Yeşille mavi yakışıyor. Ağaçların yeşili tozlaşıp havaya rengini vermiş gibi. Gün batmaya yaklaşırken araya kül-gül karışımı bir renk giriyor ama. Renk odağımı yitiriyorum.
Ağaçların büyüklüğü ilişiyor gözüme. Şu kayısı ağacını daha geçen sene dikmedik mi. Kiraz da çiçeklerini dökmüş. O en tepedekileri toplayamayacağız yine. Kargalar göğe yakın olmanın avantajını kullanacak. Saçaklı dut ağacının altına giremezler ama. Onları biz yiyeceğiz.
Dut ağacının yanına koyardım hep bisikletimi. Nerden geldi şimdi aklıma. Bodruma inip arıyorum hemen. Bulamıyorum. Anneme sesleniyorum. Kızıp söylense de iniyor aşağı. Burda işte görmüyor musun, diyor. Mahçup olduğumu belli etmeden bisikleti alıp bahçeye çıkıyorum. Epey tozlanmış. Bir güzel yıkıyorum. Olamaz. Lastiği yırtılmış. Küçükken gittiğimiz tamirci abi vardı. Yakın zaten, diyip bisikletimi tamire götürüyorum. Yakınmış, dört dakikada geldim. Burası nasıl hâlâ kapanmadı, diye düşünürken küçük bir çocukla babasını fark ediyorum.
Çocuk: Benim bisikletim niye geri geri gitmiyor, diye soruyor.
Bu yüzden tamire getirmiş.
Babası: Vitesi yok, diyor.
Çocuk: Var, diyor freni göstererek.
Tamirci abi: Geri vitesi yok, diyerek müdahale ediyor hemen.
Çocuk: Nasıl olmaz, tüm arabalar geri geri gidebiliyor, diyor.
Tamircide çay içen bir abi ordan: Bu bisikleti bana sat, daha güzelini vereyim sana, diyor.
Öyle çocuk seven biri gibi durmuyor, ona ne oluyorsa.
Çocuk: Olmaz, bu benim bisikletim, ben onu seviyorum, diyor. Teker süslerine bakarak.
Tamircide çay içen abi çayını bırakıyor. Mübalağa etmek üzere yerinden kalkıyor: Sana elektirikli bir tane alalım, onlar daha güzel, diyor. Çocuk kabul etse nolcak diye de düşünüyor bir yandan.
Çocuk: Hayır istemiyorum, bu benim bisikletim, diyip bisikletine olan sadakatini haysiyet