DUA, bir alıntı ekledi.
 18 May 00:55 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Gülşiir
Geceyarısı, karanlık bir bozkırda
Işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
İçinde onca insan, içinde dünya...
Soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
Ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
Haklı olan kim bu kargaşada?
Ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
Ucu bucağı olmayan bu çığlığın
Ortasında nasıl barışılabilir?
Anlamak isterim, hangi yasa
Bir beşikle bir darağacını
Aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?

Sorular sormak için geldim şu dünyaya
Yaşım acıların yaşıdır
Boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
Yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
Ya da sabah yellerinden bir taçla
Yürüdüğüme inanırdım - yanılırdım
Geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
Bu söylencenin bir yerinde durakladım
Ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

Acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
Damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
Yitirdim çünkü onları da..
İlenmiyorum, el çırpmıyorum artık
Ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
Ne de geleceğime dair bir tasa.
Gelirken çan çalmıyor yalnızlık
Bir adam, bir sokak, bir ev
Yüzle, gülüşler, susuşlar boyunca

Soruların vardı senin, ne çok soruların
Gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
Bir fısıltı gibi başladı sevgim
Çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
Sonrası...Mutlu bile olduk bazı
Artık sen yadsısan da ne kadar
Ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
Anlatsın yollar, yollar, yollar...

Şimdi gece, soluğumu verdim içime
Az önce kağıtlara gül kuruları serptim
Dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
Öylece serptim, seni yazacağım diye
Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın
Aklımın almadığı bir yerde, öylesin
Şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
Bize artık yeter de artar bile...

Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
En yakın dostlarımın birer birer
Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
Ölümünü gördüm, ama kimse
İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkca
Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

Şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
Yüreğimi bir gün yollara atarsam
Bir gün bir nehir yataklarına dolarsam, korkarım
Suyumun çoğu senden yana akacak
Bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
Güldeniz, Gülekmek, Gülyağmur, Gülsarap
Gülaşk, Gülsiir, Gülahmet, Gülerhan
Ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

Gecelerdi, solgun - sessiz tüterdi yüzün
Yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
Uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
Varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
Kokundu, bedenimi saran o ince buğu
Esintisinde usul usul yürüdüğüm
Ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

Sanki bir kız yürürdü yollarda
Evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
Kapımı açardı gümüş bir anahtarla
Sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
Tozlu kitapların yığıldığı odalarda
Kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tini
Yatağımda bedeninden bir oyuk.

Benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
Saçlarına saçlarına doğru titrerdi
Şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
Titremiyor artık , yolunu biliyor şimdi
Geceyarılarını çoktan geçti
Bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
Ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
Süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

Bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
Seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
Bir akdeniz kentinde limon koklayan
Ve hep ufkun ardına bakan çocuk
Acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
Çaldı yüzünü bir yaşamlık
Geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
Şaire çıkar adı - az buçuk kaçık.

Yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
Oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
Gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
Bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
Doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
Ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
Yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

Beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
Neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
Hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
Acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
Kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
Ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
Hep direnen bir yanım kalacak
Adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
Üçyüzaltmışbeşi çarp - oradayım işte
Yorgun değilim, umarsızım yalnızca
Geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
Gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
Uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
Onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

Bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
Kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
Titreyen bir ışık karanlıklarda
Onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
Sonuda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
Boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

Her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
Yaşamımın bir dilimini özetleyen
Unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
Donuyor bir gülüş tek bir dizede
Yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
Çivileniyor beynimin bir yerlerine
Geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
Bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

Nefret ediyorum ve seviyorum seni
Girdiğin bütün kapıları açık bırak
Birazdan git diyebilirim çünkü..
Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini
Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
Beynimin yaşamı saran kıskaçları
Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

Çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
Yollarda bir savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
Gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
kalbimdir ona tek sınır
Susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
Donup kalır sesim kendi göğünde
Onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

Yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
Kendi içimde ya da uzak yollarda
Bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
Bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
Bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
Irmakların birleştiği o nokta benim
İtilip tekmelendiğim bütün kapılarda
Bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

Bir gün anlarsın beni neden suskunum
Dünya içimde konuşurken böyle
Bedenimi aşıyor yorgunluğum
Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
Bunun için ben Gül dedim sana..
Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
Kökleri toprağı saramaz olur
Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına
Her çırpınışta gökyüzüne dağılır
Yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
Parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
Ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
Bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
Büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
Noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
Öyle acemilikler yaptım ki ben
Hiç kalır bu şiir onların yanında ve
Nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

Görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
Yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
Kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...

Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı, Ahmet ErhanSevda Şiirleri - Zeytin Ağacı, Ahmet Erhan

Biraz daha sıksaydı olacaktı. Hah şimdi oldu. Kravatı biraz eskiydi ama çok sevdiği Cevdet Ağabeyi' nden hatıra olduğu için bir türlü atmaya kıyamıyordu. Öyle ya güzel hatıralar hep yer edinmiştir kalbimizde. Sonra birden aklına geldi. Nasıl unuturdu! Yolların tozunu yalamış yutmuş, kendine birkaç pencere açmış eski ayakkabılarla nasıl da giderdi oraya? Hızlıca kapının önüne çıktı, ayakkabısını kaptı, vakit kaybetmeden boyamaya başladı. Şöyle bir baktı da yok... Bir şeye benzemiyordu. Olduğu yere çöktü, hüzünlenmişti. Saatine baktı, zaten hayatında düzenli işleyen tek şey zamandı. Neyse bu kadar yeterdi. "Yapacak bir şey yok." Diye içinden geçirerek giydi ayakkabılarını. Az miktar parasının ceplerindeki varlığını bir kez daha kontrol edip çıktı evden. Güneşin saçlarına değen ışıltısı, burnuna gelen taze çiçek kokuları, suratını yalayan narin bahar esintisi ve sokakların sahipleri olan çocukların bağrışmaları heyecanına heyecan katıyor, aynı zamanda içindeki burukluğu daha derin hissettiriyordu. Böyle bir günde yalnız olmak ne de kötüydü... Oysaki bu güzel havalara onunla şahit olmak vardı. Başını eğmiş, elleri ceplerinde hüzün dolu düşüncelere dalmış yürüyordu. Gözyaşları tenini ıslatırken çocukların görmemesi içindi bu eğik baş.
-Yusuf Ağabey!
Başını kaldırdı, yanında beliren kömür karası gözlere baktı, öyle parlıyorlardı ki "Sanırım gözleri güneşin parıltısından bir parça almış." diye düşündü.
-Yusuf Ağabey, ne de fiyakalı duruyorsun. Gerçeği ayakkabıların biraz eski ama olsun,  ben de daha az top oynarım böylece yeni kalırlar. Değil mi?
Buruk bir gülümseme belirdi çehresinde, saçlarını okşayarak:
-Elbette ufaklık, sen benden daha fiyakalı olursun...
Küçük çocuğun top oynamaya devam etmesi ile Yusuf tekrar eski halini aldı. Saatine baktı, bir saati ve epey yürüyeceği yolu vardı. Köy meydanına yaklaşınca küçük şirin havuzun yanındaki kahvehaneden yükselen konuşmalar duyuluyordu. Köyleri küçücüktü ama eşsiz bir güzelliği vardı, insanları da öyleydi. Birinin acısına birlikte ağlayan, sevincini birlikte kutlayan insanlardı. Komşusu aç yatanlardan değillerdi. Topal Mehmet' in evi yanınca seferber olan, okumak için şehir dışına çıkmış Seyfi' nin masraflarını bir olup karşılayan koca yürekli insanlardı onlar. Yusuf' a da sahip çıkarlardı, oğullarından kardeşlerinden ayırmazlardı.
Kahvehaneden geçip yoluna devam etti. Terzi Salih Dede' nin radyosundan kulağa çalınan ince bir türkü sesi hüznüne eşlik etti bir süre. Adımlarını hızlandırdı, geç kalmaktan korkuyordu. Gerçeği şimdiye dek hiç geç kalmamıştı. Epey yol yürüdükten sonra bir çeşme başında durup soluklandı, su içti, yüzünü yıkadı. Öyle ya, bu ağlamış gözlerle çıkmak istemiyordu karşısına. Saatine baktı tekrar, az bir vakti kalmıştı, köşeyi dönünce de varmış olacaktı zaten. Ayakkabılarına mahcubiyetle bakıp üstünü düzelttikten sonra yürümeye koyuldu. "Bekletmemişimdir umarım." Diye yankılandı iç sesi. Sonunda yolu bitirdi, gelmişti. Yavaşça yanına oturdu:
-Bekletmedim ya anneciğim...
Hâlâ annesinin kokusunu aldığı toprağa sarılırken gözyaşlarına çok güç söz geçirebiliyordu. Yıllar evvel bugün nasıl da bırakıp gitmişti onu? Akşama kadar kalacak, konuşacak en son geldiğinden bu yana biriktirdiklerini dökecek dertleşecekti. Annesi de kuşkusuz o bitirene dek sessiz sessiz dinleyecekti...

