• Tolstoy’un anlamsızlık bunalımı.

    “Bu hayat bana karşı düzenlenmiş aptalca bir oyundan ibaretti. Beni var eden bir varlığı kabul edemesem de, düşüncelerim şöyle gelişiyordu: birisi bana, beni dünyaya yollamakla, çok normal gözüken son derece derinliksiz, sığ bir şaka yapmıştı.

    İstemeden de olsa, bir yerlerde, beni bu hale sokan birinin bana alayla bakıp, katıla katıla güldüğünü hissediyordum.

    Benim 40-50 yıl boyunca öğrenip gelişerek, bedenen ve zihnen büyüyüp nasıl hayatımı sürdürdüğüme bakıyor ve şimdi aklım tam kemal noktasına ulaşıp olgunlaşmışken, tam hayatımın zirvesinde olduğum şu dönemde, bana tepeden bakarak; “hayatta hiçbir şey yoktur ve olmayacaktır” tarzındaki görüşe ulaştığımı görüyor ve bana kahkahalarla gülüyordu.

    Benimle eğlenen, dalga geçen böyle biri olsun ya da olmasın; bu beni ilgilendirmiyor. Beni düşündüren, hayatımda yaptığım herhangi bir eyleme mantıklı bir açıklama getiremiyor oluşumdu. Hastalık ve ölüm, beni ve sevdiklerimi yakalayıp sonsuzluğa götürecek, geriye pis bir koku ve kurtçuklardan başka bir şey kalmayacak.

    Yaşadıklarım ve başarılarım, er-geç unutulup kaybolacak ve ben, o zaman hayatta olmayacağım. O zaman; bütün bu hengame niye? Neden çabalıyoruz ki boşu boşuna? İnsanoğlu nasıl olur da bu boşluğu görmeden hala yaşama devam edip, onun için çaba sarf eder? Anlaşılacak gibi değil açıkçası...

    Bir insanın yaşayabilmesi, ancak “hayatın sarhoşluğuna” kapılmışsa mümkün olabilir. Ayıldığında ise, hayatın sadece bir yanılsama hem de aptalca bir yanılsama olduğunu görecektir.

    İşte bütün mesele bundan ibaret! Ne komik ne de esprili bir yanı var; sadece acımasız ve aptalca...”
  • Şöyle ki, gemilerde "jurnal" adı verilen bir seyir defteri bulunur. gemi limandayken ya da seyir halindeyken yaşanan gelişmeler bu jurnal defterine kaydedilir. Geminin rotası, hızı, geldiği ve gideceği liman, vardiya değişimleri gibi bilgiler jurnale not edilir.Gemi sığ sulardan ve önemli su yollarından geçerken de jurnal sürekli güncellenir. Örneğin Cebelitarık Boğazı geçilirken "0300 Cebelitarık'a girildi" , "0700 Cebelitarık geçildi" yazılır.Keza İstanbul Boğazı’ndan geçerken "0800 İstanbul Boğazı’na girildi, 1000 Kavaklar geçildi, 1100 Hisar geçildi, 1300 İstanbul Boğazı geçildi" gibi sürekli notlar jurnal edilir.Ama aynı gemiler Çanakkale Boğazı’na geldiklerinde jurnal defterine bunlar yazılmaz. Çanakkale Boğazı seyri tamamlandığında jurnale "0900 Çanakkale çıkıldı" yazılır. ya da "1500 Şehitler Abidesi 2 milden selamlandı" şeklinde not düşülür. Çünkü herkes bilir ki bu dünyada her yer geçilir ama

    Çanakkale Geçilmez!
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım.
    Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.
    İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
    Yağmur ha yağdı ha yağacak.
    İn-cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır.
    Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan.
    Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası.
    Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?

    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
    Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
    Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?
    Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
    Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir.
    Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?

    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...
    Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?

    Dönelim...
    Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...
    Olsun dönelim biz yine de.
    Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim.
    Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim.
    Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze.
    Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı?
    Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?
    Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama...
    Değil mi yoksa?

    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı.
    Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum.
    Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni.
    Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...

    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim.
    Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...
    Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların.
    Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım?

    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur.
    Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...
    Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...
    Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor.
    Binlerce taş saklanıyor içimde.
    Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?

    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...
    Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı?
    Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi?
    Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda?
    Yerini bulur mu gerçekten?
    Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...
    Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?
    Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu.
    Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden.
    Yanılıyor muyum?
    Olsun.
    Yanıldığımı biliyorum ya...

    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler.
    Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin.
    Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana.
    Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de.
    Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...
    Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.

    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de.
    En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...
    Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...
    O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...
    Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye?
    Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize.
    Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.

