Sustu içimde kopan fırtınalar...
Artık konuşmak anlamsız.
Bir kenara koydum her şeyi; oturdum taburemin üstüne ve bütün savrulanları izledim. Saatlerce izledim...
İçimden kopup gidenler neydi?
İçimdeki her şey nereye gitmişti?
Sorup durdum... Cevap alamadım.
Yüreğim, bana küsmüş bir çocuk gibiydi. Benimle konuşmayı da düşünmeyi de reddediyordu.
Acıtmıştı...
Benimle konuşan, benimle düşünen tek şeyin beni terk etmesi.
Öylece oturdum.
Rüzgârın savurduğu yapraklar gibi dağılan düşüncelerimi, bir daha geri dönmeyecekmiş gibi uzaklaşan hislerimi izledim. İçimden kopup gidenlerin ardından sadece bakakaldım.
Belki de bazı gidişlerin peşinden gidilmezdi.
Belki de insan, en çok kendi içinde kaybolurdu.
Ve o gün anladım ki; bazen yorulan beden değil, ruhtu. Bazen susan dil değil, kalpti. Ben ise uzun zamandır içimde sessizce ağlayan o kalbin sesini duymamıştım.
Şimdi ilk kez hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadan, hiçbir şeyi tutup geri getirmeden, yalnızca dinlenmek istiyorum.