Senem Özcan, Kulağımızdan Bizi Kimler Yönetiyor'u inceledi.
 12 May 19:29 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

#28549333


1977 YILI İLK BASIM OLAN KİTAP SAYIN ABDULKADİR DURU BEY'E AİT. ÇOK SEVEREK OKUDUĞUM KİTABINI SİZLERE TAKDİM EDİYORUM...

“Dostunu, düşmanını tanımayan, hayvandan beterdir. Çünkü hayvan; dostunu, düşmanını tanır.
İşittiğine tespit etmeden inananlar, hayvan tiplere hayvan olmaktan kurtulamazlar.”
“760lardan, 1977 şu günleri¬mize dek neler oldu da, bugün ye¬niden girişiyoruz hiç yokmuş gibi.
Neden tatminkâr değil mille¬timiz, bireylerimiz? Bunun cevabı İspanya’daki medeniyetimizden günümüze kadar aradık. Nicel olayların, nitel kısımlarını izledik. Saadet güllüğümüze haşaratlar dadanmış.
Bireylerimizin, ailelerimizin derinliklerinden yönetimlere dek gözledik. İspanya Endülüs’teki parlak kültürümüzden, Anadolu-muzdaki Selçuk devrine sıçramış. Sönerken, yiğitlerimiz yetişmiş, kurtarmışlar.”
“Türkiyemizde bizim tarihleri¬miz yok. Olanlar da bölük pörçük. Bu gidiş nereye? Bizim bizden haberimiz ol¬maz ki... İşte bundan gençlerimiz şaşırgındır. Çünkü bizim tarihimiz yok elimizde.Baştan başa işte Tür¬kiye! Endülüsteki medeniyet tari¬himiz yok. 1942'lerden beri aradık. Yok ki bulamadık. Nihayet Batı ülkelerinden buldurduk. Endülüs medeniyeti¬mizden bazı eserler. İzlerimizin yarısı kaybolmuş, birazı silinmiş.
Ufak tefek bazı izlerde şunla¬rı görüyoruz. 770'lerden başlamış teknolojimiz.Uçaklarımız, taşıtları-
mız, matbaalarımız. Günümüzden daha ileri o zamanki tekniklerimiz. Kültürümüz, medeniyet hamleleri¬mizin her yönlü ilerlemelerini şöy¬le okuyoruz batı yazarlarının ka¬lemlerinden:
Endüstride pamuktan yapı¬lan Cepken yelek ve ceketler, özel bir mahiyet arzediyordu ki, giyenlerin üstüne türkü yakılıyor¬du. Günümüzde henüz ona yetişi-lememiştir.
Kâğıt imâli ve geliştirmeleri her cins kâğıdı ortaya koymuştu. Bu devirde batı, yazı yazmayı dahi bilmiyordu. Bizim o zamanki matbaamız, bugünkünden farksız sa-yılır. Üçüncü Abdurrahman'ın Halifenin devlet dairelerinin evrak sistemini matbu yaptırdığı batıda takdirle anılır.
Teknikte: Pusula ve mıknatıs, daha gelişmelere yol açmıştı. Barut formülleri bir yandan, ateşli savaş araçları, torpillerin de geliştirilmesi devam ediyordu. Topların gelişkin oluşunu ayrıca anmak yerinde olacaktır. Motorlu vasıtaların modeli antikadır batıda. Sulama usullerine ince su serpişi eklenmesi de hayret vericidir ki, batılıların o zaman yıkanmadıkları, yılda bir iki defa soğuk su ile silindikleri kaydedilir. Buyurun medeniyeti. Kendimizi hiçe sayan beyefendiler hemen şuraya baksalar yetecek. Batıda kendi vücutlarını yıkamak bilmezlerken, biz, yağmurlama usûlü bahçelerimizi suluyoruz. Dünyada ilk defa sayı işaretleri ve matematik bizden çıkmıştır. Dünya, matematik bilimini de öteki dallarda olduğu gibi Müslüman Türklere borçludur.
Meridyen dairesinin bir derecesini tam sıhhatli bir şekilde ölçen Ebu Muhammed'i, dünya anmaktadır. Her saate bakanın da; Ahmet'in, ilk bakırdan yaptığı saati hatırlaması doğaldır.
Bu iki kardeş, yıldızların do¬ğuş ve batışlarındaki değişiklikle¬ri hesaplamış, ona göre son dere¬ce doğru çalışan bir aleti meyda¬na getirmişlerdir. Astronominin tamlaşması bizdendir ki, o zaman gökle ilgilenmek, batıda en büyük günah sayılıyordu. Hal böyle iken, Hekim İbni Firnas başkanlığında uçağın en âlâsı yapılmıştır. Üzeri¬ne süs olarak da kumaş ve tüy iş¬lenmiş, semalara hakimiyet kurul-muştur.
Bugünkü uçakların onun ka¬dar havada durmaya, süzülmeye henüz yetişemediği kaydedilmek¬tedir…”
“Biz Türkler sanayide, teknolojide, ticari işlerde örnektik tarihlerde. Bu gerçek gizlenemez. Göreceğiz kaynak¬lar vererek kitaplarda. Ancak kahra¬manlıklarımız savaşlarda, mertçe oldu¬ğu için cephelerde. Ağır bastığı için göze daha çok çarpmış. Çekemeyen¬ler Türklere "Tek savaşçıdır" demişler. Günümüz gençleri de o lâflara inan¬mışlar.
Savaşların nedenlerini, siyasi ko¬nuları ilerde açıp inceleyeceğiz enine boyuna. Şimdi konumuz; iyilik korun-mazsa, kötüler onun düşmanıdır.
