Okumak kimilerine yazmayı öğretir, banaysa yazmamayı öğretti. Edebiyat ve ibadet dahil, bir tür vecd hali yaratan bütün faaliyetlerin nihai amacı o faaliyeti yapmamayı öğretmek olmalı. Üstelik, edebiyatçıların, özellikle de şairlerin, güzellikle ilişkilerinin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Ya ona itaat etmek ya da hükmetmek istiyorlar. Güzellikle birlikte uslu uslu yaşayamıyorlar vesaire vesaire.
Bir arkadaşım anlatmıştı: Üç buçuk yaşındaki oğlunun genzinde bir sorun olduğu ortaya çıkmış. Geniz eti galiba. Çocukcağız bu yüzden burnundan nefes almıyor, daha kolay geldiği için ağzından alıyormuş. Doktor sorunun çok önemli olmadığını, ancak çocuğun ağız ve burun yapısında kalıcı bir bozulma olmaması için burnundan nefes almaya alışması gerektiğini söylemiş. Arkadaşım çocuğuna konuyu bir soruyla açmayı uygun bulmuş: "Oğlum neden ağzından nefes alıyorsun?" Çocuk da kendinden emin, babasını küçümser bir tavırla, "Baba," demiş, "başka türlü nefes alınmaz ki!" Görüyorsun değil mi Çetin, üç buçuk yaşındaki çocuk bile kendi deneyiminden bir yasa çıkarıyor! Başka türlü nefes alınmaz. Başka türlü yaşanmaz. Başka türlü aşk olmaz. Yaptıklarımızı olumlayan yasalar buluyoruz; sanırım aklımız böyle işliyor: Buyurgan iç huzurumuzun boynu bükük kölesi olarak. (Çetin, burayı anlamadıysan lütfen üşenme, bir kere daha oku oku!)
Seninle konuşmanın özel grameri: Hemen hemen her cümle "hatırlıyor musun" sorusuyla biter, ortak geçmişimizin g'si büyük yazılır, eylemlerimizin kipi daima güzel geçmiş zamandır ve Çetin ile Ender'i birbirine bağlayan bağlaçlar saymakla bitmez.
Sevgi benim ismimi öyle güzel söyler, cismimi, sesimi, kokumu öyle çok severdi ki, başka insanların karşısına, isimsiz cisimsiz çıkmak beni hiç rahatsız etmezdi.