• Birilerinin söylediği gibi sadece bir ırkın adı mıdır? Yoksa laf cambazlığı yapanların faşizm ırkçılık ile yanyana getirmeye çalıştığı bir kelime midir?
    Bir soy bir boy bir ayrım veya bir bölgede doğmanın adı mıdır?

    Türk demek müslümanlıkla şereflenip peygamber övgüsüne mazhar olmaktır.
    Türk, Hz. Ömer ile Arap
    Selahaddin Eyyübi'yle Kürt
    Aliya ile Boşnak
    Şeyh Şamil ile Kafkas
    Gazi Mustafa Kemal ile TÜRK demektir.
    Mekkeli bir yetimin davasını kıyamete kadar omuzlayan onurlu milletin adıdır TÜRK.
    Zalimin karşısına topyekün dikilendir TÜRK.
    ''Üzülme,Allah bizimledir''i bilen başkada hiç kimseye ihtiyacı olmayandır TÜRK.
    Kısacası Türkiye'nin Türkiye'den daha büyük olduğunu bilen milletin adıdır TÜRK.
  • Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerindedir diyor Abdullah yolcu

    Resulullah miraç etti Allahın yanına gitti. Niye gitti Allahın yanına çünkü Allah ordadır diyor ..Abdullah yolcu

    Melekler dünyaya iner sonra Allah’ın yanına çıkar diyor Abdullah yolcu

    Allah görür işitir Allahın görme işitme organı var ama biz nasıldır bilmeyiz diyor ….Abdullah yolcu

    Maturidiler ve Eşariler 4 mezhebe imamın yolundamıdır hayır deyildirler diyor… Abdullah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler biz ehli sunnetiz diyorlar yalan diyorlar dıyor Abdulah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler 4 mezhepe % 80 ihtilaf ediyorlar uymuyolar diyor ….Abdullah yolcu

    imam Maturudi isim ve sıfattaki içtihadıyla dolaylı yoldan şeytana uymuştur ve Ehli Sunneten çıkmıştır.. ister bilerek ister bilmeden olsun aynı kapıya çıkıp 72 fırkaya girmiştir diyorrr Abdullah Yolcuuu

    Maturiyi ve Eş’ariyi ehli sünnet semsiyyesinden çıkaramayız ( yanı diyorki çok az konuda Ehliı Sunnet görüşü olduğu için çıkaramayız diyor ) Ama Maturıdı ve Eşari için ehli sunnet vel cemaat dıyemeyızzz diyor ….Abdullah yolcu

    Abdullah yolcunun Mezhep imamlarının Resulullaha’ın Sahabe’nin ve Tabiin’in sözlerini nasıl çarpıtıp iftira attığını insanlara yanıltıcı bilgi verdiğini hep birlikte görücez

    Şimdi bu dediklerini ve daha başka sözlerini nerde nasıl demiş ona bakalım. Bakalımki insanlarimiz bu hoca kılıklı insandan ve yönettiği guraba yayın evinin görüşlerini bilip daha dikkatli olsunlar.

    “Allah zatıyla arştadır” sözü için şu videoyu izleyin
    .https://www.youtube.com/watch?v=ZkzLHsdY2N8

    1… videonun 4 dakikalarında Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerinde dir diyor.

    Sonra videonun 14.30 dakikasında Resulullah miraç etti Allahın yanına gitti. Niye gitti Allahın yanına çünkü Allah ordadır. Allahu tealanın yeri zatıyla arşın üzeridir onun yanına gitti Resulullah diyor Abdullah yolcu

    Abdullah yolcu sonra şöyle diyor: Ehli sunnet istivayı ne teşbih ederler ne temsil ederler nede teğtil ederler olduğu gibi kabul ederler diyor. Çünkü kuran da Resulullah da böyle dedi diyor

    Abdullah yolcu Ama kendisi Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerindedir diyerek Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uymadığı gibi Mezhep imamlarına, Resulullaha, Sahabeye, Tabiine iftira atarak şöyle diyor.

    Abdullah yolcu demişti : Ehli sunnet alimleri 4 imamın peşinden gittikleri için 4 imamda sahabenin yolundan gittiği için bizde onlar gibi inadıklarımız için onlar nasıl inanmış bizde böyle inanmışız bundan dolayı bizim bir sorunumuz yok diyor Abdullah yolcu.

