Beni yemeğe davet eden erkekler arasında seçim yapma özgürlüğüm var. Çıkıyorum. Ama hepsi de nasıl birbirine benziyor. Yemeğe davet etmek için buldukları bahaneler,
yemek yedirmek için seçtikleri lokantalar, lokantadan çıktıktan sonra, evlerine davet ediş biçimleri...
Doğal hiçbir şey yok ortada. Hep yalan, hep sahte, hep uydurma...
“Seninle iş hakkında bir şeyler konuşmak istiyorum. İşin yoksa bir yerlerde oturup, bir şeyler atıştıralım mı?” “Bugün
hava çok sıcak, hadi gel bir şeyler yiyelim, serinleriz.” “Daha
saat çok erken, bize gidip bir kahve içelim mi?” “O sevdiğin müzisyenin Avrupa’da yeni çıkmış bir plağı var, gel gidelim bizde dinle, bayılacaksın.”
Hiçbiri de demiyor ki: “Seni çok beğeniyorum, seninle flört etmek istiyorum. Bu işe başlamak ve bu konuyu konuşmak
için, en iyi yer şık bir restoran, gelmek ister misin?” “Güzel bir gece geçirdik, bu gece seninle birlikte olmak istiyorum, eğer sen de istiyorsan eve gidelim, ya sana ya bana, hangisi uygunsa.”
Huzur dolu (tekduze), guvenli (heyecansiz), rahat (bagimli) bir yasam istemiyorum. Degisik,heyecanli,bagimsiz. Olmayacak mi? Sahiplenmek ve sahiplenilmek olmadan. Birlikte ama ayri. Iki kisi ama ozgur ve tek basina.
Mehmet ise kararsizdi. Huzun dolu yoksunluklari severdi o. Mehmet'in isi tutkuydu. Onunla tum sorunlari cozup bir evin icine yerlesseydik, iki gun dayanamazdi. Cunku yoksunluk olmadan, savasilmadan tutku gerceklesmiyordu. Gizlilik, savasim, baskaldiri. Bunlardi tuykuyu yaratan.