• "Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur."
    Hayvanların arasında bir tek biz "gelecekte bitmiş zaman" kipinin acısını çekeriz.
    Kitabı incelerken bu iki alıntı ile başlamak istedim. Ütopya kitaplarını oldum olası sevmişimdir ancak bu kitap bu çıtayı öyle bir seviyeye çıkardı ki hayretler içerisindeyim... Kelime anlamı bakımından güzel ama var olmayan yer olarak kitabın ön sözünde tanımlanırken; Böylesine bir kurguyu 1932 de düşünmesi şaşılacak bir şey.

    Kitabın elimde o kadar uzun kalmasının en büyük sebeplerinden bir tanesi belki de bitmesini istemeyeşimdendir ama 17. bölüme geldiğimde kitap su gibi aktı gitti ben bile bitmesine izin vermek zorunda kaldım. Kitabın asıl düşüncelerini, bu toplumun neden böyle olması gerektiğini kaleme aldığı sayfalardır. Pek çok alıntım da o taraftan çıktı zaten...

    Konu olarak kitabı ele almak istersek: Yeni Cesur Dünyamızda herkes herkes içindir. Tanrı inancı Ford inancına dönüştürülmüş, dertlerden arındırılmış, yaşlılıktan kurtulmuş, hastalıkların olmadığı kısaca 'mükemmelleştirilmiş' bir toplumumuz vardır.
    Anne olmak yüz kızartıcı bir durum olarak görülmeye başlanmıştır. Akraba bağları yoktur. İnsan şişelerden şartlandırılmış yazgıları belli olarak doğarlar. Bunlar ise buz dağı mantığı ile ayrılırlar: dokuzda sekizi su seviyesinin altında, dokuzda biri üstünde. Optimum toplum tanımı sf 223de böyle tanımlanmaktadır. Aynı zamanda bir toplumun tamamen Alfalardan oluşması durumunun yıkıma iteceği düşünülmektedir. Ada deneyi de bunu kanıtlar niteliktedir: Kimse alt işleri yapmak istemez bunun için türlü oyunlar oynar; Yüksek konumda olanlar konumlarını koruyabilmek için entrikalar çevirirler.

    Bunun içindir ki şişedeki insanlar alfa, gama, beta... şeklinde sınıflandırılmış ve şartlandırılmışlardır. Şartlandırma gereği herkes mutludur, kimse şikayetçi değildir.

    Kitaptaki görsel anlatım o kadar iyi ki kokuyu hissedebilir hatta sesleri duyabilirsiniz. Kitap satırları geçtikçe arka fonda oynayan bir filmmişcesine devam ediyor.

    BURADAN SONRASINDA SPOİLER SAYILABİLECEK İNCELEMELER MEVCUTTUR.


    Ana karakterlerimizden Bernard şişesine yanlış madde eklendiği söylentilerine sahip olan bir Alfa-artıdır. Görünüş olarak diğer alfalardan kısa olması nedeniyle ve bu boyuyla gamalara benzemesinden toplum tarafınca yalnız hissetmeye başlamış, kendini toplumdan göremeyen bir karekterdir. Diğerleri gibi soma almaktansa düşünceleri ile kalmayı tercih eden, eleştirileri nedeni ile tuhaf kabul edilen bir karakterdir.

    Diğer taraftan toplumdan ayrı yaşamalarına izin verilen bir kızılderili toplumumuz vardır. Burada hala dine inanılmakta, insanlar normal şekilde doğmakta, yaşlanmakta ve ölmektedir. Vahşi alanda doğanların yazgısı burada ölmektir. Diğer topluma geçiş yasaktır.
    Ancak vahşileri ziyaret etmek yüksek görevdeki kişilerin vereceği onaylar ile mümkündür. İşte diğer ana karakterimiz John orada unutulmuş bir kızın doğurduğu doğmaması gereken bir karakterdir.