    Aslında Ne 4 imam ne Kur’an ne Resulullah ne Sahabe nede Tabiin Allah zatıyla arşta dememiştir. Abdullah yolcu yorum yaparak Allah zatıyla semadadır demesiyle Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uymuyor çünkü onlar Allah zatıyla semadadır arştadır dememişler.

    Allah Zatıyla arştadır diyen İbn Teymiyye nin yolundan gidiyor ona uyuyor.

    Abdullah yolcu gerçekten Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uysaydı onlar gibi istivayının nasıllığını hakkında tevil etmez olduğu gibi kabul eder zatıyla demezdi

    (Allah’a nisbet edilen) ‘İnmek,’ ‘gelmek, ‘İstivâ,’ ‘yed’/‘el’, ‘vech’ /‘yüz’, ’yemîn’/’sağ el’ ve başkaları hakkında Selef’in çoğundan ve dört imâmdan nakledilen, bunlara, Allah Teâlâ’yı (yarattıklarına) benzetmekten tenzîh ederek/pâk tutarak, (Mevlâya nisbet edilen şu işlerin ve isimlerin) nasıl olduğunu düşünmeden ve söylemeden, (bunları) inkâr ve te’vîl etmeden nasıl geldilerse, icmâl yolu üzere îmân etmektir

    İmam Malik’e bir adam “Allâh, Arş’a nasıl istiva etmiştir?” diye sormuştur. İmam Malik de adama “Allâh’ın istivası malumdur, yani sabittir (Kur’an’da geçtiği ve bir benzetme içermediği malumdur). Keyfiyet ise imkânsızdır ve ona iman edilmesi farzdır. Bunun hakkında “Nasıl” diye soru sormak bid’at’tır” diye cevap vermiştir..

    Abdullah yolcu “Arş’ı istiva, keyfiyetsiz bir şekilde Allahü teâlânın bir sıfatıdır. Kişinin, buna iman etmesi ve bunun (nasıl olduğunun) bilgisini Allah’a havale etmesi gerekir.” dedikten sonra sözü bu noktada bırakmış ve zatıyla diyerek tevile sapmamış olsaydı, hem kendileriyle çelişmemiş hemde itiraza muhatap olmaktan kurtulurdu.

    Önce sıfatlar konusundaki nassları, zahir ifadelerini esas alarak anlamak ve tevile sapmamak gerektiğini söylemekte, ancak daha sonra yine bizzat kendileri, “istiva” kelimesinin ” nasıllığı hususunda zatıyla diyerek daha önce de gördüğümüz gibi fiilen tevil yapmış olmaktadırlar.

    Açıktır ki, Selef ve mezhebi ile kendilerine “Selefiyye” ismini veren şüphecilerin mezhebleri ayrı ayrı şeylerdir
    2… videonun başından sonlarına kadar alimlerin sözlerini hadisleri eksik yanlış ve kafasına göre yorumlama hatası iftirası yapıyor Abdullah yolcu

    …..İmam Eş’ari Allah cc zatiyla Allahın üzerindedir diyor diyen Abdullah yolcu İmam Eş’ariye iftira atiyor.

    ………..Sonra İmam Eşarinin sözünü kitaptan okuyor

    Abdullah yolcu İmam Eş’ari şöyle diyor: Allah cc arşına kendisine layık şekilde olan şekilde istiva etmiştir. Abdullah yolcu kendi kendini yalancı çıkarıp iftira attığını kendi sözleriyle ortaya çıkarmıştır.

    İmam Eş’ari’nin Kendisine laik şekilindeki sözü Abdullah yolcu zatıyla diyerek çevirmiştir. Bu sözün maksadı Allah teala’nın celal ve azametine layık manası vardır. Allah teala’nın benzeri hiç bir şey yoktur. O tecessüm (cisim özellikleri taşımaktan), (bir mekandan diğerine) intikalden, bir yönde bulunmaktan, mekan işgal etmekten ve mahlukatın diğer sıfatlarından münezzehtir.

    Allah’ı, O’nu, yaratılmışların sıfatlarından kendine yakışmayacak sıfatlardan uzak tuttuklarını anlatıyor. Layık derken İmam’ı Eş’arî bunu kasd ediyor. Abdullah yolcu ne yapıyor bu sözü zatıyla arşın üstündedir diyerek insanlara yalan bilgi ve İmam’ı Eş’arîye iftira atıyor.