    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...
    Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için.
    Ve bir gün ölümün balkonundan,dökülür toprağa el içi kadar bir su.
    Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...
    Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...

    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni.
    Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle.
    Yıldım ömrümün kalıplarından.
    Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım.
    Gökyüzü masmavi gülümsedi yine.
    Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle.
    Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından.
    Ne aldanış!
    Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?

    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla.
    Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan.
    Delilik mi dedin? Kim bilir...
    Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu.
    Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi?
    Kim ne diyebilir ki?

    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...
    Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek.
    Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile...
    Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim.
    Ürperiyorum.
    Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını.
    İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek.
    Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?..

    Şükrü Erbaş
  • Anlam duygusunun eşlik etmediği bir mutluluk, sığ ve bencil.Anlam dertsiz tasasız yaşamakta değil, dertle boğuşmakta, gayrette. Soru şu, sen öldükten sonra geriye senden ne kalacak? Hangi başarı ve ünvan seninle toprağa gömülmeyecek? Dünyaya ve kendi içine düşürdüğün ışık ne?

    Kemal Sayar
  • 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Komünist Manifesto dünyadaki öncü felsefi metinlerden biri olarak, tarihte köklü bir yere sahiptir. Beni şaşırtan ve hayal kırıklığına uğratan şey eserin ülkemizde okurlarla çok geç buluşabilmesi gerçeği oldu. Bunun bilgisini edindiğim uzun önsöz kısmı eser için bir hayli önem taşıyor. Eserin kendisi başlamadan evvel bulunan bu önsöz kısmında birçok bölüm var. Marx'ın kısaca yaşam öyküsü, aynı şekilde Engels'in, ve bu çevirinin öyküsü kısmı. Özellikle bu kısmı okurken birçok kez şaşkınlığa uğradım. Genç nesilden bir birey olarak ülkenin sancılı dönemlerini yaşamış, şahit olmuş değilim. Bu bağlamda, o döneme ait bazı mantıksız uygulamaları yıllar sonra öğrenmiş olsam bile bu bende derin bir şaşkınlık uyandırmaya yetiyor. Zamanında bu eseri çeviren insanlar dahi haksız yere mahkumiyete çarptırılmışlar. Sırf felsefi bir metni çevirdikleri için. Olay aslında sağ-sol meselesi değil. Mesele bir felsefi metnin çevrilmesinin engellenmesi. Eğer bu esere zamanında bakan gözler, felsefi bir düşünce sistemi içinde baksalardı, eseri bir propaganda aracı olarak değil, salt felsefi bir metin olarak görebilirlerdi. Bir düşünceye bakarken, (mesela bir metin içinde barınan bir düşünceye) tarafsızca yaklaşabilmek mühim bir meseledir. Tam olarak tarafsız olamasak dahi bize karşıt bir düşünce ile karşılaştığımızda onu, hakkında bilgi sahibi olmadan yargılamak yerine, sabırlı bir şekilde o düşüncenin içeriğini de anlamaya çalışmalıyız en azından. Tam tersi şekilde davranarak olaya mantıksal açıdan da bakamaz hale geliyoruz. Çünkü duygular işin içersine girmeye başlıyor. O olası karşıt düşünceyi bir anda günah keçisi ilan ediyoruz. Komünist Manifesto'yu bir insanın yanında okuduğunuzu düşünün. O kişi kalkıp size dese ki, "sen komünist misin" ne cevap verirdiniz? İnsanlar olarak öylesine sığ düşünüyoruz ki, herhangi bir düşünceye ait bir eseri okurken bile birbirmizi o düşüncenin yanlısı ilan etmekten çekinmiyoruz. Eğer birisi şu -izm'li bir kitap okuyorsa, bu onu şu -ist yapmaz.

    Bir düşünceyle baş edememenin, onu korkulacak bir hayalet ilan etmenin resmi bir kanıtı gibidir aslında çevirmenlerin dahi tutuklanacak raddeye gelmesi. Bir düşünceyi yok saymaya çalışmak kadar bizi kötü etkileyecek başka bir durum da yoktur aslında. Bu aslında o düşünceyi yok saymaya çalışanların cehaletlerinin de kanıtıdır. Çünkü düşünceyi yok saymaya çalışan biri, bilmediği için o düşünceden korkar. İnsan bilmediği şeye ürkek ve çekingen yaklaşır doğası gereği. Ama eğer işleyen bir zihnimiz varsa bunu korkulan şeyden neden korkulduğuna dair düşünmek için de kullanmalıyız. Demek ki o dönemin zihniyeti o denli tıkanıktı ki, kimse "ne diye bir düşünceden korkalım ki?" sorusunu soramadı bile. Korkulması gereken bir hayalet ilan ettiler ve bu hayaleti görmeyen herkese de şu -ist, bu -ist şeklinde kalıplar giydirdiler. Olduğu iddia edilen hayaletleri görmeyenler de gerçekçi bir görüşe sahiptiler şüphesiz, hayalet diye bir şeyin olmadığının daha en başından farkında olanlardı.

