Halk tabakasının bu tür soruları, tıpkı çobanların padişahların sırlarından sormalarına benzer. Bu ise cezayı gerektiren bir durumdur. Kim ilmî bir meseleden sorarsa ve o meseleyi kavrayacak kapasitede değilse, o kimsenin
durumu kötüdür. Çünkü böyle bir kimse, bu meseleye nisbeten halk tabakasından sayılır. Buna binaen Hz. Peygamber [s.a.v] şöyle “Ben sizi rahat bıraktığım sürece, siz de benim yakamı bırakın, soru
sormayın; zira sizden önceki ümmetler, peygamberlerine fazla
sorduklarından dolayı ve peygamberleriyle bu sebeple ihtilafa düştüklerinden ötürü helak olmuşlardır. Ben sizi herhangi bir şeyden sakındırdığım zaman, siz ondan sakının ve size emrettiğim bir şeyi ise,
gücünüz yettiği kadar yapın.”
Kim bizim dil âfetlerinden söylediklerimizin tamamını düşünürse anlar ki, kişi dilini serbest bıraktığı takdirde hatadan selim kalmaz ve bunu kavradığı anda Hz. Peygamber [s.a.v]’in ‘Susan kurtulmuştur’ hadis-i şerifinin sırrını anlamış olur.
Çünkü şu âfetlerin hepsi, tehlike ve felaketlerdir ve hepsi de konuşanın yolunda beklemektedirler. Konuşan susarsa, selamet bulur, konuşursa, nefsini tehlikeye atmış olur, ancak fasih bir dil, geniş bir ilim, koruyucu bir takva ve daimi bir murakabe kendisine refakat ederse ve kendisi de
mümkün olduğu kadar konuşmayı azaltırsa selamette kalması umulur. Kişi bütün bunlarla beraber yine de tehlikeden tamamen kurtulmuş sayılmaz.
Eğer konuşmayı beceremeyen kimselerden isen bunu ganimet ve fırsat sayarak sükût edip selamete kavuşanlardan olmaya çalış. Çünkü selamet, bu
ganimetlerden birisidir.
Süfyan b. Uyeyne (rh.) şöyle demiştir: ‘Övülen bir kimse, nefsini
bildiği takdirde övgü kendisine zarar vermez.’ Salih kullardan birisi övüldü ve bu salih kul dedi ki: “Ey Allah’ım! Senin şu kulların beni tanımıyorlar, oysa sen beni tanıyorsun.”