• 266 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    1984 ve Fahrenheit 451'den sonra Cesur Yeni Dünya'ya da sıra geldi. Kitap alışık olduğumuz distopyalardan farklı hatta bu yüzden çoğu kişi "ütopya mı distopya mı?" diye sorgulamalara gidiyor. Ben distopya diyen taraftanım neden mi? Çünkü bu dünyada insanın seçme özgürlüğü asla yok. İnsanlar doğumla değil, kuluçka merkezinde her şeye koşullanarak meydana geliyorlar. Neyi sevip sevmeyeceği, hangi statüde olacağı, neler yapacağına ve yapmayacağına koşullanarak.. Sizce böyle bir dünyanın ütopya olması mümkün müdür? Tabii ki değil. Ütopya denmesinin sebebi insanların sağlıklı, mutlu ve bulundukları durumdan şikayetçi olmaması. Bunlar var evet ama aile, din, sadakat, kültür gibi insanı insan yapan değerleri yok etmişler. Kitap okumak yok, çiçek bile yasak. İnsanlar öyle koşullanıyorlar ki en alt statüdeki insan dahi halinden memnun, en üst seviyeye gelmesine fırsat versen gelmeyecek derecede. Velhasıl kelam, kitap sizi çokça sorgulamalara götürecek, açıp inceleme videoları, yorumları okutacak bir eser. Okuyalım, sorgulayalım. Zaten sorgulamasa insan, insan mı olur? :)
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    Dönüşüm! Bu neyin dönüşümüydü. Gregor'un bir sabah ansızın böceğe dönüşmesimiydi, yoksa insanların bakışının değişip Gregor'u böcek olarak görmesimiydi? Evet bencede sorun insanların bakışının değişmesiydi, peki bu nasıl olabiliyor benim aklım almadı. Her sabah sevmediği bir işe gidiyor, sürekli değişen samimiyetsiz insan ilişkilerine tanık olmak zorunda kalıyordu. Bu yaşadığı sinir stresin sebebinin hepsi para kazanıp ailesine bakmak, onları mutlu etmekdi. Sizce böyle bir insan ödüllendirilmek yerine neden bir böcek olarak uyandırıldı? Toplumda çoğunluk A diyorsa siz B dediğiniz takdirde böcek olursunuz. Gregor hayatın monotonluğunu , insanların genel emellerinin kendilerinin çıkarları olduğunu anlayan ve gören B diyen azınlık gruptandı. Yıllar boyu işinde disiplinli kişiliğini koruyan, sorumluluklarını bilen bir insandı.Dönüşüme kadar her gün işe kesintisiz gitti. Sonra ne oldu, böcek olarak uyandı ve yavaş yavaş toplumdan uzaklaştırıp bir köşeye itilmeye başlandı. İlk olarak işe sadece bir gün gelemediği için işinden atıldı, sonra ise önce babası sonra annesi ve en sonda kardeşi tarafından itildi ve yalnızlığına terk edildi. Neden böyle oldu o kadar iyiliğin karşılığı bu mu olmalıydı kısmına geçersek, o artık hiçbir işe yaramayan bakıma muhtaç bir böcekti, ne ailesine para verebiliyor ne kendisine bakabiliyordu. Kısaca iyilik eden iyilik bulur demişler, ama o söz tam olarak öyle değil iyilik eden iyilik ettiği zaman dahilinde iyilik bulur...
  • Öyle bir döneme denk geldi ki en güzel yaşlarımız. Daha 20’li yaşların içinde; nefretin, ötekileştirmenin, anlayışsızlığın tam ortasında bilinçsiz bir toplumla imtihanımız. Öyle bir döneme denk geldik ki; fikirlerimiz siyasi düşüncemiz ile paralel doğrultuda, güçlüden yanaysak haklı, azınlıktaysak haklı olsak bile tüüü kaka…
    Geçenlerde sosyal paylaşım sitesinde iki video izledim. Olumsuz etkilenirken insanlığımı da sorguladım. Bu zihniyete sahip insanlarla aynı havayı almaktan utandım.
    Birincisi sosyal bir deney için yapılan röportajdı. İstanbul’da işlek bir caddede birbirine sarılan bir kadın ve bir erkek… Yakın çevrede bulunan vatandaşlara “ Bir bayan ve bir erkek birbirine sarılıyor. Bu tablodan rahatsız oluyor musunuz? Sizce bunun bir cezası olmalı mıdır?” sorusu yöneltiliyor.
