18. yüzyıl Fransız materyalistlerinin fikirlerine karşı belirli bir alerjisi olduğu anlaşılan Macfarline'i, Türk doktorlarıyla karşılaşmasında daha başka sürprizler de bekliyordu.
"Doktorlara ve Türk asistanlarına ayrılan mükemmel döşenmiş bir salona davet edilmiştim. Kanepenin üzerinde bir kitap vardı. Alıp baktım. Bu da Baron d'Holbach'ın dinsizlik kitabı olan 'Systeme de la nature'ün en son Paris baskısı idi. Kitabın çok okunmakta olduğunu sayfalarında birçok parçanın işaretlenmiş olmasından anladım. Bu parçalar özellikle tanrının varlığına inanmanın saçmalığını, ruhun ölmezliği inancının imkansızlığını matematikte gösteren parçalardı. Kitabı yerine koyarken Türk doktorlardan biri yanıma geldi. Fransızca olarak şunları söyledi: C'est un grand ouvrage! C'est un grand philosophe! Il a toujours raison! (Bu büyük bir yapıt! Adam büyük bir feylesof; tüm dedikleri haklı!)"
Bektaşilik ve materyalistlikle suçlanarak, sürgünde ölen hekim Şanizade Ataullah'ın ruhu demek ki fizik, anatomi ve fizyoloji okuyan modern tıp mezunlarının kafasında yeniden diriliş buluyordu.
Tıp okulunda ilk yıllarda öğrenciler balmumundan yapılmış kadavralardan anatomi öğrenirlerdi. 1841'de Profesör Bernard, öğrencilerin böyle bir yoldan gereği gibi anatomi öğrenemeyeceklerini bildirerek insan kadavralarının kullanılmasına izin çıkarılmasını istedi ve bu izin verildi.
İlk kez bir kadın öğretmen tayini 1873'te oldu. 1881'de ilk kez bir mezuniyet töreninde bir kadın söylev verdi. Kadınların okul yönetimi işlerine tayinleri 1873'te başladı ve bu tarihten sonra vilayetlerde de bu yol açılmış oldu ki bu dönem Tanzimat dönemine değil, Abdülhamit dönemine rastlar.
(Fes) Pek muhtemel olarak Dalmaçya'dan İtalya'ya, oradan Fransa'ya, oradan da Kuzey Afrika'ya, geçmişti. Yani İslam uygarlığı ile hiçbir ilgisi olmayan bir başlıktır.
Cumhuriyet döneminde birçok eski kafalılar fes giymenin bir din sorunu olduğunu sanmışlardı. Halbuki bir yüzyıllık bir süre önce fes giymeyi de dine aykırı sayanlar olmuştu.