Sanayileşmemiz, ticari gelişme¬miz evvellerden düşmanlarımızı çok perişan ederdi. Antika diye Türk eser¬leri halâ batıda yankı yapmaktadır. Bu gerçekleri gözler önüne daha açık ser-gileyeceğiz.
Biz Türkler dünya insanlarına örneğiz. Bu gerçek, kuşku götürmez. Türkler diyoruz. Birinci Tanzimattan buyana bakıp da aldanmayalım. Dünyanın en kötü hainleri de var¬dır muhakkak. Adlarına hayvan tipler diyoruz. Hayvan tipler ve hayvan tiple¬rin hayvanlarından (hainler) bazı müs¬pet vesikalar, kaynaklar da gösterece¬ğiz.
Bizi içimizden çökertmek için yüz yıllardan beri sinsi sinsi uğraşan hay¬van tipleri ve onların hayvanlarını, En¬dülüs'lere varmadan hemen Türki¬ye'den biraz gösterelim”
İHANET BELGELERİNE İYİ BAKALIM!..
“Mert ve cesur insanlar, sinsi düş¬manlarını sezemezler.”
“Biz birbirimizi suçlayacağımıza, gençlerimize hoyrat gibi bakacağımıza, kimlerin elinde oyuncak olduğumuza baksak, hemen el ele tutup kendimizi kurtaracağız.” Anlayana bir örnek de yeter. 1939-40'larda hayvan tiplerin hayvan¬ları (hainler) Polonya'yı ne yaptılar. Ona bakalım, ona göre bizi kulağımızdan yönetenlerin neler yaptıklarını da, ya¬pacaklarını da biraz olsun anlayabilelim. Alman - Rus savaşında Polon¬ya'nın burnu bile kanamazdı. İçindeki 10500 haindir Polonya'yı Rus'a, Al-man'a paylaştıran. Çorçil, Rozvelt hay¬van tiptir. (1) Polonya gafil avlanmış-tır. 3500 hain, Nazi emniyeti olan (G.S.P)'ya intisap etmiştir. Hain Amiral Kanaris'e, Polonya'nın en mühim stra¬tejik sırlarını, dosyalar halinde Berlin'e göndermişlerdir.
2650 hain, Sovyet Casus Teş¬kilâtına aynı şeyi yapmışlardır. 325 ha¬in de İngiliz "Entellijans" hesabına ve 850 hain de Amerika istihbaratına inti¬sap ederek, Polonya'yı paylaşmışlar¬dır. Müstevlilere, fiilen yol gösterip Po¬lonya'nın vurulacak yerlerine getirmiş¬ler ve onlar bugün komünisttir.
Bizdeki hainlerin ise durmadan çalışmalarını sürdürdükleri apaçık önü¬müzdedir. Bugün başkentimiz Anka¬ra'nın Maltepe'sinde seks kulüpleri bi¬le, açıktan açığa çalışmaktadır.
Bir yandan millî benliğimizi inkâr ettirdikleri gençlerimize.bir yandan bir¬birlerini kırdırdıkları yetmiyormuş gibi, bir yandan da dış ülkelere daha berbat bağımlılıklara sokuyorlar.”
“İşte Müslüman Fikir Ve İnancını Şaşırtanlar.
- Yeni Eflâtuncu Yahudi Filozof¬larından matematikçi ve astronom,
Barselonalı, Abraham bar Hiya.
- Yeni Eflâtuncu olup, Aristo Mu'tezile öğretilerinin nakilcisi ve yo¬
rumcusu, ekleklik Yasef İbn Saddik.
- Yahudilikle Aristo felsefesini uzlaştıran, ilk Yahudi Aristocularından
sayılan Taledo'dan Abraham İbn David
(Davud).
- Yahudi, İspanyol nakilci filozof, Avenzoor.
-Yahudi bilgin ve çeviricileri, Tuleytule'li Yahude ben Şaloma Kohen, bunu takiben Gerşan b. Şalomo Şolo-man b. Yosef'ta Eyyüb. (Barselona1!! Zarah'in B.İzak).
- Yahudi felsefecilerinden Levi-ben Abraham Hayim.
- Kabbala Panteist Yahudi Misti¬sizminin en önemli eseri Zohar.(Seyfer
ha Zohar).
- Yahudi akılcılarından Rasyonalis felsefeci Yosef Kospi.
- Güney Fransa'da Bagnols'dan Yahudi felsefecilerden Levi ben Ger-
son (Gersonides)
- Yahudi felsefeci ve felsefi ede¬biyatçılarından Şemtov ilan Falgera:
İbn Rüşd'le ilgili çalışmalarını Yunanla karıştırdı.
- İtalyalı felsefeci Hilel ben Samuet ve çağdaşı Izak Albalag.
- Yahudi felsefeci baş hahamlar¬ dan Hosdai Kreshas (Cıescas).
- ispanya'da Ortaçağ din felsefe¬cilerinden Kreskos'ın çağdaşı Simon
ben Semah Dvıan.
- Narbon'lu felsefeci Moşe ben Yoşva (Moşe Varboni).
Yahudi bilgin ve çeviricilerinden Kalonimas b. Meir,Kalonimas b. David
b. Todros, Rob Samuel b. Yehuda b. Meshulam, Romalı Yudan ben.Moses ben Danyel ve bunun gibiler. (1)
işte böylece kitap çalma, isim çalma, değişik isim kullanma, islâm eserlerini kendilerine maletmek gibi binlerce hile ile muazzam İslâm kül¬türünün varlığını kaybetmeye uğraş¬mışlardır. Bizim daha çok şey açıkla¬mamıza gerek yok. Bu konularda uğ¬raşan araştırıcı Avrupalı bilim adamla¬rının elimize geçen kitabının arka ka¬pağında şu sözleri okuyoruz.
"Avrupa'nın ilim ve teknikte, bu¬günkü baş döndürücü bir noktaya ulaşmasında tek mesnet teşkil ettiği, muhteşem ve cihanşümul «İSLÂM MEDENİYETİ» dir."

