...Hayvanlar gülmez hiç, dedi. Nasıl, dedim. Belki bir tek biz gülünç buluyoruz bunu, dedim yüksek sesle. Düşündü. Bildiğimiz kadarıyla İsa da gülmedi hiç, dedi. Yüzüme baktı. Şaşıyor musunuz buna, dedim. Elbette, dedi. Hüzünlü bir biçimde gülümsedik...
Bir akıl vereyim size, bir sosyal hizmetli karşılıksız bir şey sunarsa, siz siz olun, sakın geri çevirmeyin bunu, yoksa kusturucu ellerinde, yeryüzünün öteki ucuna kadar peşimizi bırakmazlar sizin. Selametçilerin de onlardan pek farkı yoktur. Hayır, iyilik yapanlara karşı kendinizi korumanız olası değil, bildiğim kadarıyla. Başınızı eğer, birbirine dolaşmış, titreyen ellerinizi uzatır, sağolun, sağolun hanımım, sağolun iyi kalpli hanımım, dersiniz. Hiçbir şeyi olmayan insanın dışkıdan hoşlanmama lüksü yoktur.
Belki de ruhsal yapıda karşıt eğilimler, çelişkiler yan yana varolabilmektedir. Gerçekten de, bir dürtünün ağır basması, karşıtının bilinçsiz olması için gerekli bir koşuldur.
Rüya sansürünün yöneldiği eğilimlerin her şeyden önce bu kurumun kendisi açısından tanımlanması gerekir. Bu durumda söylenecek tek şey, bunların, değişmez olarak ahlaki, estetik ve toplumsal açıdan ayıplanan, kabul edilmeyen bir yapıda —kişinin düşünemediği ya da ancak tiksintiyle düşünebildiği şeyler— olduğunu söylemek yeterlidir. Sansür edilen ve rüyalarda çarpıtılmış olarak dile gelen bu arzular, dizginsiz ve acımasız bencilliğin [egoizmin] en önemli dışavurumudur. Kişinin egosunun her rüyasında ortaya çıktığı ve açık içerikte kendini gizlemeyi çok iyi bilse de baş rolü oynadığı açıktır. Kuşkusuz, rüyalardaki bu “sacro egoismo” [kutsal bencillik], uyurken takındığımız tavırla, yani ilgimizi dış dünyanın tamamından çekmemizle ilişkilidir.