Bizi hep üzmüş olan bir insanın davranışlarının samimi olmamasını arzu etsek de, bu davranışların geleceğe tuttuğu ışık karşısında arzumuzun eli kolu bağlanır ve söz konusu insanın gelecekteki davranışlarının ne olacağını arzumuza değil, bu ışığa sormamız gerekir.
Hayatta o kadar çok şeyle ilgileniriz ki, belirli bir durumda, henüz mevcut olmayan bir mutluluğun temeli atılırken, aynı sırada, çektiğimiz bir acının doruk noktasına çıkması oldukça sık rastlanan bir durumdur.
İnsanların öteden beri başkalarını yaptıklarına göre yargılamaları boşuna değilmiş diye düşünüyordu şimdi. Bir tek, yaptıklarımızın bir anlamı vardı; ne dediğimiz, ne düşündüğümüz hiç mi hiç önemli değildi.
“İşte o” diyordu kendi kendine. “O” nun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu; çünkü aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik, her zaman sözü edilen muğlak benzerlikler değil, her ikisinin de bizi gerçekliğini kavrayamamaktan, elimizden kaçırmaktan korktuğumuz kişiliğin sırrını daha derinlemesine sorgulamaya itmeleridir.
Swann, zevklerimizin yöneldiği nesnelerin kendi içlerinde mutlak bir değerleri bulunmadığını, her şeyin döneme, sosyal sınıfa bağlı ve modadan ibaret olduğunu ve en bayağı şeylerin aslında en seçkin kabul edilen şeylerle yer değiştirebileceğini düşünüyordu.