*HERKESE LAZIM OLAN İMAN - 307* *RESÛLULLAHIN* "sallallahü aleyhi ve sellem" *GÜZEL AHLÂK VE ÂDETLERİ* Resûlullahın "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" ahlâkından ve âdetlerinden elli adedi aşağıda bildirilmişdir: *12* 29 — Bir yemeği beğenmediği işitilmedi. Beğendiğini yir, beğenmediğini yimez ve birşey söylemezdi. 30 — Günde bir kerre yirdi. Ba'zan sabâh, ba'zan akşam yirdi. Eve gelince *(yiyecek var mı?)* der, yok denirse, oruc tutardı. Yemeği sofra bezi, tepsi, masa gibi birşey üstünde yimeyip, yere kor, diz çöker, bir şeye dayanmadan yirdi. Yemeğe besmele okuyarak başlardı. Sağ eli ile yirdi. 31 — Dokuz zevcesine ve birkaç hizmetçisine ba'zan bir senelik arpa ve hurma ayırır, bundan fakîrlere de sadaka verirdi. - devamı var - *Herkese Lâzım Olan Îmân* hakikatkitabevi.net/book.php?bookCo... *Huzur Pınarı* huzurpinari.com
Alıntı
Sigara yakayım bari... :) Kızlar, bi' kül tablası rica edeyim size zahmet.. :)) Kül tablası yetmez gerçi, sofra bezi sermek lazım ben sigara içerken.. 😆
Her Telden...
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM😥😥 Elbette ki bilgiye ulaşma ve teknolojiyi kullanma noktasında yeni nesil ile kıdemli kuşağı mukayese etmek bile abesle iştigal olur. Aslında bu kuşak farkı sadece bilgi boyutunda olsa bunu olumlu bir durum olarak da görebiliriz. Ancak ilgilerimizden tutun zevk anlayışımıza kadar topyekûn bir kültürel dönüşümü nasıl yorumlamamız gerektiği elbette düşünülmeye değerdir. Mesela; şehir hayatına oldukça uzak, etrafı yüksek dağlarla örülü izbe bir köyde geçti çocukluğum. Zordur böylesi bir dağ başında yaşama tutunmak. Köy hayatının şartları gereği boyunuzdan büyük işler yapmak zorunda kalırsınız hep. Henüz lise hayatımdayken bile yaz tatillerinde yer altı maden ocaklarında çalıştığıma bugün bile hayret ediyorum! O yıllarda teknoloji adına tüm bilgimiz, babamın ajans dinlemek üzere başından ayrılmadığı kocaman “Masgot” radyodan ibaretti. Televizyon denilen âletin varlığından bile yıllar sonra haberdar oldum! Gaz lambasıyla aydınlanıp, ocaklığa doldurduğumuz odun yığınlarıyla ısındığımızdan tüm dünyayı bizim köy gibi sanıyordum. Kim bilir belki de bütün dünyayı bizim köyden ibaret zannediyordum! O yaşlarda bizim için en büyük mutluluk, otlatmak üzere dağarla götürdüğümüz davarları, koyunları akşam olduğunda tastamam eve getirebilmek, gün boyu annemin azık olarak hazırlayıp küçük bir sofra bezi içerisinde belimize sarmaladığı bir haşlanmış yumurtayla beyaz peyniri pınarların şırıl şırıl nağmeleri eşliğinde sokum/dürüm yaparak yiyip ardından türküler mırıldanmaktı! Kuş uçmaz kervan geçmez köyümüzün birleştirilmiş sınıfında eğitim görürken, arkadaşlarımla seksek ya da çelik-çomak oynamak için yaklaşık yarım saatlik dersin ardından çıkacağımız iki saatlik teneffüsü dört gözle beklemenin sevincini tarif edemem bile! Bize alınan küçücük bir
Alıntı
DOĞU DENİZ - 17
17. BÖLÜM – KENGER KAVURMA Doğu akşamüstü sessizce bahçeden ayrıldı. Ne Behiye’ye seslendi, ne de Çimen’e. Ayakkabısına kaçan toprak kadar yorgundu içi. Sessizliği sırtına yükleyip yokuşu tırmandı. Eve vardığında, sobaya su koyup yüzünü yıkadı, aynaya bakmadı. Pencerenin önündeki sandalyesine oturdu. Bahçeye bakan o eski camdan dışarıya daldı. Rüzgâr durmuştu. Ağaçlar bile susuyordu sanki. Gün boyu güneşin altında ter döken omuzlar, şimdi gölgede dinlenmenin keyfini çıkarıyordu. Akşam serinliği basarken, avlunun ortasına yer sofrası serildi. Kalın bir sofra bezi üzerine ekmekler dizildi, tabaklar sırayla yerleştirildi. Herkes sofranın hazır olmasına yardım etti. Sebahat abla tencereyi mutfağın taş ocağından indirip sofraya geldi. Bu akşam yemeğinin menüsünde: Mercimek çorbası ve yumurtalı kenger kavurması vardı. Koku avlunun her köşesine