile
yol da yolcu da varılacak yer de gücendiriyor gülüşlerimi yol yordam bilmezlik yüküyle kırıp sararken olmazlarımı artık maksadın hâsılı ben değilim şehirden ayrılışlar da ermiyor vuslata mekânlara sığmayanların mekânları yordaması ne tuhaf oysa şimdi gülüşü ırmaklaşarak el sallıyor saçı kurdeleli bir kız çocuğu kalanlara giden olmasa da. n.
sevgi, kapının ardındakilerde
bu sabah, kapımızdaki eriklerle uyandık. bayramda büyükannemin ve büyükbabamın yanlarında olamamıştık. bahçelerinden bize erik toplayıp göndermişler. aramızda saatler sürecek maddî bir mesafe var ancak kalplerinin bizim yanımızda soluk bulduğunu şimdi anlıyorum. tasavvurumdaki muhabbet tanımlarına bu türlüsü de eklenmiş oldu böylelikle. konuşma sırasında bir kişi, sevgi sözcüklerinin mütemâdiyen dillendirilmesinin gereksizliğinden dem vurmuştu. sözün sahibinin kapısında bir poşet dolusu erikle uyanmadığını düşünüyorum. erikler büyüklerimin sevgi sözcükleriydi aslında, her biri birer kelimeye denk düşüyordu benim âlemimde. öyle iddiâlı sözcükleri yoktu belki, ihtişamlı cümleler de kuramazlardı. onlar sevginin başka türlü ifade edilebileceğini bilmiyordu zirâ. lâkin o eller bizi düşleyerek meyveleri yerinde incitmeden toplamıştı. çocukluğumuz, ağaçların arasında ilk eriğimizi yerken ekşiyen yüzümüz, biz gözlerinin önünde büyürken genişleyen duygularıyla yeniden açılmıştı yüreklerinde... hâsılı o bahçede çok şey dillendirildi; büyükannem, çocukluğumun simgesi erik ağacımız ve erikler arasında.
Reklam