    Tabii bu durum daha en başından insanın düşünce özgürlüğünü de kısıtlayan bir durumdu. Eğer insan öğrenmek istediği herhangi bir şeye ulaşılması birtakım güçler tarafından engellenirse, bu insanın düşünce özgürlüğünün engellendiği anlamına gelir. Eğer sorgulayabilme ve düşünebilme bizim en temel ve derin yetilerimiz ise, bunları kullanmaktan neden alıkonalım? Düşünceyi yok saymaya çalışan zihniyet yüzünde itici bir gülümseme ile "yaptık işte, gizledik o şeytansı düşünceyi" düşünürken aslında yok saydıkları düşünceye muhalif olan insanların bile bilgi edinme ve düşünce özgürlüğü haklarını kısıtladıklarının farkında değillerdi. Eğer bir düşünceye karşı olduğumuzu iddia ediyorsak, bunu karşıt olan düşüncenin her türlü bilgisini edinerek, derinine inerek yapabilmeliyiz. İnsanlık olarak bir şeyi reddediyoruz ama neyi reddediğimizin farkında bile değiliz. Bir şeyi reddederken bile reddettiğimiz şey hakkında bilgi sahibi olalım ki, neyi neden reddettiğimizin en azından farkında olalım. Komünist Manifesto okuduğunuzu görüp "sen komünist misin" diyen insan bu farkındalığa maalesef sahip olamamıştır. Ona göre kendisine karşıt olan bir düşünceden ardına bile bakmadan koşup gitmek, kaçmaktır doğru olan. Beni şaşırtan şey; acaba insanlar hiç merak etmiyorlar mı? Başka bir deyişle, üstü örtülmeye çalışılan bir olgu var ortada, çevrenizdeki herkes bu olgunun kötü olduğunu ve ondan kaçınılması gerektiğini söylüyor. Nedensiz bir sonuç söz konusu resmen. Ortada hazır bir sonuç var (tıpkı hazır su, hazır yemek gibi hani), bu yüzden kimse asıl zahmetli kısım olan 'neden' kısmına girmeye cesaret edemiyor. Peki nasıl hiç merak etmiyor kaçan insan kaçtığı şeyin içeriğinin ne olduğunu? Kaçan insan kalabalıklarının arasında hiç kimse kafasına takılıp bir anda durup geriye dönüp kaçtığı şeyin ne olduğuna (belki de öyle bir şey olmadığına) neden bakamıyor? Hiç varolmamış olan bir hayaletten kaçmak niye? Bir hayaleti gördüğü için değil, onu gördüğünü söyleyenler yüzünden korkar korkan insan.

    Sözü çok fazla uzattım. Ama söz konusu eserin kendisi ile ilgili bir durum olunca düşüncelerimi dile getirmeden edemiyorum. Can Yayınları gayet iyi bir iş çıkarmış. Çeviri güzel, önsöz oldukça kapsamlı, birçok çeşitli bilgiye yer verilmiş, eserin sonunda da çeşitli Komünist Manifesto baskılarına çoğunluğu Engels tarafından yazılmış önsözler bulunuyor. Komünist Manifesto'nun oluşturulmasında rol oynayan etkenlerden biri Hegel'in eleştirisini dinden değil, toplumsal ilişkilerden yola çıkarak bir çözümlemeye dayandırmaktır. Yani asıl amaç bir grup yarı bilgili insanın iddia ettiği gibi salt din değildir. Ben kendim şahsen bir uzman değilim, sadece okuduğum, edindiğim bilgilerden bahsetmeye çalışıyorum. Ama şu ana dek Marx hakkında az biraz konuştuğum bir kısım kimse sürekli şunu söylüyor "Marx zaten din afyondur demiş" gibi. Bu benim dikkatimi çekti, çünkü birden çok insanda aynı ifadeye rastladım üst üste. Sadece bu kanı dile getirilince de, Marx bir anda din karşıtı olarak savaşmış, çarpışmış birine dönüşüyor bu insanların gözünde. Aslında bu da tıpkı üstte bahsettiğimize benzer bir durum. Belki de ondan bile beter. Çünkü bir olguyu hiç bilmemek, onu yarım yamalak bilip yorum yapmaktan daha iyidir. Bu bağlamda Marx'ın dikkat çektiği asıl düşünceler göz ardı edilmiş oluyor. Bu da bir nevi kendisine edilen bir haksızlık.