    Asıl olaylar Bernard'ın John'u bulması ve onu topluma getirmesi ile başlar. Annesi tarafından anlatılan dünyayı görmek John için mükemmel bir şeymiş gibi hissettirir çünkü kitapta kızılderililerde ayrımcılıkların devam ettiği belirtilmektedir. (İlk tanışmalarında deri rengimden ötürü uygun değilmişim demesi ve çocukluktan büyüklüğe geçiş töreninde onu sıradan atıp sana göre değil denmesi)
    Her iki durumda da Bernard ve John toplumca yalnızlığa itilmiş farklılıkların ötürü mutsuz olan insanlardır.

    Kısa süre içerisinde John şartlandırılmamış olmasının etkisi ve dine evliliğe göre büyüdüğü için toplumu çılgınca bulmaya başlar. Lenina herkes herkes içindir mantığıyla yaşadığı için John nun hareketlerine kafasını öyle bir takar ki düşünceler içindeyken bir şişeye hastalık aşısı yapıp yapmadığını unutur. İkinci aşıyı yapma riskini alamaz ve sonraki şişeye geçer. O şişenin sahibi 22 yıl sonra yüzyıllardır rastlanmayan bir hastalığa yakalanıp nedeni bilinmeden ölecektir. Bu örnek bile insanların aşka, elde edemeyeceği bireylere karşı huzursuzluğunun toplumsal ve diğer bireylere olan zararını göstermek için yeterli sunulmuştur.

    John ise Lenina'yı sevmesine rağmen bir bedel ödemeden ona sahip olmanın düşüncesi bile çıldırmasına yeter. Ölen annesi için toplumca sıradan görülmesi, soma kullanarak uzaklaşmaları... Hepsi John için aşırı şeylerdir.

    Vahşinin yapacakları, olacakları sizin okumanıza bırakıyorum.

    . . .

    "Ben keyif aramıyorum. Tanrıyı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."
    "Aslında" dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."
  • Üzerinde sevgi , şükran veya melek yazılı şişelerde bulunan "su" dantel gibi güzel kristaller oluştururken şeytan yazılı şişedeki su kapkaranlık bir delik görüntüsü vermiştir.
    Televizyon, bilgisayar ,cep telefonu ve mikrodalga fırından yayılan radyo dalgalarının "su" ya etkisi fotoğraflandığında "şeytan" sözcüğü karşısında elde edilen görüntüyle şaşırtıcı bir benzerlik olduğu fark edilmiştir.
  • Yazar: https://1000kitap.com/Guneeyy
    Hikaye Adı : Aşktır Aşk... Yani Üç Nokta...
    Link: #30225713

    Ah minel aşk…
    Ya da bir ihtimal daha var…
    O da ölmek mi dersin…
    Yook öyle değil… ölmek kolay…
    Ben senin için yaşamayı göze almışım cancağızım…
    De ki fare deliğinin önünde günlerce gözünü kırpmadan bekleyen kedi…
    Ya da daha yükseğe zıplamaktan başka kurtuluş çaresi olmayan şişedeki pire…
    Süleyman Aleyhisselam’ın insafına kaldığı için bir buğday tanesinin tamamını yediği halde o yıl yarısını yiyen kavanozdaki gariban karınca…
    Yok yook…
    Hiçbiri değil…
    Olsa olsa tekkeyi bekleyen çorbacı derviş olmalı…
    O çorba içilecek aga…
    Madem o kadar beklendi…
    Çorba…
    Nedir ki çorba, yersin biter…
    Dilin damağın bir anlık keyfi, midenin birkaç saati idare ettim rahatlığı…
    Mevzu çorba değil aga…
    Mevzu derin…
    ‘’Beklediğime değdi’’ nin o muazzam halet-i ruhiyesi…
    Umudun nirvanası yani bir nevi…
    İşte bu yüzden…
    Tam da bu yüzden… o çorba içilir…
    İçmek için beklenir…
    Beklendikçe keyfi katlanır…
    Katlandıkça kalbin büyür…
    Büyüdükçe yeşerir…
    Yeşerdikçe çiçek açar..
    Açaar… açaar… açaar..
    Biteviye..
    Solar… yeniden açar…

    Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere bu bir aşk masalı a dostlar… Aşk bu, gerekirse kırk yıl ormandan eğri odun getirmemektir Tapduk dergahına bir ‘’ Bizim!! Yunus ‘’ lafına… Başka şeyhler bulurum diye Şam’a kadar gittikten sonra boynunu sıkan manevi zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görmektir rüyada… Şems istedi diye Agop’un meyhanesine şarap almaya gitmektir bakmadan elalama…

    ‘’ İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer…’’

    Aşk olur da rüya olmaz mı…
    Olur elbet…
    Ya Yusuf ?…
    En güzelinden…
    Züleyha??...
    İlla…

    O halde başlasın masalların en güzeli…
    Ya da aşkların mı deseydik…

    Bir varmış… Bir yokmuş…
    Günlerden bir gün, şehirlerden iki şehirde herkes için her şey olağan seyrinde devam ederken iki kişi varmış birbirinden habersiz , birbirinden huzursuz… Ben diyeyim biri holdingte siz diyin biri de kıytırık bir şirkette çalışıyorlarmış… Anlayacağınız kuyulardan birer kuyu beğenmişler de haberleri yokmuş… Beğenmek de değil ya işte siz anlayın canım hiç okumadınız mı Yusuf kıssasını, insanın üzerine üzerine gelen ağır yüklerinden, insanların, vefasızlığından, sahte sevgilerinden, aşkın parayla menfaatle güzellikle ölçüldüğü tensel heveslerinden ruhlarının kurtulma çabasıyla balıklama atladıkları kuyular işte…
    Züleyha’nın kuyusu biraz derme çatmaymış… az miktada suyu olan bu kuyuyu yapanlar çok da özenmemişler taşları dizerken… ‘’ Bu daha başlangıç, bu kuyuda geçiciyiz, biz daha güzel kuyular yapacağız, büyüyeceğiz, havuz olacağız’’ derlermiş hep yanındakiler… Züleyha onlarla çok da ilgilenmez, onlarla çok da konuşmaz sadece bir gün bir kervanın gelip bu kuyudan çıkacağını ‘’ bir kuyu varsa ve ben bu kuyudaysam beni bu kuyuya bir sebepten dolayı atan, bir sebepten dolayı bir müddet burda tutan ve zamanı gelincede burdan çıkaran olacaktır’’ diye düşünürmüş…

