yol da yolcu da varılacak yer de gücendiriyor gülüşlerimi
yol yordam bilmezlik yüküyle kırıp sararken olmazlarımı
artık maksadın hâsılı ben değilim
şehirden ayrılışlar da ermiyor vuslata
mekânlara sığmayanların mekânları yordaması ne tuhaf
oysa şimdi
gülüşü ırmaklaşarak el sallıyor
saçı kurdeleli bir kız çocuğu
kalanlara
giden olmasa da.
n.
bu sabah, kapımızdaki eriklerle uyandık. bayramda büyükannemin ve büyükbabamın yanlarında olamamıştık. bahçelerinden bize erik toplayıp göndermişler. aramızda saatler sürecek maddî bir mesafe var ancak kalplerinin bizim yanımızda soluk bulduğunu şimdi anlıyorum. tasavvurumdaki muhabbet tanımlarına bu türlüsü de eklenmiş oldu böylelikle.
konuşma sırasında bir kişi, sevgi sözcüklerinin mütemâdiyen dillendirilmesinin gereksizliğinden dem vurmuştu. sözün sahibinin kapısında bir poşet dolusu erikle uyanmadığını düşünüyorum. erikler büyüklerimin sevgi sözcükleriydi aslında, her biri birer kelimeye denk düşüyordu benim âlemimde. öyle iddiâlı sözcükleri yoktu belki, ihtişamlı cümleler de kuramazlardı. onlar sevginin başka türlü ifade edilebileceğini bilmiyordu zirâ. lâkin o eller bizi düşleyerek meyveleri yerinde incitmeden toplamıştı. çocukluğumuz, ağaçların arasında ilk eriğimizi yerken ekşiyen yüzümüz, biz gözlerinin önünde büyürken genişleyen duygularıyla yeniden açılmıştı yüreklerinde... hâsılı o bahçede çok şey dillendirildi; büyükannem, çocukluğumun simgesi erik ağacımız ve erikler arasında.
güz
umuduydu beyaz güllerin
oysa ölüm
kızıl sabahına meylederken
kalemdânlar üzerine
şükûfeler meşk eden adamın
şu sözleriyle aralanmıştı
“kalbini ve zamanını koru”
demek müzmin hülyâlar karşısında
solmaya mahkûm olmak
umudun ancak ölümle yeşerdiği
bu esirî topraklarda yaşanmıştı.
n.