    Tarih ve tarihsel gelişmeler üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki ve çatışmadan meydana gelmiştir aslında. Belki de ilk olarak bu şekilde düşünmemiz gerekiyor. Dünyanın zaten kendi işleyişi bile bir çatışmaya dayanırken, bunun toplumsal ve ekonomik açıdan çözümlenmesi bir hayli önem taşıyor. Bu karşılıklı çatışma tarihsel çağların kendisini oluşturmuş ve günümüze gelindiğinde bir tıkanıklık baş göstermeye başlamıştır. Bu tıkanıklığın ana nedenlerinden biri aslında şudur: Tarihsel çağları oluşturan çatışmalarda bir ezen taraf bir de ezilen taraf vardır. Ama ezilen taraf ezildiğiyle kalmamış, kendini ezenin statüsüne yükseltebilmiştir. Bu yükselmeler de çatışmayı oluşturmuştur. Mesela toprak köleliği döneminde toprak kölesi kendini komün üyesi konumuna yükseltmişti, tıpkı feodal mutlakiyet karşısında bir zamanlar ezilen küçük burjuvanın burjuvalığa yükselmesi gibi. Ama bu ezilenlerin yükselmesinin ve bu çabaların getirdiği, tarihsel çağları oluşturan temel omurgalardan biri olan (tarih çok omurgalıdır diyebilir miyiz?) bu çatışma çağımıza gelindiğinde tıkanmaya başlamıştır. Çünkü modern emekçi önceki çağlardaki mevkidaşları gibi yükselme şansına sahip değildir. Sanayinin gelişmesiyle birlikte modern emekçi yükseleceği yerde minimum yaşam koşullarının bile altına düşmüştür. Bu açıdan modern emekçiye yükselmeye şansı bile bırakılmamaktadır. Bu da tarihin ana omurgalarından biri olan çatışma etkenini devre dışı bırakmakta, bunun sonucunda da insanlık karanlık bir geleceğe doğru gitmektedir. Ana problemlerden biri işte budur.

    Eserin kendisi biçimsel olarak son derece etkileyicidir. Marx, daha çok işin fikirsel kaynağını oluşturmuş, bunu da en etkileyici biçimde Engels aktarmıştır. Çünkü Engels'de keskin bir eleştiri yeteneği ve kolay anlaşılır bir üslup vardır. Bir felsefi metinde en can alıcı noktalardan biri belki de budur. Felsefenin ilgilendiği konular tüm insanlığı ilgilendiriyorsa şayet, önemli olan şey bu noktada, anlatılan şeyin içeriğini indirgemeden anlaşılır bir dil ile aktarabilme yetisidir. Bir de bu metin toplumsal bir meseleyi incelemekteyse şayet bunu toplumun kendisinin de anlayabileceği bir üslupta yazabilmek büyük önem taşır. Bu bağlamda toplumun tamamının felsefi metin hazmedebilecek yapıya gelmesini beklemek boş bir bekleyiş olacaktır. En azından anlatılan şeyler önemini ve içeriğini kaybetmeden toplumun anlayabileceği bir üslupla yazılırsa bu daha doğru olacaktır. Böylelikle toplumun kendisi de felsefi olan metinlere giriş yapabilme cesaretini kendinde bulacaktır. Bundan dolayıdır ki Komünist Manifesto içeriği bakımından olduğu kadar üslup bakımından da çok mühimdir. Engels gerçekten büyük bir iş başarmış. Metnin tarihte bu denli köklü olmasının ana sebeplerinden biri belki de budur.

    Burjuvazi ve modern kapitalizmin asıl can alıcı noktası meselelerin sadece ekonomi ve sosyal statü ile sınırlanmamasıdır. Bu bağlamda, kapitalizm duygusal bağlarla yürüyen ilişki türlerini basit parasal bağlara çevirir hale gelmiştir. Örneğin günümüzde birçok aile duygusal bağlara önem verilmeksizin basit parasal ilişkilere göre yaşamaktadırlar. Ailede parasal yön de göz ardı edilemez evet bu doğru, para olmadan (en azından az bir miktar bile olsa) varlıklarını devam ettiremezler ama biz asıl birincil derecede mühim meseleyi sürekli olarak para ilan ediyoruz. Günümüzde aile ve ilişkiler öylesine bir boyuta geldi ki, para kavramı duyguları arkasında bırakır hale geldi. Eğer üstünüzde temiz bir takım elbise varsa sizi evlenilebilecek biri olarak ilan eder birtakım kimseler. Bu açıdan kapitalizm insanları sadece ekonomik açıdan değil duygusal ve içsel açıdan da zincirlemiştir. Bu öylesine bir zincirlenmedir ki insanlar bunu baştan beri olağan bir şey olarak kabul etmeye başlamışlardır artık. Sanki o zincir hep oradaymış ve gerekliymiş gibi düşünmeye başlarız. Bundan ayrı düşünemez hale geliriz.