AMERİKA'NIN TÜRKİYE'YE GİRİŞİMLERİ
İstanbul'da çalışan diplomat Don.S.S.Cox'un verilerine göre Ameri¬kan Bord'un 1900 yıllarında başlayan faaliyetleri:
Meşgul olunan kasaba, köy sayı¬sı……349
Bu faaliyet İçin angaje edilen Amerikan Ajanı..…..254
Türk tebaasından yardımcılar 1049
Yüksek okul ve kolej sayısı 35
Yatılı kız okulları 27
Genel okullar 508
Eğitilen talebe sayısı 25.171
Mabet adedi 400
Her servise devam edenler 50.000
Teşkilâtlı kiliseler ..138
Bir yılda sarfedilen propaganda broşürü……..100.000
Bir yılda sarfedilen poropaganda kitabı……. 50,000
Devamlı yayın yapan gazete... 13 Kitap baskı makinaları, emlâk kıymeti ……1.000.000
Bir yılda Türkiye'de dağıtılan pa¬ra…. 700.000
Mr. H.D.Dwight, 1895'de Ameri¬kan Bord adına yaptığı açıklamada "Yaklaşık olarak 65 yıldır Türkiye'de faaliyet yapmakta olan Amerikan Bord Of Mission geniş bir eğitim, basın ve yayın düzenine sahiptir" demiştir. Pa¬palık ve istanbul'daki Fransız elçisinin çalışmaları sonunda 1583'de Osmanlı hükümeti kendi halkının, başka devletin göndereceği öğretmenler tarafın¬dan eğitilmesi kararını almıştır. Bu sıra¬da başta Hırvat (Macar devşirmesi) Si-yavuş Paşa bulunmaktadır.
Bu karardan sonra (17-18-19 ve 20. Yüzyıllarda) 216 Amerikan okulu, 75 ingiliz okulu, 137 Fransız okulu vardı.
XIX. yüzyılda Amerikan Bord şirketi de asıl hedefi siyasi hakimiyet ve kültür emperyalizminin zafere ulaşmasına yardımcı olmak doğrultusunda ve bu faaliyeti yapıyorlardı. Ayrıca Genel bir tasnif yapılırsa:
a) Rus misyoner örgütleri,Balkan ülkelerini.
b) İngiliz (C.M.S.) Arap ülkelerini.
c) Amerikalılar, Ermenileri.
Fransızlar, kuzey Afrika ülkele¬rini Osmanlı İmparatorluğumdan koparmak istemiş ve hepsi de Hristiyanlık idealinde Türk'e karşı tek cephede savaşmışlardır. Temelindeki hayvan tiplerdir
MİLLİYETÇİLİĞİN TANIMI:
Bizim anladığımız milliyetçilik : Amaç birliğidir.
Aynı varlığa inanmış kişiler, aynı hedefe varmak amacını güder, o yolda aynı amaçla yarışırlar... İşte o kişile¬rin her biri, milliyetçidir. Milliyetçi kişiler onlara deriz.
Demek oluyor ki sağlam bir inanç ile bir hedefe varmak amacında olmayanlara, milliyetçi diyemeyeceğiz.
Bu gerçekten baktığımızda: Aynı köyün insanları, aynı yurdun adamları, insanların akrabalıkları, hatta kardeş¬ler bile aynı inançta, aynı hedefe var¬mak amacı ile yarışmıyorlarsa, milli-yetçi değildirler ve olamazlar.
insanlar, başka tür yakınlık ve yandaşlıklarıyla da milliyetçilik edemezler.
Akrabalık başka.milliyetçilik başkadır. Hemşehrilik başka, milliyetçilik başkadır. Yurttaşlık başka, milliyetçilik başkadır.
Bugünkü anlamda dindaşhk, ya da fikirdaşlık,arkadaşlık gibi olumlarda da milliyetçilik bulunamaz.
Milliyetçilik hüviyeti: İnanç birliği ile, aynı hedefe varmak amacı ile ya¬rışmakla, o yolda her şeyini feda etmekle ispat edebilirler...