    Yusuf’un kuyusu biraz daha gösterişli ve daha konforluymuş ama Züleyha’nın kuyusuna nazaran daha daha derinmiş… Çook çok da uzaklardaymış… Ben diyeyim kuş uçmaz kervan geçmez çöller, siz diyin çöl ortasındaki minik bir vaha… Kuyu derin olmasına derinmiş ama suyu da çokmuş… Duvarlarında da mor menekşeler açarmış hep… Yusuf çok da şikayet etmezmiş çünkü kuyudakiler onu çok severlermiş… Tek sıkıntısı gönül tellerine dokunabilen, sohbetli muhabbetli bir yaren, yarenlikten terfi ederse de bir yâri olmasıymış… Günlerden bir gün bu umutla bir mektup yazmış ve her zaman onun yanında olan beyaz güvercinin ayaklarına sıkıştırmış… Kuyudan uçurmadan önce de kulağına ‘’ haber getirirsin inşallah’’ diye fısıldamış… Beyaz güvercin uçmuş uçmuş uçmuş, yorulunca hem biraz soluklanayım hem de biraz su içeyim diye bir kuyunun ağzına konmuş… sonra yavaşça süzülerek kuyuya inmiş… Arife tarif gerekmez a dostlar o kuyu Züleyha'nın kuyusuymuş işte… Beyaz güvercin bir damlacık suyunu içtikten sonra bakmış ki köşede sessiz sedasız oturan bembeyaz bir kızcağız… Usulca yaklaşmış ve ayaklarındaki mektubu onun avuçlarına bırakıvermiş… Züleyha daha bu nedir diye anlamaya çalışadursun beyaz güvercin de bir köşede dinleniyormuş canım… eğer mektubu yırtıp atarsa hemencecik kuyudan uçup Yusuf’un yanına gidecekmiş… ayakları boş dönünce zaten Yusuf anlar ve yeni bir mektup yazar o da onu başka bir yere götürürmüş… Velhasılı kelam Züleyha mektubu açmış, okumuş… Okumuş amma bir anlam verememiş… Hem çok şaşkınmış, hem de bu neyin nesi diye tam da anlayamamış… Mektubu yırtıp atmayınca güvercin de gitmemiş tabii… Güvercinin gitmediğini gören Züleyha ben de bir mektup yazsam mı acep diye düşünüp iki satır da olsa birkaç şey yazmış ve güvercinin yanına bırakmış… Güvercin mektubu kaptığı gibi hemen havalanmış… Büyük bir sevinçle uça uça soluksuz Yusuf’un kuyuya varmış… Yusuf güvercinin geldiğini hem de ayağında mektupla geldiğini görünce çok sevinmiş… Çünkü uzun zamandır güvercinle gönderdiği mektuplara karşılık mektup gelmiyormuş… Hemen açıp okumuş… Ve cevap yazmış Züleyha’nın sorduğu şeylere… Ve o da sormuş Züleyha’ya başka sorular… günler günleri kovalamış, önceleri tek tük iken bizim güvercinin mesaisi artmış…Muhabbet koyulaştıkça da Yusuf Züleyha’yı, Züleyha da Yusuf'u iyice merak eder olmuş… Birbirlerine can yoldaşları olmuşlar… Kalpleri pır pır atarken gözleri kuyunun tavanında güvercin bekler olmuşlar… Kelimelerin büyüsü mü desek, ruhlara mesafe olmaz o yüzden çok yakın hissettiler mi desek, kuyudaki çaresizliklerine karşı biribirlerine umut oldular mı desek, kader mi desek, aşk mı desek varın siz düşünün…

    Günlerden bir gün Yusuf, kuyusunda bir yandan işlerini yaparken, bir yandan da göndereceği mektubu yazıyormuş… Bir de bakmış ki ne görsün… Mavi gözlü, sarı tüylü, ahu gibi bir kuş ayağında bir mektupla kuyudan içeri süzülmüş Yusuf’un eline konmuş… Yusuf o kadar heyecanlanmış ki kuyunun içinde bir o yana bir bu yana koşmaya, sevinçten zıp zıp zıplamaya başlamış… Beyaz güvercin daha ne olup bittiğini bile anlayamadan bir de bakmış ki Yusuf’un masasında gözleri ahu, sarı tüylü bir kuş… Yusuf’un niye bu kadar sevindiğini ancak o zaman anlamış… Mahzun Mahzun Züleyha’nın yanına gitmiş… ‘’Bir o kuşa bak bir de bana bak’’ demiş kendi kendine… Mahzun, gözleri süzgün, kanatları yorgun ve ayağında mektup olmadan geri dönen güvercini gören Züleyha önce çok şaşırmış… Hemen bir mektup daha yazmış ve Yusuf’a göndermiş… Fakat artık çok da uzun yazmamaya başlayan Yusuf, mektubu da önceleri üç beş gün, sonraları da dokuz on gün sonra göndermeye başlamış… Züleyha Yusuf’un artık onu çok da önemsemediğini anlamasına anlamış da elinden bir şey gelmiyormuş… Yusuf artık beyaz güvercinden gelen mektuplara değil de ahu gözlü kuşun mektuplarına cevap yazıyormuş… Çünkü o ahu gözlü kuştan daha önce de mektup geliyormuş ona… Leyla’nın mektubu ve Leyla’nın kuşuymuş o da… Leyla da aynı kuşu gibi endamlı, ahu gözlü, sarı tüylü, asil mi asil bir kızmış… Tek kusuru varmış onu da çok konuşmayarak sezdirmez, ona bakanların gördüğü güzellikten sarhoş olduklarından sıra zaten konuşmasına gelmezmiş… ama ne demişler a dostlar ‘’ Dil mi güzel, dilber mi?’’ ‘’ Dilber’’ diyen ayran budalaları kırk günde dilberden bıkarken ‘’ Dil güzel’’ diyenler de bin bir gece geçmiş de halen doyamamışlar o lal ü güherden ab-ı hayat gibi kalpten dile dökülen sözleri dinlemeye…