    İmam’ı Eş’arî nin asıl görüşü şudur; İmam’ı Eş’arî bu mevzuda şöyle diyor:«Allah, Ezelde vardı. Fakat onun asla mekânı yoktu. Arş’ı ve Kürsü’yü yarattı, bir mekâna muhtaç olmadı. O, yani Allah, mekânı yarattıkdan sonra, mekânı yaratmazdan önceki hali gibi idi. ». ”
    İbni Asakir: Teybin-u Kizbil-Mufteri s. 150 ve yine bak: El-Eş’arî: Mekalât’ül-İsla-miyyin s. 320

    Bir mekana muhtaç olmadı mekanı yok derken Abdullah yolcu İmam’ı Eş’arî zatıyla arştadır dedi diyerek ona iftira attı.

    Abdullah yolcu sohbetinde bakın Maturidilik ve Eşarilik hakkında ne demişti :

    Abdullah yolcu şöyle diyor: Maturidiler ve Eşariler 4 mezhepe imamın yolundamıdır hayır deyildirler diyor abdullah yolcu

    Abdullah yolcu şöyle diyor: Maturidiler ve Eşariler 4 imamdan çok az meselede ittıfak ediyorlar. Maturudiler ve Eş’ari ler 4 mezhepe % 80 ihtilaf ediyorlar muhalefet edirorlar uymuyorlar diyor .Abdullah yolcu

    Maturı ve Eşariyi ehlı sunet semsiyyesinden çıkaramayız ( yanı diyorki cok az konuda ehlı sunnet gorusu oldugu için cıkaramayız dıyor ) Ama Maturıdı ve Eşari için ehli sunnet vel cemaat dıyemeyızzz dıyor abdullah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler biz ehli sunnetiz diyorlar yalan diyorlar dıyor abdulah yolcu

    İmam Maturudi isim ve sıfattaki içtihadıyla dolaylı yoldan şeytana uymuştur ve Ehli Sunneten çıkmıştır.. ister bilerek ister bilmeden olsun aynı kapıya çıkıp 72 fırkaya girmiştir diyorrr Abdullah Yolcuuu

    Abdullah yolcunun bu sözleri söylediği video adresi :https://www.youtube.com/watch?v=Pcubk38hlzg

    Abdullah yolcu videonun başından sonlarına kadar alimlerin sözlerini hadisleri eksik yanlış ve kafasına göre yorumlama hatası iftirası yapıyor Abdullah yolcu

    3… İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullahın sözünü çarpıtması:
    İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle di¬yor: “Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allahü teâlâ Arş’ın üzerindedir, Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böyledir.”

    İmam-ı Azamın 5 eseri Şamil yayınları sh.94

    Bazı Şüphecilerin İmam Ebû Hanîfe’nin, bu (üçüncü) sözüne sarılarak Allah Teala’nın –haşa– gökte olduğunu söylediğini ileri sürüyor Abdullah yolcu halbuki bakın imam azam ne diyor aslında

    1-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l Ebsat’ta Allah-u Teala nerededir? sorusuna ”Yaratılmadan önce mekan yoktu,halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiçbiri yokken, ”nerede” mefhumu mevcut değilken Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır ” cevabının verilmesini ister.

    İmam-ı Azamın 5 eseri,Fıkhu’l Ebsat terc.Mustafa Öz Marmara Üniversitesi İlahiyyat Fakültesi Vakfı yayınları-İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Eserleri Fıkh-ı Ebsat sh.102 ,ter.şerh Doç.Dr.Abdülvehap Öztürk-Şamil yay.

    2-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el -Vasiyye’de şöyle demiştir:”Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır.

    Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tut¬maya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir.”

    İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye 73.Abdulgani el-Meydani Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviyye, 74.el-Beyadi,el-Usülü’l Münife,52

    4….. Dua anında ellerin yukarıya doğru kaldırılmasını Allah’u Teala’nın yük¬sekte, yukarı cihette olmasına delil gösterdi Abdullah yolcu bide bir alim buna cevabını bılmiyomuş onu delil gösterdi bakalım öylemi şimdi…

    …..CEVAP

    Molla Aliyyu’Kari Fıkhul Ekber şerhinde derki; -”Bu düşünce ise redde¬dilmiştir. Çünkü gökyüzü duanın kıblesidir. Elleri göğe doğru kaldırmanın manası çeşitli nimetlere sebep olan rahmetin inme yeri olmasına binaendir. Eğer durum onun dediği gibi olsaydı, duada yüzümüzü gö¬ğe doğru yöneltmek gerekecekti…..