    Eserde ayrıca belirli kesimlerin birbirlerine bağımlı hale getirilmesinden ve bunun mühimliğinden de çokca bahsediliyor. Günümüzde köy ve kırsal kente bağımlı hale getirilmiştir. Tıpkı Doğu'nun da Batı'ya bağımlı hale getirilmesi gibi. Kırsaldaki insanlara kentte günümüz koşullarında artan yaşam standartları vaat edilir. Ayrıca kırsalda tek başına ayakta durmaya çalışan çiftçinin ya da daha genel kapsamlı dile getirecek olursak, modern emekçinin ayakta kalmasına izin verilmez. Gerçek hayatın kentte döndüğü izlenimi verilerek kente yönlendirilirler. Ama dönen tek şey kapitalizmin kendi çarklarıdır. İlk başta masum gösterilen bu yaşam biçimi, ilerisinde kendisine bağımlı olmayı, tabiri caizse bir çark olmayı gerektirir. Çark olduktan sonra da her şey için çok geç kalınmıştır, çark olan kişinin de çark olmaktan başka bir kurtuluş yolu kalmamıştır. Bu bağlamda da bir merkezileştirme çabası da hakimdir kapitalist düzende. Üretimin, yaşamın birtakım merkezleri belirlenir. Kırsala nazaran kent, Doğu'ya nazaran Batı gibi. Bu merkezileştirme dışında kalan herkesi de ölüme mahkum eder, çünkü düzen öylesine yaygın ve herkesin içine öylesine işlemiştir ki bunun dışında kalmak insanların çoğunun gözüne delilik olarak görülecektir.

    Merkezileştirme dışında kapitalizmde etkili olan bir başka şey de aşırı üretimdir. Sanki bir kıtlık varmış gibi üretim yapılır. Eğer insanlara bir kıtlık olduğunu kabul ettirirseniz üretimi de bir kıtlık varmışcasına çoğaltabilirsiniz. Bir ihtiyaçlar eğrisi belirlenmiştir. Bu birtakım önceden belirlemeler hayatımızı ne de çok ele geçirmiş durumda değil mi? Okula git, diploma al, askere git, evlen ve ölmeyi bekle. Basamakları eksiksizce tırman ve azimli damgası al. Kapitalizm için insan çeşitliliği ne denli aza indirgenirse o denli az tehlike olacaktır. Çeşitli insanlarla uğraşmak zordur. İnsanlar eğer çok çeşitli olsaydı hepsini ikna etmek (ya da kandırmak) için daha fazla çaba harcanması gerekecekti. Bundan dolayı, insanlar belirli bir tipe indirgenerek bu şekilde düzen tarafından insanların gözlerini boyamak daha da kolay hale gelmiştir. Önümüze birtakım ihtiyaçlar konur; ihtiyaç olduğu iddia edilen şeyler. Mesela son model bir telefon. Telefonumuz çalışıyor olsa dahi son model telefonu almak için çabalamaya koyuluruz, çünkü modern çağda 'son model' kavramı bizler için hayat meselesi halini almıştır. Tekdüzeleştirme başka bir açıdan bakacak olursak bu işe de yarar: Tekdüze insan toplulukları karşılarına konan şeyi kabul ederler; bu şeyi henüz kabul etmemiş olanların kendisi de tekdüze olduğu için, kendisi gibi başkaları da o şeyi kabul ettiğinden dolayı kabul eder hale gelirler. Ve bu şeyin sürekli olarak üretimi yapılır, son modelin de son modeli olan ürünler çıkartılır. Bu açıdan bir aşırı üretim söz konusudur. Ama aşırı üretimi aşırı yapan şey, ürünlerin aşırı bir şekilde üretilip satılamaması değil, insanların ihtiyaçlarından fazla üretilmesindendir.

