Ocağın ateşiyle mumları tutuşturduktan sonra pastayı masanın ortasına bırakıp tam karşısına oturdum. Yüzüme 'Ne mana? dercesine bakıyordu. Biliyordum ki, kutlama diye takıldığımdan beri Alp Aslan'ın da içinden bu soruyu sorduğu çok zaman olmuştu. Pastanın iki yanında şaşkınca duran ellerini kendime doğru çektim. Sol eli, sağ elimin altında kalırken, benim sol elim de onun sağ elinin altında kaldı. "10 Kasım'ı kutlayacağız." dedim, sessiz sedasız. "Bu pasta senin ve İmre'nin." Oturduğum yerde bedenimi dikleştirdim. "Ben Imre'nin yerine vekaleten üfleyeceğim."
Parlak yeşil gözleri pastanın üzerindeki melek figürüne takılırken "Melek," diye fısıldadı. Ardından, gözleri usulca kahvelerime tırmandı. "Annesi de bir melek."
"Senin meleğin," diye mırıldandığımda, burnumun sızısı çoktan artmaya başlamıştı. "Hadi," diyerek, gözlerimle usul usul eriyen mumları işaret ettim. "Bir dilek tut, gerçeğimiz olsun."
Ne diledi, bilemiyorum. Hiç sormadım. Ben, siyah mumu, Melih'se beyaz mumu inançla, gözlerimiz yumulu bir vaziyette üfledik.
İki yaralı çocuk olup, birbirimizi tam etmeye çalıştığımız anların birindeyken, Melih'e ilk kez mum üflettiğim, büyülü olduğunu hiç fark etmediğim o 2008 senesine ışınlandım. Başım minnetle, elimin altındaki sağ elinin üstüne kapanırken, aynı aidiyetle onun başı da benim üstte kalan elimin üstüne kapandı.
İçini çekerek "Ben ne yaptım da üçüncü bir anneyi hak ettim?" diye sorduğunda, parmaklarımızın arasına ikimizin de birer damla gözyaşımız çoktan karışmıştı.
Evlat oldum, istenmedim.
Yâr olduğumu zannettim, sevilmedim.
Sonra bir an geldi. Uğruna hayatımı gözden çıkarabileceğim bir kokunun peşinde sürüklendim. Yelkovan kuşu olup, kokuyu takip edip kendimi buldum, yuvamı kurdum.
O andan sonra gerçek bir evlat, kardeş, yår ama en çok anne oldum...