Kitabın her bir cümlesini burada paylaşmak isteyeceğim kadar muazzam bir kitap. O yüzden biraz uzun oldu galiba :D
KİTAPTA DAHA ÇOK DUYDUKLARIMIZDAN NASIL YÖNETİLDİĞİMİZ, KAVRAM KARIŞIKLIĞI İLE NASIL ASİMLE OLDUĞUMUZA VE YAHUDİLERİN BİZLERİ NASIL OYUNA GETİRME ÇABASINDA OLDUĞUNA BELGELERLE DEĞİNİLİYOR.
Sn. Abdülkadir Duru Beyin tüm kitaplarını neredeyse okudum ve kendime hepsini beşer defa okuma hedefi koydum. Bir çoğunu da bitirdim. 70 küsur kitabı mevcut.
Paylaşımlara, en çok okunan yazarlara bakıyorum hep yabancı ve ne yazık ki çok yüksek bir bölümü de bizleri verimsiz hayale sürüklemekten başka bir işe yaramıyor. Bizim, bizleri uyandıran, kendimize getiren kitaplara, milli düşüncelere ihtiyacımız var. Millilik particik değildir, ki bu kitapta da çok güzel değinilmiş. Yaklaşan seçim dolayısı ile de herkesin okuyup milli birlik içinde seçime yaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Neden burda değiniyorum çünkü ülkem için önemli!. Kim üretim yapıyorsa, kim milletimi kalkındırıp, dış mihrakları, siyon-mason ve misyonları ifşa edip kanımızdan güçlenmemizi öneriyorsa onu başkan saymak vazifemizdir. Sayın Erol Erbaşın da dediği gibi “Başkan Başarandır!”

