Henry kendi cesaretine güvenip güvenemeyeceği konusunda bunalmaya başlamıştır. Bu nedenle, bu konu üzerine fazla düşünmenin ona zarar vereceğine inanır. Savaşa katılma kararını bir anda alan Henry, içinde bulunduğu durumdan pişmanlık duymaktadır. Ancak, bunu değiştirmesinin mümkün olmadığını düşünmektedir. Her ne kadar son kararını çatışma anında vereceğini söylese de bu kendini kandırmanın yollarından sadece biridir. Her iki askerde de savaş konusunda deneyim eksikliği bulunmaktadır. Henry, “Vakit gelip çattığı zaman kaçmayacağını nereden biliyorsun?” diye sordu (Crane, 1964: 26) -Özlem Özen
Yaz akşamları ve faw kitap>>>>
1000Kitap
Reklam
Iğdırlı Hasan Onbaşı, Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'ndan sonra Kudüs'ten çekilirken Kudüs'ün Son Nöbetçisi olarak geride kalan ve 55 yıl boyunca Mescid-i Aksa'da gönüllü nöbet tutan son Osmanlı askeridir 1917 yılında Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilmek zorunda kaldığında, İngiliz askerlerinin şehre girişinde kutsal mekanların yağmalanmasını önlemek adına geride 53 kişilik küçük bir artçı birlik bırakılmıştır. Komutanı yüzbaşı, ayrılırken Hasan Onbaşı'ya buraların ona emanet olduğunu ve nöbet yerini terk etmemesini emretmiştir. Gazeteci ve yazar İlhan Bardakçı, 1972 yılında Kudüs'e yaptığı bir seyahat sırasında Mescid-i Aksa'nın avlusunda 2 metreye yakın boyu, asırlık yaşı ve eski askerî üniformasıyla dimdik bekleyen Hasan Onbaşı ile karşılaşmıştır Hasan Onbaşı, İlhan Bardakçı'ya Anadolu'ya döndüğünde komutanına ulaştırması için şu tarihi sözleri söylemiştir: "11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım..."
Kendi Klasiklerimize Neden Bu Kadar Yabancıyız? Bugün “klasikler” denildiğinde zihnimizde çoğunlukla Batı düşüncesinin kurucu metinleri beliriyor. Şüphesiz bunlar insanlığın ortak mirasına ait eserlerdir ve okunmayı hak ederler. Ancak İslâm medeniyetinin asırlar boyunca ürettiği felsefî, hikemî ve irfânî klasiklere yönelik aynı dikkati gösterdiğimiz söylenemez. Hatta “okuyalım, çocuklarımıza da okutalım” dediğimiz klasikler söz konusu olduğunda, bu kavram çoğu zaman neredeyse otomatik biçimde Batı klasiklerini çağrıştırmakta klasik okuma tasavvurumuz büyük ölçüde bu minvalde sınırlanmaktadır. Klasikler, yalnızca geçmişte yazılmış metinler değildir. Bir medeniyetin varlık, bilgi, ahlâk ve insan anlayışının en yoğun biçimde billurlaştığı metinlerdir. Her medeniyet kendi kavramlarını, sorularını ve hakikat tasavvurunu bu eserlerde muhafaza eder. Bu nedenle kendi klasiklerine yabancılaşmak, yalnızca bazı kitapları okumamış olmak değil, kendi düşünce geleneğinin kavramlarına, meselelerine ve idrak ufkuna da uzak düşmektir. Bu bağlamda felsefe, hikâye, şiir ve ahlâk diliyle yazılmış bazı klasik eserlerimize hep beraber bakalım: Bu klasiklerin en temel ortak özelliği, en karmaşık metafiziksel ve ahlâkî hakikatleri dahi alegoriler, masallar ve yaşanmışlıklar gibi her seviyeden insanın okuyup 'vusatınca' anlayabileceği, kendi ruh dünyasına tatbik edebileceği edebi bir dille sunmalarıdır. Bunlardan "bazıları": 1. Sa'dî Şîrâzî (Ö. 691 / 1292) - Bostan ve Gülistan: Ahlâk, hikmet, siyaset ve insan ilişkilerini şiir ve hikâyelerle anlatan klasik edebiyatın başyapıtlarındandır. 2. Mahmud Şebüsterî (Ö. 720 / 1320) - Gülşen-i Râz: Vahdet-i vücûd, insan-ı kâmil ve metafizik hakikatleri özlü ve şiirsel bir dille ele alan tasavvuf klasiğidir. 3. Âşık Paşa (Ö. 733 / 1332) -
1000Kitap
İnsanların beni son ana kadar istismar etmelerine müsade ediyorum ki ; onları hayatımdan çıkardığımda kalbimde hiç bir soru kalmasın.
HAYAT 'mi? Böyledir işte, baban seni nüfusa kaydettirir. ilk kıyafetini alir. Sen de babanı nüfustan düşürür, son kiyafetini alirsin...
Reklam
Reklam