• Duruşu kımıldanışı
    Mağrur tavırları olan
    Çünkü o güzel kelimelerle ağırlanan
    Cahit Zarifoğlu
    Sayfa 227 - Beyan Yayınları
  • 144 syf.
    ·1 günde·8/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    Galile : İnsanlık tarihinin ilk kozmolojik porno suçlusu.

    Takiyüddin ibn-i Manıf : Meleklerin bacaklarını gözleyerek vebaya neden olma gerekçesiyle kendisinin kurduğu gözlemevinin yıkılması için fetva verilen.

    Bruno : Bir iftirayla birlikte felsefe ve şiir hayatı engizisyonlanan.

    Dinle Küçük Adam kitabını bilenleriniz vardır, Vasatlığa Giriş Dersleri de o kitabın Türkiye şubesidir. İkinci tekil şahıs ile yazılmıştır, Platon'un mağara alegorisinden başlar ve tıkar bütün insanlığı bir mağaraya. Bu mağaraya yansıyan görüntülerden küçük adam ve büyük adamın farklarını anlatır.

    Her şey rahatsız olmak için tasarlanmıştır. Kot taşlayıp akciğerlerini feda eden 47 işçi, öldürdüğü insanlar için yaptıkları heykelleri turistlere sunan ülkeler, Afrika'dan ithal edilen zenci köleler, şimdiki zamanımızı sırtlarında ve yanık kokulu bedenlerinde taşıyan geçmişin bütün cesetleri, çoğunluğa uymayı bir halt zannedip de gazetelerden, televizyonlardan öğrendikleri bilgiyi bilgi diye pazarlayan vasatları önümüze bir bir atıp da aklımızdan çıkmaması gereken sorumlulukları insanın yüzüne vuran bir kitaptır.

    Rimbaud'un bir alıntısı geliyor aklıma bu noktada : "Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır."
    Evet, yazar da buna benzer pek çok cümle sarf ediyor :
    "Dünyadaki devasa acılardan çok, insandaki sınırsız sabırdır korkutucu olan... Yaşamak için maruz kalmaya mecbur olduğu o sabır anestezisi."

    Farkındalığını artırmak, bitmek bilmeyen rahatlığından rahatsız olunması gerektiğini fark eden okurlar için Dinle Küçük Adam kitabının yanında bir cila olabilir.
  • 89 syf.
    ·3 günde·8/10
    Mayıs 2007 - Ereğli...
    Bu tarihte, lise son sınıf öğrencisi iken
    Edebiyat öğretmenimiz,
    çok sevgili Namık Hoca'nın
    zorlamasıyla aldığım bir kitap.
    O zaman da okumuştum tabii,
    ancak 12 sene önceki aklımla
    bu kitabı anlayabildiğimi hiç sanmıyorum :)

