Şevval E.

Şevval E.
@sevvale_
Sonuç itibarıyla, kahvehaneler, 16. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı mahallesini belirleyen başlıca üç mekâna -kişinin özel hayatını geçirdiği konut, dinî hayatı düzenleyen câmi ve ticarî ihtiyaçların karşılandığı çarşı- alternatif olarak doğmuş, Osmanlı insanının çevresiyle olan ilişkilerini düzenleyen sosyal kurumların ilk örneğidir. Bundan sonra mahalle dokusu farklı bir şekil almıştır. Özel, dinî ve ticarî hayatın dışında, insanların sosyal ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir kamusal alan olarak kahvehaneler, toplumsallığın oluşması ve gelişmesinde birinci derecede rol oynamıştır. Osmanlı kahvehaneleri çok çeşitli işlevlere sahip olduğundan bunları muhalif odakların merkezi olarak mahkûm eden görüşe yüzde yüz katılmak mümkün değildir. Özellikle son yüzyılda edebî ve düşünsel anlamda birçok amaca hizmet etmiş ve bürokratlardan askerlere, edebiyatçılardan sanatçılara kadar dönemin elitini bünyesinde toplamış birer kültür enstitüleri gibi faaliyet gösterenlerin oranı diğerlerine ciddi biçimde baskın gelmekteydi.
Reklam
Gazete ve dergi yayımcılığının arttığı, Osmanlı aydınının hayata bakış açısının değiştiği Tanzimat sonrasında, bazı kahvehaneler eğlence unsurunu ikinci plana iterek kapılarını okuma etkinliğine açtılar. Özellikle Sultan Abdülaziz döneminde bazı kahvehâne işletmecileri günlük gazetelerle dergileri müşterilerinin hizmetine sundular. 19. yüzyıl Avrupasının okuma salonlarının yaygınlaşmasına paralel olarak gelişen ve tamamen sosyal ihtiyaçların ürünü olan bu yeni mekâna "kıraathâne" adı verildi. Bu yenilikle birlikte salt okuyup tartışmayı yeğleyen sanat ve edebiyat çevresi kıraathânelere devam ederken, mutaassıp kahve tutkunları mahalle kahvelerinde kaldı. Divanyolu-Beyazıt arasında açılan kıraathânelere her geçen gün bir yenisi eklendi. Müdavimlerinin sanata olan tutkusu nedeniyle kıraathânelerde, dönemsel olarak Karagöz, ortaoyunu, meddah gibi geleneksel sahne oyun ve gösterimleri sergilenmiş; musikî fasılları düzenlenmiş, konferanslar verilmiş, hatta sinema gösterileri yapılmıştır. Ticarî kaygıyı ikinci planda tutan kıraathânelerde kahvenin yanı sıra, modern bir içecek olarak çay da içilmekte, bunlardan elde edilen gelir gazete koleksiyonlarının oluşturulmasında ve yeni çıkan yayınların satın alınmasında kullanılmaktaydı. Osmanlı toplumunda kamuoyu olgusunun gelişmesinde önemli yeri bulunan kıraathaneyi kahvehaneden ayıran en belirgin fark, müşterilerinin okuma ihtiyaçlarını ön planda tutan bir misyon yüklenmiş olmasıdır.
II. Mahmud'un kızı Adile Sultan'ın saray imamı ve daire hocası olan Hacı Nasuh Efendi'nin oğlu Ahmet Muhtar Nasuhoğlu (1886- 1954), kendi dönemindeki mahalle kahvelerini mecma'-1 edeb olarak niteler. Kahvehanelerin dönemin milli kulüpleri olduğunu savunan Nasuhoğlu, buralarda mahalle sorunlarının nasıl tartışılıp çözüldüğüne dair örnekler verir. Nasuhoğlu'nun, kahvelerdeki "mahalle sandığı" denilen yardımlaşma fonuyla ilgili anlattıkları da hayli ilginçtir. "Pîşe tahta" da denilen sandığın üzerinde dört ayrı delik, deliklerin altında da dört çekmece vardı. Deliğin biri, ilmühaber ve benzeri evraklardan alınan aidatlara tahsis edilmişti. İkinci deliğe, mahallede ölen zengin birisinin hayrına bağışlanan paralar bırakılırdı. Üçüncü göze, zekât sahiplerinin akraba ve yakınlarına dağıttıktan sonra geriye kalan miktarı konurdu. Dördüncü göz ise mahallece toplanan yardımlara aitti. Sandık üç ayda bir açılır, biriken meblağ sayılarak deftere kaydedilirdi. Ramazan gelince mahallenin fukara, yaşlı, dul ve yetimlerinin ihtiyaçları belirlenir, Bakkal Bodos, belirlenen erzakı çırağıyla o evlere gönderir, alacağını mahalle sandığından tahsil ederdi. Bayramlık elbise ve şeker yardımları dahi bu fondan dağıtılırdı.
Bunun yanında çoğu kahvehane işletmecisi aynı zamanda berberlik yapardı. Bunlar ayrıca sünnet etmek, diş çekmek ve kan almak gibi sağlık işleriyle de uğraşırlardı. Kahvehanelere yasak gelince İstanbul sokakları berber dükkânlarıyla dolardı. Ancak bunların tabelası, dükkânların arkasında yer alan yasadışı kahvehaneyi gizlemekten öteye gitmezdi. Fransız tarihçi ve gazeteci Ubicini, IV. Murad'dan hemen hemen iki asır sonra II. Mahmud tarafından verilecek en büyük cezanın bile sadece resmiyette geçerli olup, küçük bir hile ile pratikte kahvehanelerin varlığını nasıl devam ettirdiğini şu cümlelerle ifade edecektir: "Netice ne oldu? İstanbul'un iki üç bin kahvehanesi ne sihirdir ne keramet, bir anda iki üç bin berber dükkânına dönüştü. Bir de baktık ki Osman- lılar her yanda harıl harıl saç-sakal kestiriyorlar. Ve dipte, sadece bir perdeyle kapatılmış bir bölüm tütün ve kahve tiryakilerinin barınağı haline gelmiş" (Ubicini, 1977: 67). Kahvehâne işletmecisinin bu çok yönlü kimliği, müstakil berber dükkânlarının (perukâr) açılmasından sonra da sürmüş, 20. yüzyılın ortalarına kadar varlığını devam ettirmiştir.
Kahvelerin dört ila yedi arasında değişen yerlerinde kurulu mahfillerde gazelhânlar, kıssahanlar, meddah, çalgıcı ve rakkaslar sanatlarını icra ederlerdi. Yani kahvehaneler aynı zamanda eğlence merkezleriydi. Benzer tasvirlere Batılı seyyahların eserlerinde de rastlanmakla birlikte, Evliya Çelebi'nin onlardan farklı olarak, Mekke ve Cidde kahvelerinde kadın sâzende ve rakkaselerin de bulunduğunu belirtmesi şaşırtıcıdır. İlk zamanlarda kahvehanelerde, siyasî konular konuşulmaz, yöneticilere dair lehte ya da aleyhte tartışmalara girişilmezdi. Bazı kahvehaneler berber dükkânı olarak da kullanılırdı. Berberler önceleri çarşı pazar gibi kalabalık yerlerde ve büyük câmilerin etrafında dolaşarak müşteri toplayan seyyar meslek erbabı idiler; kahvehanelerin açılmasıyla onlar da kapalı bir mekâna kavuştular.
Reklam