    Nitekim Allah Teâlâ’nın şu kavli de buna işaret etmek-tedir:“Kulum benden sana sorduğu zaman (de ki), ben ona yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim. ” (2/186. )“Ne tarafa yöne¬lirseniz Allah’ın vechi o taraftadır. ” (2/115) Şeyh Ebû Main en-Nesefî, bu konuda diyor ki; araştırıcı âlim¬ler; dua halinde elleri göğe doğru kaldırma¬nın halis bir kulluk oldu¬ğunu kararlaştırmışlardır.

    Şârih Allâme Sığnakî demiştir ki; bu söz rafızî, Yahudi, Kerrâmiye ve bütün Mücessime taifesinin Allah Te¬âlâ’nın Arş üzerinde bulunduğu noktasında dayandığı ve yapıştığı düşünceye cevaptır. Bir kavle göre namaz kılarken Kabe bedenlerin kıblesi olduğu gibi dua anında Arş da kalblerin kıblesi olmuştur. Daha önce de geçtiği üzere bu düşüncenin kabul edilmesine imkan yoktur.

    Zira kul dua anında da kıbleye yönelmek, elleri göğe doğru kaldırmak ve yüzünü göğe doğru kaldırmamakla emredilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi gerçekten yöneliş ancak kalbten göklerin yaratıcısına karşı olur. Evet, duada ellerin göğe doğru kaldırılmasının sebebi gökler, rızık deposu olduğu içindir. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda söyle buyuruyor:

    “Sizin rızkınız göklerdedir. ”(51/22. )Bununla beraber insan, maksadının hâsıl olacağı yöne yönelmeğe meyletme alışkanlığına sahiptir. Meselâ; devlet başkanı gibi. Ordusuna ve halkına rızık vaad ettiği zaman, devlet başkanının orada olmadığını kesinlikle bilmemelerine rağmen bütün insanlar onun hazinesine doğru yönelirler. ”-(Fkhu’l Ekber Şerhi)

    Yukarıda İmam Nevevi’den naklettiklerimizi hatırlayın! -”Ve Allâh-u Te’âlâ’ya dua etmek isteyen kişi göğe yönelir, tıpkı namaz kılacak olan kişinin Kâbe’ye yöneldiği gibi. Bu, Allâh-u Te’âlâ’nın gökle sınırlı olduğu manasına gelmez Kâbe cihetinin O’nu sınırlamadığı gibi. Fakat gök dua edenlerin kıblesi olduğundandır”-. (Müslim şerhinde)

    Bu videoda daha birçok yalan iftira ve insanlara eksik bilgiler var. İlminiz yoksa karşılaştırma yapamıyosanız ona inanabilir bir insan. Ama bu yalanlarını gördükten sonra Abdullah yolcunun ne olduğunu anlıyana anlamak isteyen bir insana bu kadar yeter

    Başka bir sohbetinde de Videonun 4.17 dakikasındahttps://www.youtube.com/watch?v=XvBi5peOpIc

    Abdullah yolcu Allah görür işitir Allahın görme işitme organı var ama biz nasıldır bilmeyiz diyor Abdullah yolcu

    bu konular hakkında geniş malumat için “Selefilik Adı Altındaki Görüşlere Ehli Sunnetin Cevaplar” adlı kitaptaki istiva konusuna bakabilirsiniz.