    Alınan bazı cevaplar ise toplum olarak geldiğimiz durumun kanıtıdır. Sizlerle üzülerek paylaşmak istiyorum. Bu yorumlar kadın erkek, farklı yaş gruplarından oluşan bireyler tarafından yapılmıştır.
    • “Evet rahatsız oluyorum. Tabi ki sokak ortasında sarılmanın bir cezası olması lazım”
    • “Tabi ki. İnsanı saldırmaya teşvik ediyorlar. Türkiye’de çok var böyle şeyler. Hapis cezası olmalı”
    • “Erzurum’da böyle bir şey görseler, döverler onları. Vallahi çok kötü döverler haa.”
    • “Rahatsız ediyor tabi. Dört duvarı ne için yapmışlar gidin orada ne yaparsanız yapın”
    Neyse daha fazla devam edemeyeceğim. Sizin de mideniz bulandı değil mi? Oradan güzel yürekli bir abla diyor ki;
    “Neden rahatsız olayım ki? Sevginin cezası olur mu hiç?” Gözlerinden öpeyim be abla.. Bu ülkede sokak ortasında dövülen ve tacize uğrayan kadınlar ile çocuklar, erkeğe sarılan bir kadın kadar fark edilmedi. Sevginin yerine nefretin kol gezdiği bir dönemdeyiz. Bu bağnaz ve bilinçsiz toplumun esiri olarak insanlara dokunmaktan ve sevmekten korkmayın.
    Eee ne diyelim “Bir kadını sokak ortasında dövebilir hatta öldürebilirsin. Ama sarılırsan toplum buna tepki gösterir. Çünkü değerleri olan bir toplumuz!”
    İkinci videoya gelince bu diğerine göre daha da vahim. İzlerken tüylerimin diken diken oldu. Anıtkabir’in ziyaret eden Safiye İnci adında genç bir kız, anlattığına göre siyasi düşüncesine saygı göstermeyen bir arkadaşını kızdırmak için bir video çekerek, arkadaşına atıyor. Bu video kısa zamanda yayılıyor. Videodaki konuşması şu şekilde; “ Buraya geldiğim için çok utanıyorum. Keşke gelmeseydim. Atatürk’ü zerre kadar sevmiyorum. Türkiye’yi de Atatürk kurtarmadı. Hani Tayyib’i sevmeyen Atatürkçüler var ya, Atatürk Tayyib’in b*ku bile olamaz”…
    Mustafa Kemal Atatürk’e yapılan bu ağır hakaretlerin sahibi Safiye İnci en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Sosyal medyada yapılan yorumlarda bu çirkin olayın CHP ve Fetö Provokasyonu olduğu yorumları yapılıyor. Neden yaşanan her olayı siyasal zemine oturtan bir toplum olduk? A Partili, B Partili, türbanlı – çarşaflı, açık, makyajlı ne fark eder? Ortada büyük bir saygısızlık yok mudur? Neden bir savunmaya ihtiyaç duyuluyor? Aslında bu davranışları sergileyerek toplumu ayrıştıran bazı siyasi düşünce sahipleri olabilir mi? Yanlışa yanlış demek ve dimdik karşısında durmak için sadece insan olmak yeterli değil mi?
    Birkaç aydır köşe yazısı yazmıyorum. Çünkü toplum olarak hiç tadımız yok ve üzgündüm. Eylül için, Leyla için, bacakları kesilen o minik köpek için. İçi nefretle dolu insan diyemeyeceğim varlıklarla aynı yeryüzünde yaşadığım için... Değerlerine sahip çıkmayan, okumaktan, öğrenmekten kaçınan, saygıyla tartışamayan insanlara maruz kaldığım için.
    Nefretle dolu olmak, devamlı birilerine öfke duymak hiç de övünülecek bir şey değildir. Bu durum, insanların sağlıklı olup olmadığının ve diğer canlılardan ne kadar nefret ettiğinin bir ölçüsü değil midir? “Güzel konuşmak, güzel düşünmek, anlayış göstermek, sevmek, düşeni kaldırmak, ağlayanı güldürmek, sarılmak, hep bedava biliyor musunuz?” (Farid Farjad)
    Unutmayın bu değerlerin vergisi bile yoktur.
    Tek temennim; Sevgiyle kalın…
    (S.ö)
  • 80 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitabı bilinirliğinden farklı yorumlamak istiyorum. "Bana göre" isimli penceremden kitabın sayfalarına bakmak istiyorum. İstiyorum ama bunu siz istiyor musunuz? Gregor Samsa'nın istediklerini ailesi istiyor mu peki?

