• Görevli, "biraz tuz alırsan sesinin mikrobu kırılır" diyor.
    Sesimin mikrobu...
    Biraz tuz...
    Şiir kokmasın diye...
  • Şiir düzenimi bozdu benim
    Diyecektim, demedim
    Seni öpmem gerekiyor, hasar tespiti için
    Diyecektim, demedim
    Bu kadar mezarın arasında ne büyür
    Diyecektim, demedim
    Kendini saraylı sanan ey benim keyfim
    Diyecektim, demedim
    Siperi yerinden edecek bir şey
    Diyecektim, demedim…
    Ben de buranın yabancısıyım
    Diyecektim, demedim
    Açılır kapılar,elimiz açılırsa
    Diyecektim, demedim
    Güneş girmeyen sektör dergilerinden
    Sakınır gibi sakındım sizden
    Diyecektim, demedim
    Gözü üstümde bir dolu insan
    Diyecektim, demedim
    Senin yanında ömrüm uzuyor
    Diyecektim, demedim
    Diploman olmasa da severdim seni
    Diyecektim, demedim
    Şiirler yazdım zoruma gitsin diye
    Diyecektim, demedim
    Gıda reyonunda çalışanlar
    Niçin bu kadar zayıflar
    Diyecektim, demedim
    İsmini bilmediğim insanlar
    Dostlarımdan daha yakınlar bana
    Diyecektim, demedim
    Bir ölüm kaldı özü sözü bir
    Diyecektim, demedim
    Sen böyle güzelken söz düşmez
    Diyecektim, demedim
    İşsiz kalmış sokaklar bile
    Diyecektim, demedim
    Uykumu aldım da geldim ben sana
    Diyecektim, demedim
    Hani nerde bu denizin dalgası
    Diyecektim, demedim…

    Uçuş Denemeleri, İbrahim Tenekeci
  • Her sözün bir şiir olduğu anı severim
  • Bugün günlerden kaçış günüydü. Epey bir zamandır kapandığım dünyamdan biraz uzaklaşmak istedim. Yakınlaşmak istediğim yer ise, yıllar yıllar öncesinde, üniversite yıllarımda sokaklarını arşınladığım İstiklâl caddesiydi. Evim o sıralar Cihangir’de olduğu için o cadde evimin yolu üzerindeydi. İstiklâl caddesi yine her zamanki kalabalıklığını barındırıyordu. Bir tarafta ulusalcı gençler, bir tarafta meraklı çehreler ve diğer tarafta ben kitapçı dükkanlarını dolaşıyorum. Epey bir zamandır -ki yaklaşık iki yıldır- dolaşamamışım kitapçıları. Uzaktan takip etmek değil, dokunarak, koklayarak, sayfaların arasında kaybolarak, elinde arka kapakları okuyarak, önsözlere, sonsözlere bakarak takip etmek daha farklı bir şey. Kitap kokusunu özlemişim.

    Güncel kitaplardan kaçarım aslında. Ama Ahmet Altan’ın Son Oyun’unu aldım. “Arka kapağında Tanrı, hep aynı emri verdi: “Şehvetten sakının”, “Güzel kadınların uyandırdığı şefkatten korkun!” yazıyordu.

    Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar’ını merak ediyordum epeydir: “Günümüzden yedi yüz küsur yıl öncesine uzanan, gerilim dolu, heyecan yüklü, mistik bir serüven.”i anlattığı yazıyordu, ayracında.

    “Dua, O’nun eşiğinde bir köle olduğumuzu fısıldamaktır.” “Vermek istemeseydi istemeyi vermezdi” ön başlığıyla sunulan, Süheyl Seçkinoğlu’nun Her Gün Bir Dua kitabını da heybeme ekledim.

    Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları kitabı, Mustafa Ulusoy’un aşkı kaybedip kendini bulanların kitabı, Aynalar Koridorunda Aşk’ını, Ayşe Kulin’in Hüzün ve Hayat isimli kırk senelik yaşamını kendi dürbününden bizlere gösterdiği iki kitabını, Beşir Ayvazoğlu’nun “Bir Ses ve Ateş Romanı” Ateş Denizi kitabını da büyük bir iştiyakla aldım.