    Kapitalist düzen aynı zamanda bir illüzyon ustasıdır. Kapitalist toplum eğer kendilerine muhalif bir durum karşısında özgürlük lafları etmeye başlar. Oysa söz ettikleri özgürlük nutukları da kendileri için belirlenmiş olan özgürlüktür yalnızca. Özgürlük kavramı normalde evrensel bir olgu olması gerekirken, özgürlüğün elit sınıfta daha değerli olması büyük bir hatadır. Sadece kendileri için belirlenmiş olan özgürlüğü canları pahasına savunuyormuş gibi rol kesilirler ama kendilerini alakadar etmeyen özgürlük ihlalleri hakkında ses bile çıkarmazlar. İllüzyon yetisini öyle ustalıkla kullanır ki düzen, eğer emekçi, proleter sınıf ayaklansa dahi aslında kapitalizme karşı savaşmazlar. Ancak, eserdeki tabirle, düşmanlarının düşmanlarına karşı savaşırlar. Kazanan bu yüzden daima kapitalizm olur. Ülkemizdeki şu sancılı dönemi göz önünde bulunduralım. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 'sağcı' ya da 'solcu' biri değilim. Ayrıca bu eserin incelemesini yapmış olmam da beni herhangi bir -ist yapmaz. Ülkemizin sancılı döneminde belirli -izmler ya da ülke uğruna savaştığını iddia eden insanlar gerçekten o fikir uğruna mı savaşmışlardır? Bir fikri savunmak, karşıt fikri yok edip, yerle bir etmeyi gerektirmez. Özellikle kaba kuvvet devreye girerse bunun adı zaten fikir savunuculuğu olmaz. Gerçekleşen şey insanların içindeki şiddet duygusunun birtakım öğrenilmemiş -izm'lerin desteklendiği yanılgısı ile tatmin edilmesi olmuştur büyük oranda.

    Aynı zamanda düzen kendisine karşıt olan bir şeyi reklam olarak bile kullanabilir hale gelmiştir. Birtakım değerleri ve kişileri nesneye indirgemiştir kapitalizm. Mesela Ernesto artık bir tişört yüzü haline gelmiştir. Ernesto'ya; Che'ye duyulan bir sevgi illa da komünist olmayı gerektirmez, ama böyle olduğunu iddia edip Che tişörtü alıp bunu kanıtlamaya çalışanlar da çarkların dönmesine yardım etmektedirler bir açıdan. Bu açıdan birçok insana göre Che nesne haline gelmiştir. Başka bir perspektiften bakacak olursak, içersinde sistem eleştirisi bulunan birçok nadide eserin yaldızlı, ciltli, çiçekli, böcekli baskıları çıkarılmış, üstlerine katlarca daha fazla fiyat konmuş ve insanlar da bunlara büyük bir elde etme isteğiyle koşmuşlardır. Buradan da kar eden kimdir? Herhangi bir eserin özel basımını almak eserden anlaşılacak olan şeyleri artırabilir mi? Bu açıdan kendisine muhalif olan şeyleri ve kişileri dahi kullanabilme yetisine sahip bir düzenle karşı karşıyayız. Bu büyük çarklı sistemin ancak çok büyük kapsamlı bir ayaklanma ile hasar alabileceğinin de birçok kez altı çizilmiştir metinde. Öncelerden ayaklanan bir grup işçinin elde ettikleri hiçbir şey olmadığının da birçok örneği verilen eserde bu tür küçük çaplı ayaklanmaların sistemin güçlenmesine yaradığı da açıkca dile getirilmiştir.

    Komünist Manifesto günümüzde halen daha diri olarak kalan tarihteki en önemli felsefi metinlerden biridir, öyle de kalacaktır belki de. Ama insanlık okumayı ve araştırmayı tekrar öğrendiğinde, ancak öyle bir dünyada önemi daha da artacaktır diye düşünüyorum. Marx hakkında bilgi edinmek için onu okuyan kişinin komünist, düzenin insanların aklını çelmeye çalıştığını söyleyen kişinin anarşist ilan edilmediği bir dünyada.
  • Ben değilsem, kim? Şimdi değilse, ne zaman?
    Emma Watson

    Bazı farkındalıkları yaratmanın herkesin görevi olduğunu düşünüyorum.
    Kadın-Erkek fark etmiyor. Feminizm sadece kadınlar için ortaya çıkmış bir fikir akımı değildir. Feminizm, hepimiz için cinsiyet eşitliğinin bütün ülkelerde uygulanmasını sağlamak amacıyla vardır. Öncelik ve baş sebep olarak elbette kadınlar üzerinden yola çıkılmıştır, çünkü ataerkil toplum yapısına sahip olduğumuzdan ve bunun tüm dünyaya yayılmış bir sorun olmasından dolayıdır.
    Amacımız ezilen, ezilmeyen bütün kadınlara ses olup, sahip olduğumuz hakları almaktır.

