Harun Tokak’ın "Ben Kudüs" adlı eseri, Kudüs’ü bir şehir olmaktan ziyade, yaşayan bir bellek olarak betimleyen etkileyici bir yazındır. Bu eserde Kudüs, sokakları, duyguları, sabrı ve dualarıyla ifade bulur. Tokak, okurları doğrudan şehrin özüne davet eder.
Eserin en dikkat çekici unsurlarından biri, Osmanlı'nın çekilmesinin ardından Kudüs halkında oluşan “kimsesizlik” duygusudur. Kitapta Kudüslülerin Türk ziyaretçilere sorduğu şu cümle, derin bir içsel sorgulama oluşturur: “Yüzyıl önce bizi kime bırakarak gittiniz? ” Bu soru, bir serzenişten öte, Osmanlı’nın Kudüs’te yalnızca siyasi bir otorite değil, aynı zamanda bir adalet ve güven sistemi sunduğunun bir belgesidir. Tokak, Kudüs halkının Osmanlı’yı bekleyişini yaşanan adalet deneyimine duyulan özlem şeklinde tasvir eder.
Eserde Osmanlı dönemi boyunca Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların Kudüs’te barış ve hoşgörü içinde bir arada yaşamalarını ön plana çıkartmaktadır. Vakıflar, mahalle yapısı ve hukuki düzen üzerinden bu karşılıklı yaşam kültürünün nasıl korunduğu anlatılmaktadır. Kudüs’ün o dönemde adalet ve hoşgörüyle ayakta kalmış olduğu fikri güçlü bir şekilde işlenir.
Tokak’ın vurguladığı bir diğer çarpıcı detay, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kudüs’te kalan Türk askerleridir. Bu askerlerin bir kısmı, resmi olarak çekildikten sonra bile Kudüs’ü terk etmemiş ve hayatlarının sonuna kadar o şehirde kalmıştır. Bu görüntü, Osmanlı’nın Kudüs’ten manevi açıdan asla uzaklaşmadığını gösteren anlamlı bir direniş olarak temsil edilir.
Eserin bir diğer güçlü yanı, Kudüs’ün peygamberler şehri olma özelliğini derinlemesine incelemesidir. Hz. İbrahim’den Hz. Davud’a, Hz. Süleyman’dan Hz. İsa’ya uzanan tarihsel süreç, sadece bilgi olarak değil, şehrin ruhuna işleyen bir hikaye olarak sunulmaktadır. Özellikle kitapta