    kardeşlerim tekfirciler selefiler çok gayretli malisef bizimkiler onlar kadar dertli gayretli deyil. haa dertleniyor ne zaman damadı selefi olup kızına sen müşriksin dediğinde oglu babaya sen müşriksin dediğinde o zaman yana yana hoca arıyor böyle yazıları okuyor paylaşıyor
  • Tolstoy'un bayırda gördüğü devedikenini,Hacı Murat ile özdeşleştirip bu kitabı yazmaya başlıyor.
    1800 yıllarda Kafkaslarda yaşanan savaşın bir kısmı anlatıyor. Tolstoy'da 1851-1852 yılları arasında Kafkaslardaki Rus ordusuna gönüllü olarak katılmış, bu esere ilham veren efsane savaşçı Hacı Murat' ı bizzat tanımış ve hiç unutmamıştır.
    Kitabı yazarken hem kendi bildiklerini, hem başkalarından dinlediklerini, hem de kendi hayal dünyasını katmıştır.
    Hacı Murat'ın hazin yaşam hikayesini okurken Kafkaslardaki yaşanan savaş hakkında bilgi sahibi oluyoruz.
    Hacı Murat önce Ruslara karşı Şeyh Şamil ile savaşırken, bazı olaylardan dolayı Ruslara sığınıyor.
    Destansı bir anlatım. En güzelide tarafsız bir şekilde anlatmış Tolstoy. Belgesel tadında tarihi bir eser. Mutlaka okumalısınız.
    Herkese keyifli okumalar.
  • Şeyh Şamil ile başlayan Çeçenistan mücadelesi olanca varkığı ile devam etmektedir.

    Çeçenistanda müslümanların nütün kazanımları bir kuklanın eline geçmiş olsa dahi çeçen müslümanlar pes etme niyetinde değiller.

    Bir avuç çeçen müchadin ruslarla olan mücadelesini anlatan eser sürükleyici uslubu ile okuru kendisine bağlamaktadır.
  • Afganistan / Pakistan tecrübesi

    Hiç şüphesiz özellikle yakın dönem cihadi hareketler için Afganistan ve Pakistan’da yaşanmış olan bir başka tekfirci cemaat tecrübesi olan, Ebu İsa er-Rifai liderliğindeki Cemaati Müslimin grubu, önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu hareket, neredeyse El Kaide ve Taliban’la aynı bölge ve taban üzerinde bir hakimiyet oluşturmuş ve daha sonra tarih sahnesine karışmıştır.

    Ürdün’ün Zerka şehrinde doğan Filistin asıllı Ebu İsa er-Rifai ülkesinde İhvan-ı Müslimin’e katılmış, daha sonra Afganistan’da Sovyetlere karşı başlayan cihad’a katılmış ve orada savaşmıştır. Bu dönemlerde Abdullah Azzam ve Usame bin Ladin gibi isimlerle de tanışan Rifai, savaştan sonra ülkesi Ürdün’e döndüğünde, İhvan-ı Müslimin grubuyla yollarını ayırmıştır. Ürdün’de bulunduğu dönemlerde Makdisi ve Zerkavi’yle de iletişim kuran Rifai, burada cihadi grupların propaganda faaliyetlerini yürütmüştür. Daha sonra yakalanarak hapsedilmiştir. Bir süre hapiste kalıp işkence gören Rifai ve bir grup arkadaşı, hapisten çıktıktan sonra Ürdün’ü terkedip Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Peşaver şehrine hicret etmiştir.

    1992 yılı tam da Pakistan/Afganistan bölgesinde ciddi bir boşluğun oluştuğu bir zamana tekabül etmektedir. Zira Afgan grupları birbirlerine girmiş, Abdullah Azzam gibi toparlayıcı bir lider şehid(inşaallah) edilmiş, Usame bin Ladin ise grubuyla birlikte önce ülkesine dönmüş, daha sonra Sudan’a geçmiştir. Yaşanan bu kaos ortamında Rifai ve arkadaşları, Osman Filistini, Ebu Eyyub el-Barkavi gibi Sudanlı bazı isimler bir araya gelip istişarelerde bulunuyordu. Çıkış yolunun müslümanları bir araya getirebilecek bir “liderlik” olduğu, bunun da müslümanları bir araya toplayacak bir “halifeyle” mümkün olduğu kararına varıldı.

    Bu süreçte aralarında bir halife seçmeye karar veren bu grup, aralarında “Kureyşi” bir şecereye sahip birinin olmaması sebebiyle bir kişi üzerinde anlaşamadı. Bu arada Londra’ya gidip kendine daha çok taraftar toplayan Ebu İsa, Peşaver’e tekrar geri döndükten sonra, bu sefer aslında kendisinin “peygamber soyundan geldiğini” keşfetti ve böylece Kureyşi bir şecereyle hilafetini ilan etti. Böylece “Ebu İsa Muhammed Ali bin Ahmed el-Haşimi el Kureyşi”ye Emir’ul Mu’minin olarak biat ettiler. Kendine görev olarak Ahkam-ı Şeriyyeyi uygulayıp, cihad yoluyla Allah’ın adını yüceltmek ve bunu yaymak olarak belirleyen Ebu İsa ve grubu, etraftan biat toplamaya ve müslümanların gruplarına biatının vucubiyetine dair bir çalışma içerisine girdi.

