Şimdi siz benim kitabı hemen açıp, incelediğimi, okuduğumu tahmin ediyorsunuz. Kesinlikle hayır! İlk olarak yanımda bir kitap olmasının keyfini sürecektim, nasıl bir kitap çalmış olduğumun istemli olarak uzatılmış, sinirlerimi harika bir şekilde uyaran keyfi: Çok sıkışık basılmış olmalıydı her şeyden önce, okuyabileceğim kaç harfi, kaç ince sayfası vardı?
Kocaş, 1970’li yılların Türkiyesi’nde okuyucularına şöyle seslenmişti: “Peki Amerikalı’nın anlayamadığı mucizeleri yaratan o insanlar sizin neyinizdi? Ve ne oldu sizlere?”
Er Pekerol'un cephede takım arkadaşı olan Er Tahsin Sarı da Kunu-ri esirleri arasındaydı. Kıdemli esir yeni gelen şaşkın arkadaşına yanaşıp sanki onun zihnini okurmuşçasına alay etti:
“Burayı beğenmediysen başka bir otele gidebilirsin.”
Er Pekerol kendini topladı:
“Sanırım burada kalmak zorundayım, üstümde para yok”
Fehrenbach Kore'de komünist kuvvetlerin kontrolündeki esir kamplarında gerçekte neler yaşandığını hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizi yazmış ve şöyle demişti: “Kanıtlar bilgisayarlara değil [esirlerin] gönüllerine işlendi ve cevaplar belirsiz.”