İyiliği emretmek, kişinin kendisine zulmedeni affetmesi, insanın hilim ve şecaatinin (yiğitlik) bir neticesidir. Bu da güzel ahlâkın temelinde bulunan bir özelliktir.
Üstad Bediuzzaman hazretlerine sormuşlar:
-Bütün herkes 2. Dünya Savaşı’nın neticesini sorup merak ediyor. Oysa siz ne soruyor, ne de radyo dinliyorsunuz? Bediuzzaman hazretleri buyurmuş:
-Dünya harbi küçük savaştır. Allah bana nefsimle büyük harp açtı. Dünya harbinde mağlup olanın ve galip gelenin işi ayrıdır. Benim mağlubiyetim, beni cehenneme düşürür. Ben, kendi muharebemden başımı kaldıramadım ki dünyadaki olana bakayım.
Asrımızda nimetlerin çoğalması, bizi itaatten uzaklaştırdı, gafletimizi artırdı. Oysa bolluğa ulaştıkça sorumluluğumuz artıyor. Peki, şükrümüz neden azalır? Asrımızın getirdiği medeniyet, bize bolluk ve rahatlık içinde bir hayat yaşatmak istiyor. Bu rahatlık içinde yüce Allah’a ibadet ve taatimiz artmayıp, nefsimizin arzu ve istekleri çoğalıyorsa, şehvetlerimiz kabarıyorsa o zaman faydadan çok zarar meydana getiriyor demektir.
“Kuşkusuz, sonucun zafer olmasını dileriz, fakat amaç zafer değildir. Amaç, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Onun rızasını kazanabilmişsem, görünürde yenilmiş de olsam gerçekte galip sayılırım.”
Rasim Özdenören