    Leyla son mektubunda bir bilet göndermiş Yusuf’a… ‘’ Gel ‘’ demiş… Zaten ayakları yere basmayan Yusuf uçarak Leyla’nın yanına gitmiş… Bu bilet aynı zamanda kuyudan çıkışının da biletiymiş… Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar…

    Peki Züleyha ne mi olmuş??

    Züleyha kim ki??

    ‘’Kalsın o kalsın kuyuda az daha…’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Aylaar aylar sonra Züleyha Yusuf’tan son bir mektup daha almış… ‘’ Ben evlendim, bir daha yazma’’ diyormuş… Züleyha beyaz güvercinini bir daha göndermemiş tabii… Zaten mahzun güvercinin kalbi de buna çok dayanamamış… Sessiz sedasız birkaç damla gözyaşıyla güvercinini yanı başına gömen Züleyha kuyunun içinde tam da kendi etrafına bir kuyu daha örmüş… Artık ne etrafındaki haşerat tipler yanına yaklaşabiliyormuş ne de başka bir şey… Anlam veremediği tek şey ara ara rüyasında Yusuf’u görmesiymiş… rüya bu üç vakte kadar da yedi vakte kadar da kırk vakte kadar da çıkarmış… ama kuyu içindeki kuyuya kim ulaşabilirmiş ki artık…

    Yusuf’a ne olmuş peki a dostlar merak edeniniz var mı ?? Gökten üç hurma düşmüş de muradına ermiş mi yoksa o hurmalar kafasını mı yarmış bilinmez ama gün geçtikçe hani Leyla’nın o ufak kusuru var ya hani uzaktan konuşmayarak kamufle olan işte yakına gelince Yusuf’un canına tak etmiş… Sevinçler paylaştıkça artar, hüzünler paylaştıkça azalır ya işte bir müddet sonra Leyla hayatım düzene girdi diye kendini otomatik pilota alıp yaşayıp giderken hiçbir şey paylaşmadığını anlayan Yusuf, Leyla’nın da bundan hiç rahatsız olmadığını gördükçe iyiden iyiye yalnızlaşmış… Anlayacağınız kuyudan çıktım zannederken başka bir kuyuya girmiş de haberi yokmuş… Ama artık bir Züleyhası da yokmuş tabii…