    Yapı Kredi Yayınları’na da gittim. Epey bir zamandır, aradığım Nurullah Ataç’la karşılaştım orada. Denemelerini aldım. Hep mesafeliydim Nurullah Ataç’a karşı. Ama artık kendimi uslandırdım. Farklı pencerelerden de hayata bakmam gerektiğini öğrendim. Yok öyle sana çizilen bir pencereden her şeye bakacaksın. Başkalarının ön yargıları benim yargım olamaz. Yargılayacaksam bilmeliyim. Kendi değer yargılarımla değerlendirmeliyim. Başkası gibi değil, kendim gibi düşünmeliyim. Öztürkçe kelimeler kullanıyormuş, olsun. Okuruma Mektuplar, Prospero ile Caliban, Söyleşiler, Diyelim, Söz Arasında, Karalama Defteri, Ararken, Günlerin Getirdiği, Sözden Söze kitaplarını aldım. Şimdi uzun bir zaman Nurullah Ataç’ın dünyasına gireceğim.

    Abdülhak Şinası Hisar’ın bir zamanlar elimde Boğaziçi Mektupları kitabı vardı ama şimdi nerdedir bilmiyorum. Ondan da Fahim Bey ve Biz ile Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde kitaplarını aldım. Roland Barthes’in Eleştirel Denemeler’i, Münir Göle’nin Afâkî Haller’i, Marcus Aurelıus’ın Düşünceler’i, Ece Ayhan’ın Sivil Denemeler Kara kitabını, Karl Raımund Popper’ın Hayat Problem Çözmektir’ini, Kazuo Ishıguro’nun Beni Asla Bırakma’sını, Herman Hesse’nin Boncuk Oyunu’nu da es geçmedim. Yapı Kredi Yayınları’nda kasada bulunan kızcağız yardımıma koştu: “İsterseniz size yardım edeyim.” “Zahmet olmasın!” “Ne zahmeti!”

    Aldıklarımı verdim ama ben bu arada şiir bölümünün önüne gelmişim. Turgut Uyar göz kırpıyor. Bak bütün şiirlerim burada. Büyük Saat’i aldım. Özdemir Asaf bıyıklı ve kravatlı haliyle Çiçek Senfonisi’ni icra ediyordu. Dinlememek olmaz. Benden Sonra Mutluluk hâsıl olacak sende dedi. Onu da aldım. Edip Cansever beni de al dedi: “Her insan biraz ölüdür/ Biz de biraz ölüyüz.” Canlandırmaz mısın beni dünyanda, ya da şiirlerimle sana da can katsam. Almazsan “Sonrası Kalır” dedi. İki ciltlik bütün şiirlerini de aldım. “Taş basması ülkedir bu/ al basması insandır bu” diyen Ebubekir Eroğlu’nun toplu şiirlerini içeren Berzah’ını da berzaha bırakmadım. Onu da dünya gözüyle aldım.

    Uzun zaman oldu, kitapçıları dolaşmayalı. Özlemişim. Okumayı da özledim, düşünmeyi de. Ara ara kaçmak lazım tutsak olduğun meşgalelerden…
  • Şiir, düzenimi bozdu benim.
  • Anladığım kadarıyla hayat, kimseyi memnun etmeyen şiir antolojilerine benziyor.
  • 496 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    “Dünün Dünyası”, Stefan Zweig’in doğumundan 1940 yılına kadar olan dönemde hayatını anlattığı otobiyografisi. Zweig bu biyografisini tamamlamasından kısa süre sonra karısı ile birlikte aşırı dozda uyku ilacı içip yaşamına son verir.

    Avrupa’nın yeni bir savaşa girmesi, bu savaşın gerek kişisel olarak kendisini, gerekse savunduğu tüm idealleri boşa çıkarması; başka bir deyişle yenilmesi Zweig için büyük bir depresyonun sebebi olur. Bu mesajı kitabının sonundaki şu cümlelerinde de bulmak mümkün :

    “Bu insanlar bizlerin katılmadığı, ayrıntılarını öğrenemediğimiz, ancak benim ve Avrupa’da yaşayan her insanın hayatını ilgilendiren kararlar alıyordu. Kaderim benim değil, onların elindeydi. İsterlerse biz güçsüzleri yıkıyor, isterlerse koruyorlardı, isterlerse özgür bırakıyor, isterlerse tutsak ediyorlardı, milyonlarca insan adına savaşa ya da barışa karar veriyorlardı. Ölmesine ya da yaşamasına, en özeline ve geleceğine, beyninde oluşmuş düşüncelerine ve hiç oluşmamış planlarına, uyanık kalmasına ya da uykusuna, arzularına, sahip olduklarına ve tüm varlığına karar verilen tüm diğer insanlar gibi ben de, bir sinek gibi savunmasız, bir salyangoz gibi güçsüz bir şekilde odamda oturuyordum.”

