Halbuki ben, toprağı kadın sanırdım. Meğer hikaye yanlışmış; aslında deniz kadın, kara erkekmiş. Kara sağlam, ciddi, ağırbaşlı dururmuş; deniz her gece kendisini gider karaya vururmuş.
Kara da, öyle, tek başına mağrur duruyor gibi görünse de denizin dibinden bir an bile ayrılamazmış.
Deniz gidip gidip gelir karaya vurur, veya her yeri dolaşıp sonunda su halinde toprağa geri dönermiş.
Fakat tabloya yukardan bakıldığında, yerle bir olan aslında deniz değilmiş, hep karaymış. Kara, zelzeleyle yerinden oynarmış; sakin görünse de midesinde lavlar kaynayıp durur, bazen de kusarmış. Yine de erkekliğine yediremediğinden ses etmezmiş.
Deniz ise bazen karanın etkisiyle bazen sırf kendi istediği için, dalgalanır, taşar, yağar, gezer dolaşır ama sonunda hep döner yine kendisini bulurmuş.
-Bir kitap yaz, dedi. Adı “Nur’u Öldürmek” olsun.
-Ne biçim isim, dedim. Hiç “Nur’u Öldürmek” diye kitap olur mu?
-Neden olmasın, dedi. Adliyede dosya başlığı oluyor ya.
-Sen dedim, tuhaf kılıklı bir Yahudisin. Beni de deli zırvası dinleyen acemi bir psikanalist addederler. Ben kendimi psikanalist sandığımdan değil, onlar seni deli sandığından…
-Çocuk, dedi, delilerin aslında deli olmadığını bilmeseler buraya kapatırlar mı hiç?
-Aklıma bir fikir geldi ama, dedim. Kitapın kapağına “roman” ibaresi düşersek, o zaman olabilir bak. O zaman en baştan kendimin yalancısı olurum.
-Çok safsın, dedi. Gerçekle yalanı ayırt edecek kadar hem de.
-Buğu, dedim. İsmi “Buğu” olabilir.
En çok bana ‘çocuk’ demesini sevmiştim.
Aklımdan geçenleri nasıl okudu, bilmiyorum.
-Çocuksun da ondan, diye mırıldandı.