    Bakın, bizler dilenci değiliz. Sizlerden yahut erkeklerden ekstra bir hak talep etmiyoruz. Zaten olan hakkımızı istiyoruz! Bu uğurda amacından sapan, içini kinle dolduran topluluklar elbette olacaktır. Bunun önüne geçemeyiz. Fakat bu düşünce akımı sadece kadınlar için değildir. Aslında kadın-erkek eşitliğini savunan herkes FEMİNİSTTİR. Öncelikle bunu bir kabul ederek okumaya başlayalım.

    Fakat şu an öyle bir hal aldık ki feminizm kelimesi insanlara iğrenç geliyor. Bazen yorumlarda görüyorum “ben de kadın-erkek eşitliğini savunuyorum ama feminist değilim.” Neden feminist değilsin?
    Feminizm zaten eşitlik demektir. Bu amaç uğrunda çıkmıştır. Peki sen neden feminist olmuyorsun?

    Bizler erkeklerden nefret etmiyoruz, onlardan kendimizi üstün görmüyoruz. Feminizm zamanla belirli kollara ayrılmış ve böyle katı düşüncelere sahip kadınlar da olmuştur. Onları da zaten kadın-erkek eşitliğini istemeyen ataerkil toplumdan sayıyorum. Benim için bu da ırkçılığın farklı bir boyut almış halidir.

    İnsanlar artık bu kelimeden çekiniyor. Hele bazı kadınlar feminist olduklarını söylerlerse erkeklerin gözünde kötü gözükeceklerini düşünüyorlar. Toplumda dışlanacaklarına inanıyorlar. Kadın-Erkek eşitliğini istemek sizler için iğrenç midir? İçten içe bunu savunurken “feminist misin?” sorusuna “asla” cevabı vermek nedendir?

    Neden aynı üniversiteden mezun ve aynı diplomaya sahip bir erkekle aynı maaşı almayalım? Neden cinsel haklar konusunda erkekler normal karşılanıyorken kadınlara ayıp olsun? Neden siyaset erkeklerin işi olarak görülsün ve kadınlar beceremez diye aşağılansın?
    Neden eşit şartlarda çalışan eşlerin akşam eve geldiğinde yemek ve temizlik görevi sadece kadına aitmiş gibi davranılsın?

    Biz bu algı kadınlar için kırılsın isterken aslında erkekler için üzerlerinde olan yükü almaya çalışıyoruz. Hadi bir farkına varalım. Kadınlardan değil de erkeklerden konuşalım.

    Sizler yıllarca erkeğin maaşı eşinden yüksek olmalıdır gibi bir toplum baskısına maruz kalmadınız mı? Çocuklarınıza kadın ile eşdeğer ebeveynlik yapmak büyüklerinizce ayıp karşılanmadı mı? Hesabı erkek adam öder düşünce yapısı yüzünden ilişkiler sırtınıza kambur olmadı mı? Ağlamanın bile utanç olarak görülmesinden yorulmadınız mı? Erkekler kadınları korumalıdır diye bastırılmadınız mı? Eşinizden izin almadan hareket etmeyip, ona saygı duyarken arkadaşlarınız tarafından hanımcı diye dalga geçilmedi mi?
    Bizler biriz, tamız. Bize yapılan aslında size de yapılandır.

    Eşitlik diyoruz çünkü aynı hayatı yaşıyoruz. Aynı sorumluluklara sahip olalım, aynı hakları paylaşalım istiyoruz.

    Gel buluşalım ve hesabı ben ödeyeyim. Bundan neden utanıyorsun?
    Sen evde çocuklarına bak, eşin(kadın) işe gitsin ve para getirsin, bu neden zoruna gidiyor? Toplumun geneli olarak bu baskıyı kırarsak hepimizin rahatlayacağını söylüyorum ama sen bana feminist değilim diyorsun ve üstüne üstlük dalga geçiyor, bunu marjinal olarak görüyorsun!
    Ama biz farklı olmak istemiyoruz, aksine aynı olmak istiyoruz!

    Sana şu an ağlayarak kendi yaşadığım sıkıntıları ve genel kadın sorunlarını yazmayacağım. Sen zaten bunu çok iyi biliyorsun, onlardan kaçmaya çalışsan da görüyorsun. Sana şu an hepimizin sıkıntılarını yazıyorum. Bunun artık kaçabileceğin, görmezden gelebileceğin bir durum olmadığını söylüyorum.

    Ne zaman bunun ikimizin de sorunu olduğunun farkına varacaksın? Ne zaman beni anne olarak görmekten vazgeçip sadece insan olduğumu hatırlayacaksın? Ya da ne zaman kadınlar, erkeği belirli kalıplar içine sokmaktan vazgeçeceksiniz?