    .
    ŞİİR OKUMA KILAVUZU - İSMET ÖZEL >
    Kitapla ilgili getireceğim yorumlar kısıtlı,
    çünkü zaten şiirin;
    bizim bildiğimizin üzerinde taşıdığı anlam
    ve okuma/anlama şekilleri üzerinde durup,
    önce okurları, sonra şairleri eleştiriyor Özel.
    .
    Şöyle bir girişle karşılıyor bizi;
    "Gençlik yıllarımda omuzları üzerinde
    kafa taşıyan bir adam olmaya çabaladım;
    yıllar ilerleyince birçok şey gibi bu alandaki
    çabalarımın da yönü değişti,
    şimdilerde "omuzlara" sahip olmaya daha bir özen gösteriyorum.”
    .
    Şiirin önemine değindiği bir alıntısı ile devam edelim;
    "Birey olarak da,
    tür olarak da insan kendi önemini
    ileri sürmek gereğini duyduğu zaman şiire sarılmıştır.
    Her kim şiir önemlidir, büyüktür derse,
    aslında ben önemliyim, ben büyüğüm diyordur."
    .
    Şiirin insan hayatındaki yeri ise Özel'e göre şöyle;
    "Kendi olmayı önemsemeyen insan,
    dünyadaki yerini alma onuruna da kavuşamaz.
    İnsanın kendi olmayı önemsemesi
    ancak kendisi hakkında bir bilgi,
    bir bilinç, bir kavrayış elde etmesiyle mümkün olur.
    Bu bilgiyi, bu bilinç ve kavrayışı elde etmenin yolu,
    insan hayatında şiire gereken yeri vermekten geçer."
    .
    Kitabın da sonlarına yaklaşırken geleceği öngörüp
    bir sitem etmeden duramıyor ve kitabın geneli hakkında;
    "Benim bildiklerim size anlaşılmaz gelebilir.
    Bu üzücü bir durum,
    ama daha üzücü olanı söylediklerimiz size anlaşılır gelmesi
    halinde dahi şiirle bağlantınızda değişen
    bir şeyin ortaya çıkmayışıdır."
    diyor.
    Yani diyor ki;
    kitabı anlamayana üzülürüm,
    anlayıp şiir konusundaki doğrularını
    sorgulamayana daha bir üzülürüm.
    Üstadı üzmeme sözü vererek,
    iyi okumalar...
    .
    #İsmetÖzel #ŞiirOkumaKılavuzu #060119
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Yıl 1999’u gösterdiğinde Osman Sınav yönetmeliğinde bir fragman yayınlandı, dönemin özel televizyon kanalında… Tamda istediğimiz gibiydi “Askerler nizamı biçimde giyinmiş, bir cadde üzerinde pusuya düşüyor ve şehit ediliyordu, bir otobüsten ise Haydarinna Rinanay sountrack efektiyle beraber, dönemin delikanlısı giyim tarzlı olan beyaz gömlek ve siyah kumaş pantolonlu yağız delikanlı, yerlerde yatarak, sağa sola kendini siper ederek pusu kuranları alaşağı ediyordu. Sonraları adının Yusuf Miroğlu olduğunu ve yasalarını öğrendik. O günden sonra Miroğlu yüzüğü, Miroğlu kemeri, Miroğlu tabancası ve paltosu, hele ki diziye destekleyici olan bir otomobil markası olan Nissan ve onun jipi vardı ki her binen kendini Miroğlu diye kendisini sağa sola atar olmuştu.”

    Güzel yıllardı o vakitler, pazartesi günleri ise Deliyürek günüydü. Kurgu ve yapılanları tasvip etmesem de edebi hikâyeler anlatan Kuşçu karakteri vardı, sonra ise dizinin sountrackı olan Yiğidi Gül Ağlatır türküsü, hepsi güzeldi. İşte o vakitlere dayanır bizim Ömer Lütfi Mete ile tanışıklığımız. Gerçi daha sonra Gülce’yi duyduktan sonra asıl perçinlenen ve ezberlememe sebep olan şiiri görecektim, daha vakit vardı.

    “Yarıldı toprak, kalkalım artık gönül
    Tamamdır bu bağda vuslat ihtimalimiz”

    Bu tarz dizi, film, müzik ve benzeri tarzlarda bir sanatçıyı anmak ve keşfetmek, ben ve hocam için utanç kaynağıydı ki bir kere aşırı derece kızmıştı. Ben ona farklı bir şey söyleyecekken İbrahim Sadri ve Ihlamurlar Çiçek Açtığı zaman dediğimde beni kovmuştu. Ben ise İbrahim Sadri’nin şiiri popüler kültüre daha çok hitap eden bir yolla okura ulaştırdığı için; şiir yazan kişilerden ve kitap üzerinde okurun az olması sebebiyle, Bahaettin Karakoç ismi anılmazken İbrahim Sadri daha popüler olmuştur diyecektim, diyemedim.

    “Yiğidi gül ağlatır gam öldürür
    Nice namert ava çıksa
    Tuzak kursa kurşun atsa
    Yiğidi çökertmez kahır
    Bir dem yar hüzünle baksa”

    Ömer Lütfi Mete Rize doğumlu ve milliyetçiliği damarlarında harıl harıl taşıyan bir yurdum insanıdır. Birçok kitap ve dergilerde sayısızca yazılara imza atmış, iyi bir edebi kişilik elde etmiştir. On yıla yakın bir süre önce ise yaşamını yitirmiştir.

