Emperyalizm başlangıçta silah gücüyle gerçekleşmiş olsa da, ırkçılık gibi kolonyalizmin sürdürülmesi de ancak Doğu’yu nesneleştiren söylemlerle mümkün olabilirdi ve öyle de oldu. Kolonyalist söylemler, sömürge halklarını her zaman yok saydılar; sayamadıkları zamansa onları insan altı yaratıklar olarak gördüler. Sömürgeciliğin en geniş anlamıyla tabanını oluşturan süreç, yani “ötekileştirme” zayıf olanın önce “öteki” olarak tanımlanmasını öngörüyordu ki ezebilsin, horlanabilsin, rahat bir vicdanla sömürebilsin. Ötekileştirme kuvvetli olanın kendini “egemen özne” olarak yapılandırmasını (bunun için kaba kuvvetten şeytani retoriğe kadar her yol mübahtı), sonra da onu “nesne” durumuna indirgeyerek yönetmesini, kullanmasını, sömürmesini ve sürekli olarak onun “ötekiliğini” tarif edecek bir dil oluşturmasını gerektiriyordu. İşte işlerin karıştığı nokta da buydu. Çünkü dil, her zaman cazip, baştan çıkarıcı bir araçtır, dolayısıyla herhangi bir dille kurulan “öteki” yabancı olduğu kadar cazip, yadırgatıcı olduğu kadar gizemli ve baştan çıkarıcı da olabilir. Giderek bu dili kuran öznenin gizli arzu ve hayallerini de yansıtabilir.