    Yine günlerden bir gün Züleyha Yusuf’u görmüş rüyasında… Ve rahmetli güvercini Yusuf’tan bir mektup getiriyormuş ona yeniden… Hayırdır inşallah diye uyandıktan sonra bir de bakmış ki kendi etrafına ördüğü kuyunun dışarıyla tek irtibatı olan penceresi kapanmamış mı!!! Nefes almak için çaresiz yıkmış o duvarların bir kısmını… Yıkmış yıkmasına da bir de ne görsün rahmetli güvercininin tıpkısının aynısı bir güvercin tam da başucunda durmuyor muymuş… Hem de ayağında bir mektupla… Mektubu açmış bakmış ki Yusuf ‘’ Merhaba Züleyha.. ben Yusuf.. Aynı Yusuf…’’ diyormuş… Sanki ‘’ senin eski Yusufun’’ der gibi… Peki geçen zaman içinde ikisi de aynı kalmış olabilir mi a dostlar… Kalamamışlar tabii… Çilelerle, yalnızlıkla yoğrulduktan sonra Yusuf daha yumuşak başlı, anlayışlı, olgun olurken, Züleyha tam aksine huysuuz, aksii, naleet birine dönüşmüş meğerse… Kuyu içinde kuyular ördüğü kalbi günden güne iyice üşümüş de ondan… Çok üşüdüğünden artık donmak üzere olduğu kalbi ölmesin diye kor ateş olan Yusuf tekrar mı çıkmış karşısına bilinmez güvercin yine mesaisine tam gaz devam etmeye başlamış… Züleyha, yüreğindeki kor ateşi sönmeye yüz tutup kül olmaya ramak kalan Yusuf’un ateşine azar azar çalı çırpı atmış, çalı çırpı atıldıkça aşk ateşi yanmaya devam eden Yusuf’un sıcaklığında Züleyha ısınmış donmaktan kurtulmuş lakin aslında büyük bir mesele olan Leyla’nın varlığı gün gün Züleyha ve Yusuf’un huzursuzluğunu içten içe artırmış… Çünkü Züleyha ısındıkça ısınmış, Yusuf ise korken aleve dönüşmeye başlamamış mı!!!

    Sonra…

    ‘’ Bu kadar da fazla oldu’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Gün gün Züleyha içinden ‘’ Sen ne yapıyorsun Leyla varken’’ diyip kendini kınamış sorguya çekmiş, kalpten kalbe giden yolda Yusuf da bu hesaplaşmayı duymuşçasına mesafe koymuş Züleyhaya… Aksii, naleet olmayı çok iyi öğrenen Züleyha ise Yusuf’u kendinden soğutmaktan başka çaresi olmadığını düşünüp tek tük gönderdiği mektuplarda Yusuf’un damarına basmış da basmış… Önceleri biraz kırılan, bi kaç gün küsen sonraları da tek tük ters cevaplar vermeye başlayan Yusuf’un da sabrının sınırları varmış tabii… Bu arada Yusuf’un yüreğinde alevlenen aşk ateşinden tek ısınan Züleyha değilmiş… Bir de şirin mi şirin, mahcup mu mahcup bir küçümen Şirincik yok muymuş!!! Üstelik Züleyha hala kuyuda, Şirin ise Yusuf’un dibindeymiş… Artık Şirin çok şirinmiş ondan mı, Leyla çok ilgisiz leyla gibiymiş ondan mı yoksa Yusuf Züleyhaya çok kızmış ‘’ bundan bi nane olmaz’’ demiş ondan mı bilinmez birden Şirinle şirin şirin konuşurlarken bulmuş kendini…

    Masalı bir umut buraya kadar okuyup ‘’ haydaaa bi de Şirin çıktı başımıza’’ diyenler sözüm size…
    Aşk bu…
    Her an her şey mümkünattan..
    Sonsuz mümkünattan bir ihtimal..
    O da ölmek mi dersiniz???
    Yook yok cancağızlarım…
    Başta söyledik ama…
    Biz yaşamayı göze alanlardanız…

    Onlar şirin şirin konuşadursunlar…
    Gökten üç elma düşmüş…
    Bilmem ki kimlerin kafasına…
    Onlar ermişler muradına biz çıkalım kerevetine diyip masalı sonlandırmak isterdim lakin bilmem ki

    Takdir-i İlahi

    ne der???