    Üzerinde yaşadığımız dünyaya gözlerimizi açtığımızda adına "yaşam" denilen bir olguyla tanışırız. Ve yaşam başladığı an ölüm başlar. Ölüm kısa bir olay değil, aksine bir olgudur. "İnsan, doğduğu andan itibaren ölmeye başlar." İnsanlar, yaşamın sadece kendilerine ait olduğunu düşünürler, en azından bunu akıllarından bir kez bile olsa geçirmişlerdir. Ben seçilmiş kişi miyim, benim diğer insanların üzerinde olan konumum ve bir gün ortaya çıkacak bir özelliğim mi var, insanlar benim yaşamım için yaratılmış birer figüran mı, tek gerçeklik ben miyim gibi bir takım sorularla hangimiz zihnimizi yormadık? Sonunda yaşadığımız olaylar biz insanların sistemin bize eklediği ya da bizden aldığı yanlarımız dışında aynıyız. Hepimizin düşünce yapısı aynı, sadece bunu yorumlama şeklimiz farklı. (mı?)

    Gelmek istediğim nokta basit. İçerisine doğduğumuz toplum bize şartlar, sebepler ve sonuçlar sunuyor. Bunu yaparsan şunu kazanırsın ve kazanmanı sağlayan sebep tam olarak benim sunduğum koşuldu. Sistem bu cümleyi yerleştirir zihnimize. Biz bunu bilerek yahut bilmeyerek bu sistemin bir parçası haline geliriz. Yaşayarak, nefes alarak sistemi yaşatırız. Gregor Samsa'da bunu yapanlardandı ama belki de bir gün bunun farkına varıp değişmeyi seçti. Bana göre, sistemin bir parçası olmamayı...

    Gregor Samsa, sizce neden şaşırmadı? Bir gün uyandığında bir böcek olduğuna şaşırmayıp yatağında düz durabilmeye çalışmakla, bedenini tanımakla neden uğraştı; neden "nasıl" sorusunu sormadı? Hatta ailesi bile "nasıl" sorusunu sormadı, öyle değil mi? Bu bir soyutlama olduğundan gerçekliğini tartışmaya gerek yok fakat duygular neden "nasıl" sorusundan uzak durdu ki?