    Ebu İsa’nın grubu pek çok ülkeden destekçi bulmuş olsa da, takipçilerinin büyük bir kısmını Kuzey Afrikalı/Mağribliler oluşturuyordu. Hilafet ilanın ardından diğer gruplardan biat isteyen Cemaati Muslimin grubuyla gerginlikler baş gösterdi ve bazı çatışmalar yaşandı. Özellikle Horasan’daki Arap mucahidlerin kendilerine biat etmesini isteyen grup, El Kaide’den de biat istedi.

    Kendisine biat etmeyenleri halifeye karşı gelmekle suçlayan ve cezalarının ölüm olduğunu ilan eden grup, Afganistan’ın Kunar bölgesinde tutunmaya çalıştı. Bu dönemde çeşitli suç ve iddialara maruz kalan grup, aynı dönemde Afganistan’da yükselen ve halk ve alimlerin desteğini alan Taliban ve lideri Molla Ömer karşısında tutunamayıp Afganistan’ı terketmek zorunda kaldı. Zira halkın ve silahlı grup ve komutanların büyük bir kısmı Taliban’a katılmış, alimlerse ülke çapında topladıkları büyük bir şurayla Molla Ömer’i Emir’ul Mu’minin ilan etmişlerdi. Bu durum karşısında Ebu İsa tutunamayıp bölgeyi terketti.

    İngiltere’ye dönen Ebu İsa, davasını burada sürdürmeye devam etti. Kendisine katılmayan grupları tekfir etmeye başlayan bu cemaat, kaçınılmaz olarak harici bir ideolojiye savruldu. Zaman içerisinde grup marjinalleşip yok olmanın eşiğine geldi. Ebu İsa artık dikkate alınmaz bir isim olmuş, 2006 yılına gelindiğinse İngiltere’de hapse atılmıştır. Ebu İsa’nın grubuna mensup ilginç isimlerden bir tanesi, Ebu Ömer el-Kuveyti’dir. Ebu Ömer el-Kuveyti, IŞİD’in ilanın ardından bu gruba katılmış ve bu grupta Şeri olarak görev almıştır. Son dönemde akıbetine dair farklı iddialar mevcuttur.

    Genel olarak cihad sahalarındaki aşırılıklar

    Afganistan Cihadı’ndan başlayarak yakın dönem cihad sahalarında dönem dönem tekfircilik bazen bireysel düzeyde, bazen grup bazında baş göstermiştir. Yukarıda değindiğimiz Cemaati Müslimin, Afganistan örneğinde yaşanan grup bazında bir yöneliştir. Bunun yanı sıra bireysel düzeyde de mucahid liderler ve alimler, gençlerin aşırı ve aceleci tavırları sebebiyle bir takım tekfirde aşırılıklarla karşılaşmış ve bunların önüne geçmeye çalışmışlardır.

    Bu anlamda Afganistan tecrübesini en iyi anlatan Abdullah Azzam’ın eserleri, bu nevi aceleci ve aşırıya kaçan tekfirci gençlerin hikayeleriyle doludur. Sırf muska takıyor diye bütün Afganları tekfir eden, türbeler var diye cihadı terkeden, ağaçlara çaput bağlayanların kanını helal gören bu nevi aceleci ve ilimden yoksun kişiler, yaşanan mücadeleyi her zaman daha da zorlu hale getirmişlerdir.

    Afganistan tecrübesinin ardından gelişen Bosna cihadı da tekfirde aşırıya kaçan bazı kişiler yüzünde zor anlar yaşamıştır. Yaşadığı tarihsel tecrübe neticesinde İslam’dan bir hayli uzaklaşmış olan Boşnak Halkına yönelik uygulanması gereken tedrici yöntemle ıslah çabasının yerine, bazı kişiler tekfir yoluna giderek oradaki cihadın ifsad edilmesi tehlikesini doğurmuştur.