    Ne derse illaki güzel der…

    Herkes kendi masalına diyip Leyla'ya bir Mecnun , Şirin’e de bir Kerem ihsan eder de Yusuf’a yine Züleyha mı düşer, yoksa Yusuf’a Mısır azizliği daha mı tatlı gelir,

    Allah u alem…

    Vesselam…
  • Gerçeğin kaybolup imajların hakim olduğu bir ortamda, acaba diyorum şiirin, sanat ve kültürün yeri, hâlâ bizim eskiden bildiğimiz yer midir?
  • her gün aynı şeyleri söylüyorum çünkü yeni şeyler olmuyor. kimse üzmek istemiyor ama herkes üzüyor. sizde de eminim ki böyledir durumlar.
    kapanmayan hiçbir mesele kalmadı hayatımda ama açılacaklara da çok uzağım. hevesini alıp gidiyorsun bak gitme.
    bir heves nasıl alınır hiç bilmiyorum. söylesenize bir insanın iliğini kurutmak zevkli mi?
    bir acıyı bağıra bağıra yaşamak zayıflık mıdır? çatır çatır susmak da güç mü? sanmam. zaten bi şeyleri sanmayı bırakalı çok zaman oldu.
    artık onu isteyemem. istemem. artık onu istemem çünkü o yol çok geride kaldı. ama acısı benimle.
    bir iliği kurutmak çok zevkli bence hak veriyorum size ama kuruyanlara sorsanıza bi. kuruduk ve bu kurumuş kaktüs olmak gibi. düşünsene içi su dolu kaktüs. içim su doluydu.
    bu yazıda bi bütünlük yok ya da haddinden fazla bütün. zaten her şey haddinden fazla ağır ve haddinden fazla acı. bir şeylerin haddine kim karar veriyor acaba. ben değil.
    orda havalar nasıl? burdaki havalar beni mutlu etmiyor umarım ordakiler de seni etmiyordur. seni de sulamasınlar ve acıdan bağırarak uyan. acıdan bağırarak uyanmak kurumakla eş değer.
  • seni kimse anlamıyor Duygu
    yıkandığın su, yürüdüğün yol, omuzunda gezinen melek
    şemsiyende sayı saymayı öğrenen yağmur
    sarmaşık gibi yüzüne sarılan ayna

    seni kimse anlamıyor Duygu
    binicisiz atlar, yeleli gece, elini altına soktuğun yastık
    hep başkalarının sevdiği şarkıları çalan radyolar
    kırmızı şarap gibi alnında gezinen ateş

    seni kimse anlamıyor Duygu
    denizdeki şişe, şişedeki mektup, mektuptaki söz
    tuttuğun günlüğe düşen gölge
    kuruttuğun çiçeklerden uçup giden kokuseni kimse anlamıyor Duygu
    kırılan bardak, taşan süt, eteğine sıçrayan çamur
    yorgunlukta başını dayadığın omuz
    rüzgarın getirip pencerenin önüne bıraktığı kuştüyü

    seni kimse anlamıyor Duygu
    yıldırım aşkları, boşanma davaları, evine dönen yolcu
    aşkını Portofino mu Mortofino mu, neyse işte öyle
    bir yerlerde bulduğunu şarkısında anlatan adam
    ve mırıldanan
    yalnızca mırıldanan kalabalıklar kentin iç organlarında

    seni kimse anlamıyor Duygu
    yaşını başını aldığı halde neden teyze olmadığını kimsenin
    bilmediği Güzin Abla
    bilginin kurutulacak bir çamaşır olduğunu sanan okul
    bir terliksi hayvan olduğunu
    ve tek hücreli canlılar gibi bölünerek çoğaldığını düşünen devlet

    seni kimse anlamıyor Duygu
    ayın arkada kalan karanlık yüzü
    aşkın sana bakan yaralı yüzü
    ve kayarlarken dilek tuttuğun yıldızlar

    “Birisi çıkıp
    yalnızca
    beni ben
    olduğum için
    sevsin
    Tanrım!
    Ama
    geç olmadan,
    olur mu? ”
  • Senelerce İstanbul'da yaşayan New York Times yazarı Stephen Kinzer, "Hilal ve Yıldız" isimli kitabında, "rakı gibi ülke" olduğumuzu anlatır.. "İlk gördüğünde şişedeki gibi berraktır, su ilave ettiğinde sisli-puslu hale gelir, dışarıdan bakınca içini göremezsin, anlayabilmek için hissetmen, içine girmen lazım" der.