    Gregor Samsa, toplumun ondan istediklerinin farkındaydı. Ailesinin ondan istediklerinin farkındaydı. Ancak, artık yetemiyordu. Sistem Gregor'u kullanmıştı ve Gregor Samsa buna artık bir dur demeliydi. Farklılaştı, dönüştü. Kendi gözünde ideal olana dönüştü belki de, işte bu yüzden "nasıl" sorusunu kendisine sormadı yahut gece uyumadan sabah uyandığında dönüşmüş olacağının farkındaydı. Gregor bir böcek olarak görmüyordu kendini, tam olarak ailesinin ona baktığı, toplumun ona baktığı gözle bakıyordu kendisine. Topluma göre Gregor Samsa dışlanmalıydı, pis ve kirli, korkunç görünümlüydü; çünkü o toplumun istediklerini istememeyi seçmişti. Farklılaşmış, dönüşmüştü. Farklı insanlar sevilmezdi, insan yerine koyulmazdı, onlara bir böcek olarak bakılırdı.

    Gregor'un geçmişteki anılarının yavaş yavaş silinmesi, kendini değersiz hissetmeye başlaması, küçücük seslerden irkilmesi, kendinden çok ailesini düşünüyor olması, kardeşinin keman çalışına hayran kalıp onu konservatuvara göndermeye kararlı oluşu, üç kiracı beye karşı düşünceleri... Bunların her biri bir insanın topluma olan inancını sergiliyor, bağlılığını sergiliyor. Modern toplumda aykırı insanın yaşayacaklarına değiniyor. Eğer aykırı insan olmayı seçerseniz görmekte güçlük çekersiniz çünkü insanların, toplumun görülmeye değer olmadığına şartlandırırsınız kendinizi; kendinize dönüp düşüncelere dalarsınız. Zihinsel görünüz güçlenir. Aykırı insan olursanız insanlar size hayvan gözüyle bakarlar. Aykırı insan olursanız sistem sizi öldürür. Ve eğer aykırı insan olmazsanız sistem sizi yavaş yavaş öldürür.

    Bana göre, başta değinmiş olduğum ölümün bir olgu olduğu meselesi burada çözümleniyor. Toplumdan, aileden vb. kurumlardam uzaklaştığınızda ve kendinize dönüp aykırı, bireyci bir kişiliğe büründüğünüzde ölümü bir olgu olmaktan çıkarıyorsunuz. Düşünceleriniz basitleşiyor, mutluluğu basitlikte arıyorsunuz ama basitlikler bile zorlaşıyor. Ölüm olay halini alıyor. Gözlerinizi kapatıp ölüyorsunuz. Aykırı bir insana dönüştüğünüz vakitle ölüm anınız arasında Gregor'un baktığı pencereden bakıyor ve gördüklerinizin yavaş yavaş silindiğine şahit oluyorsunuz. Yaşıyorsunuz, farkında olarak. Ancak, aykırı bir insan değilseniz sistemin bir parçası olarak her saniye ölmektesiniz.

    Uzatmayayım, çok başka bir pencereden yaklaşmak istedim; soyut bir dünyada bir böceğe dönüşmenin aslında insan zihninde olan bir dönüşümün betimlemesi olduğunun farkında olarak...

    Dönüşüp yaşayarak ölmek dileğiyle.
  • Pamuk prenses’in cüceleri niçin 7 ?
    James Bond niye 007 ?
    İstanbul niçin 7 tepe?
    Roma niye 7 tepe ?
    Türkiye niye 7 bölge ?
    Dünya niçin 7 kıta?
    Zindan niçin 7 kule?

    Peki…
    Soyumuz niye 7 göbek?
    Gül neden 7 veren?
    Dünya’nın neden 7 harikası var?
    Oteller niçin 7 gece- 7gündüz?
    Ejderha neden 7 başlı?
    Mevlana’nın öğütleri neden 7 ?

    Peki…
    Gökyüzü neden 7 kat?
    Yeryüzü neden 7 kat?
    Cehennem neden 7 kapı?
    Hafta niçin 7 gün ?
    Gökkuşağı neden 7 renk?