    Ben toplumsal olan bu sorunu fark edip sorgulayan kadınlar görmekten ziyade, birlikte hareket edebilen erkekler ve kadınlar görmek istiyorum. Bu sadece kendi sorunlarını fark etmenle olmamalı. Bencil olma. Senin yaşamaman bunların yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Şiddet gören bir kadına “ben olsam 1 dakika durmazdım,” deme. Anlamaya çalış, empati yap.

    Mücadelemiz sadece ataerkil erkeklerle değil. Ataerkil düzene inanan kadınlar ve ataerkil erkeklerledir. Mücadelemiz cinsiyet ayrımı yapmaksızın herkesledir. Sadece kadınların hakkını aramıyoruz. Tüm düzende eşitlik, hak, adalet istiyoruz.
    Feminizm tüm dünyanındır. Sadece Türkiye’nin değil. Ama bizim ülkemizde çok yanlış tanınmıştır. Bununla dalga geçen, yanlış aktaran birçok insan olmuştur. Tabi feministliğin özünü anlamadan sadece ben feministim deyip konuşanlar da buna alt yapı sağlamıştır.

    Ortalıkta sürekli kadınlar şöyledir, kadınlar böyledir, onlar çiçektir, melektir, anne adayıdır gibi yaklaşımlarla dolaşan birçok kadın var. Bunu da yanlış buluyorum. Sen anneysen o da baba. Beni diğerlerinden ayırma, yüceltme! Kendini de insanlar seni kadın olduğun için sevmek, yardım etmek zorundaymış gibi acındırma. Sen dilenci değilsin. Olan hakkını arıyorsun! Yalvarmıyorsun, sadece mücadele ediyorsun unutma!

    Sana koca bulamadığın için feminist olmuşsun muamelesi yapmalarına izin verme. “Feministler çirkin kadınlardan oluşur,” kalıbına ise hiç aldırma. Feminist olduğunu söyleyince ibne muamelesi gören erkek arkadaşlarım ise asıl feminist olmalarının neden gerektiğini iyice anlayacaklarını düşünüyorum.

    Erkeğin yeteneğiyle kadının yeteneğinin farklı olmasının cinsiyetle bir alakası yoktur. Hepimizin becerileri birbirinden farklıdır. Bu seninle belli olur. Bir kadın erkekten daha kaslı da görülebilir.

    Yetiştirilmemiz çok önemli. Bir ebeveynsen erkek çocuğuna “erkek adamsın, yaparsın!” deme! Kız çocuğun aynısını yapamaz mı sanıyorsun? Bazı kalıplar beynimize çocukken aşılanıyor. Şimdiki yetişkinler belki bunun farkına varamayacak. Ama sen! Sen, çocuklarına bunu öğretebilir, geleceğe güzel bir nesil miras bırakabilirsin.

    8 Mart Dünya Kadınlar günüymüş. Bu günün anlamının gerçekte ne olduğunu biliyor musun? Ölen işçi kadınların hatırlanması, geleceğin bu uğurda kayıplar yaşamaması, düzelmesi ve her sene bir öncekine dönüp bakınca neler değişmiş anlaşılması için var. Kapitalist düzenin burjuva kadınlara hizmet etmesi için değil. Bana çiçek alma. Kadınlar günüm yok benim. Hepimizin günü yok. Pırlanta istemiyorum, kolye istemiyorum. Ya da o gün kadınlar için düzenlenen etkinlikler hiç istemiyorum. 8 Mart için sitede düzenlenen kadın yazarlar okuma etkinliği var. Şimdi git ve bu konuda farkındalık yaratmış erkek bir yazarla o etkinliğe katıl.

    Ünlü markalar bu gün için feminist temalı ürünler çıkarıyor. Fiyatları dudak uçuklatan cinsten. Ayşe teyzemin feminist olmaya hakkı yok mu? Reklamınız sadece belirli konumda olan kadınlara mı?
    Bu kapitalist düzen feminizmin yanlış tanınmasına sebep oluyor. Feminizm bu değildir. Şampuan reklamlarındaki kusursuz kızlar değil! Bunu artık sığ ve boş insanların eline bıraktınız ve olay sadece kadın düşmanlığına dönüştü. He bir de olayı yanlış anlayıp erkek düşmanlığı yaratan kadınlar da dahil.

    Ben senin düşmanın değilim, senim.. Biriz, aynıyız. Bana sırtını dönme ve beni anla. Kadın- Erkek eşitliğine inanan hepimiz aslında FEMİNİSTİZ, unutma.