    Gülce ise yazarın naçizane şiir kitabıdır. İzlek olarak kitabın arka sayfasında yazan “…leylaya, Mevla’ya ve dünyaya dair şiirler…” alıntısı yaparsak sanırım daha hâkim bir düşünce belirir akıllarımızda. Tür olarak kitap içerisinde şiirin her çeşidini bulmak neredeyse mümkün, kıvrak ve yerinde kelimeler ile onları tamamlayan harika dizeler bir mimar edasıyla harf harf, hece hece dizilmiş esere. Tabi benim için en şiiri soracaksanız eğer “Gülce” adlı şiirden asla vazgeçmem. Benim için önemi ve manası asla tartışılmayacak seviye de bir şiirdir.

    Timaş Yayınları’ndan çıkan kitap üç bölüm – Leyla Bahsi, Dünya Bahsi, Mevla Bahsi – ve 82 adet şiirden olmaktadır. Elimdeki kitap 5. Basım olduğu için kapak resmi değişik; sade bir gri rengin üzerine kitap ismi, yazar ismi ve bir tane gül dalı kondurulmuş, her halinden şiir kitabı olduğu belli olacak şekilde dizayn edilmiştir. Kitap içerisinde herhangi bir kusur yoktur, tek sorun ise dört dizeye bir sayfa ayırmaları olmuştur. Tasvip etmediğim hususlardan birisidir. Şair adam kâğıtları hunharca kullanmamalı.

    “Saniyeler gözlerimde birer can
    Her saniyede bir can veriyorum”

    Sözün özü; her gönüle hitap edebileceğini düşündüğüm bir dizeler topluluğudur, kesinlikle okunulası ve tavsiye edilesidir.

    Sevgi ile kalın.
  • 304 syf.
    ·26 günde·Puan vermedi
    "bahçemiz gölgesindeydi bilgeliğin.
    duygularla bitkilerin düğümlendiği yerdi bahçemiz."
    .
    .
    Bir şiir kitabına nasıl yorum yapılır, bilmiyorum. Sohrab'ı "Yoldaşlar Bahçesine" şiiri ile geçen yıl tanımıştım, şiiri okuduğum anda titreyen kalbime hala bir kelâm bulamadım, Sohrab: "seslen bana/senin sesin güzel./senin sesin o acayip bitkinin yeşili/hüznün sonsuz içtenliğinde yeşeren." dedikçe ben daha çok ona seslendim. İstedim ki bana suyun ayak sesini anlatsın, istedim ki çaldığı yaşamı, halinden anladığı taşı, bir yasemin çiçeğinin kokusunu, Kâşân çölünü, keder ovasını, irfan çölünü hep o anlatsın ben dinleyeyim, onun sesi güzel mi bilmem ama sözcükleri güzel, Sohrab'ın sözcükleri o hiç yetiştiremediğim hanımelinin kokusu gibi..

    Aynı zamanda bir ressam Sohrab, sözcüklerle resim yapma yeteneğini bir de fırçalara, boyalara aktarmış. Bir fırça darbesiyle nabzını tuttuğu çiçekleri, titreyen yaprakları çizmiş evet sevgili okuyucu bunlar çizilir ama Sohrab bunun yanısıra "modern dünyanın vahşetini silip görünmez kıldığı iyiliği, merhameti, birlikteliği, yalnızlığı" da çizmiş hem fırçasıyla hem de sözcükleriyle..

    Şiirleri bizlere yanından geçip gittiğimiz güzellikleri fark ettiriyor, bir gelinciğin verdiği yaşama sevincini, gam karışan gurûbun rengini, sığırcık dolu bir çınarı, bir elmayla hoşnut olmayı, papatya koklamayı, şemsiyeleri kapatıp yağmurda yürümeyi ve "ister bir bankanın gişesinde ister bir ağacın altında sâde olmayı"...

    Şiirle dertlenip şiirle derman bulmak istiyorsanız İran'ın Kâşan Çölü'nden gelen şaire kulak verin, sözcükleri şifa, sözcükleri çölde bir vaha...

    Bu da yorumu bitirme alıntısı olsun:

    "İki çamı görmedim ben birbirine düşman.
    Görmedim bir söğüt, gölgesini yere satan.
    Bağışlar dalını bir karaağaç kara kargaya.
    Nerede yaprak varsa, çiçek açar coşkum."