Breuer susuyordu. Nietzsche'nin duygularını çok daha iyi anlıyordu şimdi; yeni şafaklar ve altın ihtimaller bulmak, zengin, cesur bir ruha âşık olmak: herkes, en azından bir kez, yaşamında böyle
bir șeye ihtiyaç duyar diye düşündü Breuer.
Ama bizler toplumsal kısıtlamaları reddeden ve hür düşünen idealist insanlarız. Kendi ahlâki yapımızı oluşturabilme yeteneğine sahip olduğumuza inanıyoruz.
Kimsenin bir başkasına yardım etme amacı taşımadığına inanır; aslında insanlar yalnızca kendi güçlerinin hüküm
sürmesini ve artmasını arzu ederler. Gücünü bir başkasına teslim
ettiği ender anların sonunda hep yıkılmış ve öfkelenmiştir.
"Görüyorum ki her şeyi kendi
başınıza yapmayı tercih ediyorsunuz. Ama erkekleri size yardım
etme zevkinden mahrum bırakmış olmuyor musunuz?"
"Her ikimizin de bildiği gibi erkeklerin verdiği her hizmet kadınların sağlığına iyi gelmiyor!"
"Size eș olacak erkeğin uzun bir eğitimden geçmesi gerekecek.
Tüm bir yaşam boyunca edinilen alışkanlıklar kolay kolay bırakılamaz."
"Evlenmek mi? Hayır, hiç de bana göre değil! Size söylemiştim. Belki part-time bir evlilik bana uygun olabilir, ama bundan daha bağlayıcı olmamalı."
Breuer'in burun delikleri kabardı. "Ne zaman geleceğini bana o söylüyor. Emirlerini bildiriyor. Sanki bana bir lütufta bulunarak..."
Fakat çabucak kendini toparladı. "Kendini bu kadar ciddiye alma Josef. Ne fark eder ki? Fräulein Salomé bunu hiç bilmiyor
olsa bile, bu çarşamba öğleden sonra onu görmek için mükemmel bir zaman. Bu fani dünyada bunun ne önemi var?"
"Bana o söylüyor..." Breuer çıkardiğı ses tonunu düşündü: Meslektaşları Billroth ve yaşlı Schnitzler ya da Brahms ve Wittgenstein gibi tanımıș hastalarının çoğunda nefret ettiği abartılı bir kendine önem verme durumunun ta kendisiydi bu. Çoğu hastası olan yakından tanıdığı kişilerde değer verdiği en büyük özellik gösteriş yapmamalarıydı. Anton Bruckner'de onu en çok çeken özellik buydu. Belki Anton asla Brahms gibi bir besteci olamayacaktı, ama en azından bastığı toprağa tapan biri de olmayacaktı.