    Peki dinde;
    Eski ilk dinlerde 7 neden kutsal?
    Hristiyanlık ve Müslümanlıkta uyurlar neden (Ashab-ı Kehf)
    7 kişi?
    Yahudilikte, masonlukta kutsal şamdan neden 7 mum?
    Kabe’de tavaf niçin 7 ?
    Merve-Safa arası niçin 7 ?
    Şeytana atılan taş niçin 7?

    Kur’an’ın kapısı kabul edilen Fatiha’nın ayet sayısı neden 7?
    İslam dinindeki bu gizemli “3”ler “7”ler “40” lar daki “7”ler kim?

    Neden 7 düvele meydan okuruz ?
    Büyük Ayı-Küçük Ayı takım yıldızlarının sayısı neden 7?
    Niçin müzikte nota sayısı 7?

    Erken doğan bebeklerin
    8 aylık olanlarının çoğu yaşamazken 7 aylıklar nasıl yaşıyor, peki?

    Sezeryan doğumlarda annenin karnı kesilerek bebeğe ulaşılması neden 7 katta oluyor, ayrıca?

    Bir bebeğin yaklaşık 7 aylıkken süt dişleri çıkarken, o dişlerin dökülmesi neden 7 yaş ?

    Yüzümüz neden 7 kapı
    (2göz+2kulak+2burun+1ağız)

    Bu ‘7’ler beni gerçekten ‘yedi’!..
    Ben tesadüflere inanmam
    Ben rakamların uğuruna ya da uğursuzluğuna da inanmam, amaaa sırrına inanırım.

    Şimdi soruyorum: Bu 7 rakamının sırrı ne ola ki?
    Bu bir tesadüf mü yoksa gerçekten bir sır mı var, acaba?
    3 beğeni · 5 yorum
  • 88 syf.
    Evet evet değeri bilinmeyen Haldun Taner.
    Günümüzde bazı yazarlar (yazar mı? pehh!..) vardır. Hiç bilmediğim bir şekilde yazdıkları kitaplar yok satar. Edebilikten yoksun, insanın hislerine dokunmayan, sıradan şeyleri getirip kitaplarına aktarırlar ve sonucunda ülkemizde el üstünde tutulurlar. Hiç okumayan biri bile bilir bunları, öyle yazarlardır yani hee.. Ama bazı yazarlar da vardır ki –maalesef pek azı günümüzde yaşayabildi- gerçekten bu işin ehli diyebileceğimiz, okurken hislerinizi şaha kaldıran, öykü olsun roman olsun yazdıklarıyla size o anı yaşatan nadide yazarlarımız. Üzülerek söylüyorum ki günümüzdekiler kadar kıymetleri bilinmiyor.

    Evet Haldun Taner dedik ee biraz bahsedelim o vakit. Edebiyatımızın tiyatro ve öykü alanlarında önemli bir yeri olan Haldun Taner nedense bizler tarafından pek de ilgi görmüyor gibi. Tiyatro tarzındaki ‘Keşanlı Ali Destanı’ adlı eseri dışında diğer kitaplarını çok da bilmeyiz. Bu bilmeyiş aslında ayıbımızdır biz okurlar için. Edebiyatımızın bu kadar önemli bir yerinde bulunan Haldun Taner neden pek bilinmiyor, okunmuyor ve neden ilgi görmüyor? Bu da ayrı tartışılası bir konu tabi.

    Ben de bu değeri bilmeyenlerdendim. Taa ki geçen haftaya kadar.

    Yazarla tanışmamız ‘Ay ışığında Çalışkur’ adlı öykü kitabı ile başladı. Kitabı öykü okuyacağım diye aldım fakat okuyup bitirdiğimde okuduğum diğer öykü kitaplarından farklı bir tarzda yazıldığını gördüm. Şaşırmıştım açıkçası. Neyse şimdi ‘Ay ışığında Çalışkur’ kitabını bir kenara bırakalım. İki eseri birden incelemeye kalktım bi an affola. Geçelim asıl kitaba.