sinmişti. İşçiler sırayla dizildi sofraya. Doğu, kenara yakın bir yere oturdu. Behiye ise annesinin hemen yanına, biraz uzağa. Kaşıklar çorbaya daldı. Bir süre çıtı çıkmadı, sadece tabaklara çarpan metal sesleri vardı. Sonra Doğu, başını kaldırdı. Tabağındaki kenger kavurması neredeyse bitmişti. Her lokmada yüzüne küçük bir memnuniyet yerleşiyordu. Çünkü Doğu’nun çok sevdiği bir yemekti yumurtalı kenger kavurması ve Dayanamadı: “Sebahat abla,” dedi, “Ellerine sağlık. Kenger çok güzel olmuş. Ne yalan söyleyeyim annem yapmış gibi hissettim. Eğer bir tabak daha varsa… yerim vallahi.” Sebahat abla gülümseyecekti ki, Behiye ondan önce konuştu: “Bitti Doğu. Tencerede kalmadı.” Doğu bir an duraksadı. Gözleri Behiye’ye takıldı. “Ha… tamam,” dedi kısa bir tebessümle, ama sesi kısıktı. Kaşığını yeniden çorbasına daldırdı. Sebahat abla ise kızının gözlerinden başka bir şey okumuştu. Sofraya yemek koyarken tencerede biraz daha kenger
1000Kitap
70-80 lerde çocuk olmak. Güzel bir yazı
HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM😥😥 Dedesi torununu gezdirirken önlerinden çok güzel bir araba geçer ve dedesi: “Bak yavrum, düt düt geçiyor” der. Çocuk gayet sakin olarak cevap verir: “Dedeciğim, o ‘düt düt’ dediğin; sekiz silindir, otomatik vites, 2020 model bir Mercedes’tir!” Bu küçük fıkra aslında kuşak çatışmasının yalnızca mizahi yönünü ortaya koyması açısından ilginçtir. Elbette ki bilgiye ulaşma ve teknolojiyi kullanma noktasında yeni nesil ile kıdemli kuşağı mukayese etmek bile abesle iştigal olur. Aslında bu kuşak farkı sadece bilgi boyutunda olsa bunu olumlu bir durum olarak da görebiliriz. Ancak ilgilerimizden tutun zevk anlayışımıza kadar topyekûn bir kültürel dönüşümü nasıl yorumlamamız gerektiği elbette düşünülmeye değerdir. Mesela; şehir hayatına oldukça uzak, etrafı yüksek dağlarla örülü izbe bir köyde geçti çocukluğum. Zordur böylesi bir dağ başında yaşama tutunmak. Köy hayatının şartları gereği boyunuzdan büyük işler yapmak zorunda kalırsınız hep. Henüz lise hayatımdayken bile yaz tatillerinde yer altı maden ocaklarında çalıştığıma bugün bile hayret ediyorum! O yıllarda teknoloji adına tüm bilgimiz, babamın ajans dinlemek üzere başından ayrılmadığı kocaman “Masgot” radyodan ibaretti. Televizyon denilen âletin varlığından bile yıllar sonra haberdar oldum! Gaz lambasıyla aydınlanıp, ocaklığa doldurduğumuz odun yığınlarıyla ısındığımızdan tüm dünyayı bizim köy gibi sanıyordum. Kim bilir belki de bütün dünyayı bizim köyden ibaret zannediyordum! O yaşlarda bizim için en büyük mutluluk, otlatmak üzere dağarla götürdüğümüz davarları, koyunları akşam olduğunda tastamam eve getirebilmek, gün boyu annemin azık olarak hazırlayıp küçük bir sofra bezi içerisinde belimize sarmaladığı bir haşlanmış yumurtayla beyaz peyniri pınarların şırıl şırıl nağmeleri
Bir yerden sonra artık ifade edemediğimi değil, bazı şeylerin de ifadesiz kalmasını yeğlediğimi düşünmeye başladım. Kişisel hüsn-ü zanda başka bir seviye gibi gözükebilir ama değil. Evet bir “kabiliyetsizlik” söz konusu, kelime Arapça’da bir şeyin başka bir şeyi tam olarak karşılaması, aynı zeminde aynı ölçülerle karşılaşması cuk oturması anlamına geliyor. Duyduklarıma kabil bir ifade kabiliyetinden mahrumum. Buna kabul. Ama iyi kötü eğri büğrü biraz eksikçe ben de ifade edebilirdim. Sırf kendimi sağaltmak için sık sık yapabilirdim bunu. Yapmadım. Duyduklarım sırf bir kalıba girsin duyduğuma tanık olayım-olsunlar diye kesip biçmeye onları ufaltmaya kıyamadım. Annemin tam sofraya göre keseceğim derken eğri kestiği sonra düzeltmek için iyice küçülttüğü bir sofra bezi vardı. Sofra açıkta kaldı sonunda. Örtüsüne kavuştu ama açıkta kaldı. Ben bu fazlalığı o eksikliğe tercih ediyorum. Evet bu bir tercih.
Duygu ve Düşünce