Yalnızlık nihayet geldi, tam da öngördüğüm
gibi; ağır, derin ve tuhaf bir şekilde değerli. Bunu kimseye açmadım. Gidişin korkunçluğunu görmek akıl hastalığı değildir, bunu anladım artık. Ait olamama hissi damağımda tuhaf bir tat bıraktı. Hem tatlıya yakın, hem acıya. Dilimin kökünde bir yerde öylece duruyor, çevresinde kırmızımsı bir sis.
İtiraf etmeliyim: Aslında ben de korkuyorum.
Ama şu an oturduğum yerden bakınca, bu korkunun, bu bunaltının güzel bir yanı olduğunu hissediyorum. Gerçekten tehlikeli olan, mantığın dışına taşan korkulardır. Önce kendinden kaçmaya başlarsın, sonra şeytan postallarını giyer ve senin varlığından bile habersiz olduğun diyarlara kadar peşine düşer.
Her şey çok yakıcı.
Yıpratıcı.
Şunu demek istiyorum: Bütün evren, bu bitmeyen ölüm ve... şu hayat dedikleri şey.
Artık bütün dualardan, bütün yakarışlardan uzaklaşmam lazım. Onlar beni boğuyor, sanki başkalarının dalgınlıkla ya da saflıkla ördüğü görünmez bir ağa yakalanmışım gibi.
Ben onlardan biri değilim. Ben içimde kalmayı ve orada sönmeyi seçen biriyim.
İyi olan her şeyin en güzel yanı, en azından bir süre rüya ya da yalan gibi gelmesiymiş meğer. Ve o süre pek de uzun değilmiş.
Bütün canlıların, bütün cansızların, hareket edenlerin ve duranların gölgelerini düşünüyorum. Karanlığı yutan ışığı, kendi kucağında dinlenen karanlığı. Ölüm, yaşayan her şeyi rüyasında görüyor. Bu düşünceler sık sık zihnimi ele geçiriyor: Kendi kendime var ettiğim, sevdiğim, onlarla avunduğum şeyler. Varoluşumun bu karmakarışık halinde bir düzen kurmaya çalışıyorum. Kendi kendime dinler yaratıp sonra onları terk ediyorum. Garip bir hayat benimki. Ama bu kadar umutsuzluğa, bu kadar inançsızlığa düşeceğimi hiç düşünmezdim.
Artık çok geç.
Kendimi bütün insanlara karşı korumak, onların çılgınlıklarına karşı koyabilmek