    Ticaret ile uğraşan zengin bir Yahudi ailenin iki oğlundan biri Zweig. Habsburg Hanedanı zamanı, diğer tüm üst tabaka gibi son derece rahat şartlarda yaşamış, güzel okullara gitmiş, çok sayıda yabancı dil (İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Latince) öğrenmiş, sanat çevrelerine daha ilk gençlik yıllarından itibaren girmiş ve çok seyahat etmiş biri. Felsefe öğrenimini takiben önce şiir denemeleri yapmış, yabancı şairlerden Almanca’ya çeviriler yapmış, sonra daha çok roman ve biyografiler ile kariyerinde ilerlemiş, altın çağını 1920-1930larda yaşamış, çağdaşı birçok sanat ve bilim insanı ile sıklıkla görüşmüş, Strauss’un operalarına metin yazmış, Freud ile yakın dostluk kurmuş ve onun psikanalize getirdiği devrimci yaklaşımdan biyografilerinde çok yararlanmış bir sanat adamı.

    Karşı çıktığı 1. Dünya Savaşı’nı uzaktan, İsviçre’den izliyor; ancak savaş sonrasında ülkesi Avusturya’ya dönüyor. Bu anlamsız savaştan Avrupa’nın çok şey öğreneceğine, özellikle dibe vurmuş Avusturya ve Almanya’nın barışa daha sıkı sarılacağına inanıyor; ancak düzene alışkın Alman halkının bu büyük yıkım ve izleyen dönemlerde diğer Avrupa milletlerinin anlayışsız tutumlarının da etkisi ile nasyonal sosyalistlerin etki alanına girmesini de üzüntüyle, ama anlayışla karşılıyor. Hitler’in Yahudi düşmanı politikaları ile 1934’te ülkesi Avusturya’yı terk ediyor ve İngiltere’ye sığınıyor. 1940’da ise 2. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle İngiltere de bir “düşman” oluyor ve çareyi Amerika kıtasına göçmekte buluyor. Yoğun umutsuzluğu ve içine girdiği depresyon sonucu savaşın sonucunu beklemeden intiharı seçiyor.

    “Vatanımız olarak görüp yaşamımızı adadığımız Avrupa kendi hayatımızdan daha çok zarar görmüştü. Yeni bir şeyler, yeni bir dönem başlıyordu. Ancak o döneme ulaşmak için birçok cehennemi ve arafı geçmek gerekiyordu.”

    Zweig kendi ve ailesinin yahudiliğini “My mother and father were Jewish only through accident of birth - annem ile babam sadece doğum kazası nedeniyle Yahudiydiler” diye tanımlamış biri. Bir dönem en yakın dostlarından biri ve yayıncısı siyonizmin kurucusu Theodor Herzl olmasına rağmen, Herzl’in milliyetçiliğine katılmayan, hatta onun yazılarını “kalın kafalı ve yavan” bulduğunu açıkça yazan biri.

    Zweig her yönüyle tüm hayatı boyunca hümanizmi, ulusların kardeşliğini ve büyük Avrupa Birliği’ni savunuyor; ancak içinde bulunduğu çağda “taraf” olanların sesi daha çok çıktığından ve kendisi risk almayı sevmeyen bir tabiata sahip olduğundan olsa gerek, bunu yüksek sesle dile getirmiyor; başka bir deyişle hiçbir zaman aktif bir eylemci olmuyor. Görüşlerini yazmayı, ama olaylar karşısında pasif kalmayı ve ön plana çıkmamayı seçiyor. Hatta zorluk dönemlerinde kabuğuna çekiliyor; 1. Dünya Savaşı Salzburg’da, ya da Hitler sonrası İngiltere’de Bath’de yaşadığı dönemler buna bir örnek sayılabilir.

    “Dünün Dünyası” tüm bu dönem yaşadıklarını anlattığı otobiyografisi. Bu otobiyografide bile Zweig’in politikadan çok sanata değer verdiğini, acıklı yaşam hikayesinde siyasetten çok sanatsal gelişiminden ve sanat çevrelerindeki dostlarından bahsetmeyi seçtiğini, sonuna kadar umut beslediğini hissetmek mümkün.

    Kimsenin böyle korku, telaş ve çaresizlik içinde bir hayat yaşamak zorunda kalmaması dileğiyle...