İnsancıklar bana şunu anlattı: Bazen bir insan için ne kadar fedakârlık yaparsan yap, eğer karşınızda hayatın o acımasız gerçekleri duruyorsa, sevgi tek başına kurtarıcı olamıyor. Sen ondan hiçbir şeyi esirgemeyip kendinden verdikçe kendi benliğini kaybediyorsun; hayatının merkezine onu koyup yavaş yavaş tükeniyorsun. Ancak senin bu çırpınışların, hayatın o buz gibi gerçekliğini yenmeye yetmiyor.
Günün sonunda o gidiş; sana olan sevgisizliğinden değil, kahredici bir mecburiyetten oluyor. O, hayatta kalabilmek için tutsak olacağı bir kadere boyun eğip ruhunu feda ettiği yeni bir hayatın içine çekilirken, sen geride onun bıraktığı o koca boşlukta acılarınla tek başına kalıyorsun ve geçmişte onunla birlikte yaşadığın güzel sandığın anılarda takılı kalıyor, gelecekteki hayatına bakamıyorsun.
Makar Devuşkin’in trajedisi tam olarak buydu: Sevgi sandığı şey, yavaş yavaş kendi hayatını tüketmesine dönüştü. Varvara’nın trajedisi ise, o sevgiye nankörlükten değil, çaresizliğin getirdiği mecburiyetten arkasını dönmek zorunda kalmasıydı.