    On İkiye Bir Var

    Yazarımızın bu okuduğum 2. kitabı. Her ne kadar eserlerini tiyatro alanında yoğunlaştırsa da öykülerindeki yetkinliğini konuşturdu ve de hissettirdi bana. Her öyküyü okuyup bitirdiğinizde kendinize bir şeyler katmış oluyorsunuz. Her öyküsünde altta yatan bir mesaj oluyor illâ ki. Bu da çok hoşuma gitti. Yedi öykü var kitapta ve hepsi de dolu dolu. Haaa.. açıkçası bazıları pek de fazla etkilemedi doğruya doğru ama yedi öyküden iki tanesini not aldım ve size ufaktan bahsedeceğim. Buradan itibaren biraz önbilgi durumuna geçebilirim. Şimdiden uyarayım. Başlıyorum.

    Kitap ismini alan ‘On İkiye Bir Var’

    Bir saat tahminiyle başlayan ilginç bir serüven.

    ‘’Saat kaç?’’ sorusunu duyan kahramanımız kendine hakîm olamayarak sürekli saat tahmininde bulunur ve nasıl oluyorsa bu tahmininde sürekli başarılı olur. Bu durumdan önceleri hoşnut olsa da bir süre sonra böyle bir yeteneği istememeye başlar. Neden peki? Normal yaşantısını etkiler ve bu durum anormal bir hâl alır. Bunun için farklı çözümler arayan kahramanımız bir sabah uyandığında saati tahmin edemeyişi onun da hayat saatinin durduğunu gösterir.

    İznikli Leylek

    Hayatın daha başında annesi tarafından yara almış bir leylek.
    Bu yara öyle bir yerden ki, hani ‘kolu kanadı kırılmak’ vardır ya evet işte tam da bu. Bir leylek uçamazsa ne olur sizce? Alaylı bakışlara, kötü düşüncelere rağmen, uçamayacağını bile bile verdiği uçma çabasıdır onu güçlü tutan. Uçamayacağını bilmek ve sürekli uçmaya yeltenmek mücadelesi desek daha doğru olur bu öykü için.

    Imm.. Geldik son kelâmlara. Ben yazarak, siz ise okuyarak sonlarındayız incelemenin. Kitabı okuduktan sonra Haldun Taner’in çok kibar bir karaktere sahip olduğunu hissettim. Kullandığı kelimelerden belki, belki de sadece bana öyle gelmiştir. Ve mutluyum bu kitabı okuduğum için.

    İlginç bir bilgi vereyim sizlere, kitap kapağındaki köstekli saat Haldun Taner’in sürekli kullandığı saatlerinden biriymiş. https://i.hizliresim.com/5aV1b5.jpg

    Okuyamayanlar için son olarak şunu söylemek istiyorum ki bu eseri ile bir şans vermelisiniz yazara.
    Tanıştığıma memnun oldum Haldun Taner.
    Keyifli ve güzel okumalar.
  • Parfümün Dansı ile beraber daha önce okuduğum kitaplar kervanına - Suç ve Ceza, Simyacı, Küçük Ağa-bir tane daha ekledim. Güzel bir filmi, güzel bir müziği, diziyi veya sevdiğimiz bir etkinliği bile 2 defa veya daha fazla izleyip, dinleyip, icra ederken ; neden bir kitap 2 defa 3 defa veya daha fazla okunmasın ? Daha önce okuyup, beğendiğim veya bir şans daha vermek istediğim kitapları; tozlu raflardan çıkarıp bir daha okuyorum. İnanın tekrar yeni bir kitap okuyormuşum gibi hissediyorum. Daha önce kaçırdığım veya okurken farklı hülyalara dalmış olduğum yerleri görünce daha bir zevk alarak okuyorum. Sizce de şöyle bir etkinlik düzenlesek güzel olmaz mı ?