Bu güzel, inanç dolu, ussal yüz, bu ince yapılı, bu zarafet ve inançla havaya kalkmış uzun eller gençlikle ve derunî bir ahenkle dolup taşıyor olsa da, acıların ve ölümün yabancısı değildi; yabancısı olduğu bir şey varsa o da umutsuzluk, düzensizlik ve başkaldırıydı. Bu soylu özelliklerin gerisinde ister üzüntüyü, ister neşeyi yaşasın, dostunun ruhu katıksız bir uyum içindeyi.
Akla gelebilecek en kesin belirginlik ve biçimle donatılmış şeyin nasıl olup insan ruhu üzerinde somutluktan alabildiğine uzak ve biçimden alabildiğine yoksun bir nesneninkine benzer etki uyandırabileceğine akıl erdiremiyordu. Ama yine de bu konudaki düşünüp taşınmalarının sonunda, kusursuz, eli yüzü düzgün bunca sanat yapıtının neden hoşuna gitmediğini, belli bir güzelliği içermelerine karşın neden kendisine sıkıcı göründüğünü anlamıştı. ..en yüce olana karşı uyandırdıkları özlemi giderebilme gücünden yoksundular çünkü, bu da asıl önemli şeye, yani giz denilen şeye sahip olmayışlarından kaynaklanıyordu. Düşle en yüce sanat yapıtının ortak özelliği de buydu işte:Giz.
ölümün yakınlığında yaşam kandilinin daha bir parlak ve içten yandığı görülüyordu. Ölüm başkaları için bir savaşçı, bir yargıç ya da bir cellat, hoşgörüsüz bir baba olabilirdi, ama Goldmund için bir anneydi aynı zamanda, bir sevgiliydi, seslenişi sevgiye çağrı, dokunuşu sevgide bir ürperişti.
Yol uzundu ve ölümler, sararıp solmalar, can çekişmeler tutmuştu dört yanı. Ve Goldmund, bir hüznü duyumsayarak bu yolda ilerliyor, dünyanın avazı çıktığı kadar haykırıp duran acılarına kendini bırakmış, mahzun ama yine coşkulu, yanıp tutuşarak, kapılarını düpedüz dış dünyaya açmış duyularla ilerliyordu.