• Sevildiğin yere sık gidip gelme, muhabbet ve itibarın zedelenir.

    Şeyh Edebali
  • Sevildiğin yere sık gidip gelme, muhabbet ve itibarın zedelenir.
  • "Eski tarihçilerimiz birisinin naklettiği rivayeti aynen alır, kitabına koyar. Bu sahte bir rivayet midir, yanlışlıklar var mı, sorgulamadan aynen kaynağının söylediği gibi alır. Bunun asıl bir sebebi 'Müslüman yalan söylemez' inancı olabilir. Halbuki bir tarihi olay ve kişi hakkında söylenen rivâyeti tarihçi kullanırken, bunu süzgeçten geçirmek zorundadır. Buna 'text-kritik' metodu denir. Bir misal vereyim. Sözde Osman'a rüyasında dünya hâkimiyeti müjdelenmiş. Bunu Şeyh Edebali yorumlamış. Bunu modern bir tarihçi kabul edebilir mi? 15. yüzyılda Aşıkpaşazâde'de, Neşrî bunu gerçek gibi kaydederler. Kaynaklarımız bunun gibi hurafeler içerir."

    |Halil İnalcık|
  •  

    Yavuz Bahadıroğlu
    Osmanlı ceddimiz idareleri altındaki çeşitli ırk ve dinden insanlara her zaman âdil ve hoşgörülü davranıyor, ne dinlerini, ne dillerini, ne ırk ve neseplerini dayatıyorlardı.

    Asırlar boyu devleti yönetenler, Şeyh Edebali’nin (hakkında genişçe bilgi verilecektir) daha kuruluş aşamasında Osman Gazi’ye ve onun şahsında tüm yöneticilere yaptığı derin tavsiye bu konuda kendilerine rehber oluyordu…

    Hayatın en kutsal varlığı insandı ve devlet insanın hizmetinde olmalıydı.

    Şeyh Edebali, yaradılış hikmetini tek cümleye sığdırmış ve Osman Gazi’nin yüreğine üflemişti: “Oğul Osman, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!” 

    Kendini bilen her Osmanlı padişahı, Şeyh’ın asırları kuşatan bu öğüdünden ilham alıyor, devletin insanları mutlu etmek ve huzur içinde yaşamalarını sağlamak gibi bir görevi bulunduğuna yürekten inanıyorlardı.

    Doğal olarak, hukuk ve adalet ön plâna çıkıyordu. Git gide devlet, şefkat (sevgi, acıma, yardım ve merhameti de içinde barındıran geniş bir kavram) ve infak (muhtaçlara yardım) devletine dönüşüyordu. 

    Vakıflar bu anlayışın bir sonucu olarak ortaya çıkan müesseselerdir. Amaç insanların mutlu ve huzurlu olmasıydı. Bu konuda hiçbir surette din, dil, ırk farkı gözetilmiyordu.

    Bu konuda Fatih’in fermanı çok açıktır. Valilere gönderilen bu fermanda emir kısaca şudur: “İnsanlara ahiret soruları sormayın!”

    Buna göre insanlara dini-imanı, mezhebi, kitabı, Allah’ı, peygamberi sorulmayacaktır. Çünkü bu tür soruları ancak Allah sorar. İnanç Allah ile kul arasındadır. Ne tüzel, ne de özel kişiler bu konulara giremezler. Bu konulara girmek öte yandan kişileri bir inanca zorlamak anlamına gelir ki, İslâm “Dinde zorlama yoktur” diyerek bunu yasaklamıştır.

    İnsan zorlanarak değil, serbest (özgür) bırakılarak mutlu edilebilir.

    Zaman zaman bazı aksamalar olmakla birlikte, insan, Osmanlı Devleti’nin nazarında “araç” değil, “amaç”tır. Kendini ne kadar huzurlu ve mutlu hissederse, o kadar verimli ve üretici olacağı düşünülmüştür.

    Peki, Osmanlı valileri insanlara ne türden sorular soracaklar?

    Fatih’in fermanında bu çok açık biçimde ifade edilmiş, devletin sorması gereken sorular özetlenmiştir: “Aç mısın, tok musun, geçinebiliyor musun? Dini gereksinimlerini özgürce yerine getirebiliyor musun? Sağlık ve eğitim hizmeti alabiliyor musun? Yöneticilerden ve devletten yana bir sıkıntın var mı?”

    Bu yüzden, hangi inanca, ırka, kültüre mensup bulunursa bulunsun, insanlar, Osmanlı Devleti’nde huzur içinde yaşamıştır.

    Özgürce yaşamalarına müsaade edilmiş, inançlarına, geleneklerine müdahale edilmemiştir. 

    Osmanlı sınırları içerisinde bulunan hiçbir bölge sömürge muamelesi görmemiş; ayırım yapılmaksızın her topluluğa ekmek, huzur, kültür ve medeniyet götürülmüştür…

    Padişahlar ve yöneticiler bu uygulamanın takipçileri ve destekçileri olmuşlardır.

    Osmanlı ceddimiz, “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor...” (Nisa Suresi, 58. âyet) mealindeki İlâhi hükmü yüzyıllar boyu uygulamışlardır.

    O kadar ki, mahkemeler, sırf adaletin yerini bulması için, bazen kendi dindaşlarının, soydaşlarının, hatta devletlerinin aleyhine kararlar vermiştir.

    Buyruktur: “Ey iman edenler! Kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız aleyhinde dahi olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevalarınıza (dünyevi tutku) uymayın...” (Nisa Suresi, 135). 

    “... Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup-sakının. Gerçekten Allah(ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (Maide Suresi, 2)

    Muhtemelen bu hükümleri bilen Boğdan Beyi Büyük Stefanölümüne yakın günlerde topladığı oğullarına şöyle vasiyette bulundu:

    “Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız. Asla Rus’a yanaşmayın, haindir sizi yok eder. Fakat kendinizi Osmanlılara emanet edin, adil ve merhametlidirler.” 

    Mohaç Savaşı’nda Osmanlılara esir düşen Bartholomeus Georgievic, 1544’te yazdığı “Türklerin Gelenek ve Görenekleri” isimli eserinde, Osmanlı insanının savaş zamanında bile adaletten ayrılmadığını şöyle anlatıyor:

    “Savaş zamanında öyle sıkı bir disiplin vardır ki, hiçbir asker adaletsiz bir şey yapmaya cesaret edemez. Adaletsizlik yapan hiç acımaksızın cezalandırılır. Gözcüler ve düzen sağlayıcılar vardır... Geçip gidilen yolların kıyısındaki bağ ve bahçelerde sahiplerinin izni olmaksızın, bir elma bile koparılamaz.”

    Tarih bu sözlerin örnekleriyle doludur.
  • “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
    -Şeyh Edebali
    #yaşamayolver #112
  • Ey Oğul,
    Geçmişini iyi bil ki geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.

    Şeyh Edebali