    Yine Bosna’nın ardından Çeçenistan ve genel anlamda ortaya çıkan Kafkasya cihadı da tekfircilik sorunuyla karşılaşmış ve bu durum Hattab gibi büyük İslam mucahidlerini zor durumda bırakmıştır. Her ne kadar Hattab, Ebu Velid, Kadı Ebu Ömer ve Şamil Basayev gibi mucahid önderlerin tedrici ve tekfirde aşırılıktan uzak yaklaşımlarına rağmen, bazı kişi ve gruplar burada da rahat durmayıp halka karşı sorunlara yol açacak uygulamalara imza atmıştır. Bu zamanla ülkede belli kesimlerin cihaddan uzaklaşmasına sebebiyet vermiştir.

    1999 yılında Çeçenistan’daki mucahidleri Dağıstan’a davet eden cemaatlerin içinde bulunan bazı tekfirciler operasyonu akamete uğratmış ve Dağıstan’a mucahidler ulaştığında ise onlara destek vermekten kaçınmıştır. Tekfircilerin bu ihaneti sonucu mucahidler Dağıstan’da ciddi kayıplar vermiştir.

    Bütün bu tekfirci kişi, yapı ve grupların fitnesinin ardından özellikle 11 Eylül’den sonra cihad sahalarında etkisini artıran El Kaide, bu tarz kişi ve grupları mümkün olduğunca cihad sahalarından uzak tutmaya çalışmıştır. Islah olabilecek kişi ve grupları belli oranda kontrol altında tutarak fitnelerinin yayılmasının önüne geçmeye de çalışmıştır. Ama bu durum özellikle Irak’ta patlak veren fitneyle farklı bir aşamaya varmıştır.

    Bu bahsi kapatmadan önce, bir isime çok kısaca değinmekte fayda var. Yine Sovyetlere karşı Afganistan cihadına katılmış bir isim olan Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz’in yazmış olduğu eserler, özellikle bazı gençlerin tekfirciliğe savrulmasına sebebiyet vermiştir. Şeyh’in el-Umde gibi eserlerini ilmi bir vukufiyetleri olmadığı halde okuyup çevresindekileri tekfir eden gençler, El Kaide’nin de dikkatini çekmiş ve Şeyh Atiyetullah, bu meseleye dair yaptığı açıklamada, ilim ehli olmayan gençlerin bu tür eserleri okumaması gerektiğini söylemiştir.
  • ... Özellikle son yıllarda ülkemizde tasavvuf ehlinin pasif, tasavvufun da insanı pasifleştiren bir özelliği olduğu vurgulanırken, hayatları ve cihadlarıyla tanıtmaya çalıştığımız bu güzide simaların bilinmesi, öğrenilmesi daha da elzem bir hale gelmiştir. Hakikatte tasavvuf ehlinin pasiflik şöyle dursun, en aksiyon insanları bünyesinde barındırdığı, Müslümanların tembelleşmesine, pasifleşmesine müsade etmediği gerçeği görülmelidir. Müslüman halkların ve coğrafyaların işgale uğradığı anda tekkeleriyle, müridleriyle ayağa kalkan mücahid mürşidler bu hakikatin en önemli delilidir. Aksi taktirde Ömer el-Muhtar, Şeyh Ahmed es-Senûsî, Osman bin Fûdî, Şeyh Mansur, Şeyh Şamil, İzzeddin el-Kassam gibi şahsiyetlerin hayatları ve mücadelelerini nasıl izah edeceğiz? Allah onlardan razı olsun. Aslında meselelere tarafsız gözle bakıldığında görülecektir ki tasavvuf ehlini pasif olmakla, müslümanları pasifize etmekle suçlayanların bizzat kendilerinin pasif bir halde oldukları, hayatlarının neredeyse hiçbir bölümünde cihada yanaşmadıkları görülecektir...
  • "Bozkurtların her çağda dirilişi başka zeminlerde ve farklı biçimlerde olmuştur. Kürşad'la çin sarayını basmıştır. Alparslan'la kefen kuşanmıştır. Baba Oruç'la son bir mücadeleye ölümüne girmiştir. Şeyh Şamil ile Kafkaslar'ı ruslara dar etmiştir. Gazi Osman Paşa'nın komutasında Plevne'de son bir direnç göstermiştir. Sonra Sakarya ve Dumlupınar'da bin senelik bir savaşın sonunda büyük bir hesaplaşmadan galip çıkmıştır."