İnsanlık belki de en çok iki kişiyle başladı: Biri merak etti, diğeri anlamaya çalıştı. Biri dünyayı isimlendirdi, diğeri ona anlam verdi. Ve belki de insanlık o anda başladı; bir elmanın yenmesiyle değil, iki farklı zihnin birbirini çözmeye çalışmasıyla.
Adem ve Havva’nın Günlükleri, bize yaratılış hikâyesini değil, kadın ve erkeğin birbirine yabancı iki varlık gibi başlayıp, zamanla birbirinin dünyası haline gelmesini anlatır. Çünkü bu kitapta asıl mesele cennet değildir; asıl mesele, iki yalnız varlığın birbirine alışma sürecidir.
Havva meraktır. Soru sorar, dokunur, isim verir, anlam arar. Adem ise daha suskundur; gözlemler ama anlamlandırmakta gecikir. Ve tam burada insan doğasının iki temel yönünü görürüz: Akıl ve anlam, mantık ve sezgi, susmak ve konuşmak… İnsan dediğimiz şey belki de bu iki zıtlığın birlikte yaşamak zorunda kalmasıdır.
Mark Twain burada çok ince bir şey söyler: İnsan, sevdiği şeyin nedenini her zaman bilmez ama onsuz kalınca anlar. Adem’in Havva öldüğünde söylediği o meşhur cümle aslında insanlık tarihinin en kısa ve en doğru aşk tanımıdır:
“Nerede o varsa, orası cennetti.”