BİZLERE BÖYLE BİR ETKİNLİK VESİLESİYLE OKUDUĞUMUZU PAYLAŞMA İMKANI SAĞLAYANLARA, PAYLAŞIMDA BULUNANLARA ÖZELLİKLE NECİP BEYE ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM

https://www.youtube.com/watch?v=dz8LXAASums

Bir müziği beğendiysem üst üste defalarca dinleme gibi bir huyum var . Bu türküyü de ilk dinlediğimde çok beğenmiştim ve üst üste dinliyordum. Sene 2015 ocak… Üniversite 3. Sınıf öğrencisi olarak 3 dersten bütünlemelere kalmışım ; ikisini vermiş mutlulukla müzik dinlerken aldığım bir haberle bağdaştı bu türkü bende. O yüzden çok nadir dinliyorum artık.
“Mutluluk” , “hüzün” gibi değildir ; sona erer. Yine o son… Kardeşim aradı .İlköğretimde ikimizin de Fen Bilgisi dersine giren çok sevdiğimiz bir öğretmenimiz vardı: Ökkeş Şimşek. Kendisi,eşi ve çocuğununda bulunduğu araba ,öğretmenimizin direksiyon hakimiyetini kaybetmesiyle nehre uçmuş. Anne ve babanın cansız bedenleri bulunur ama çocuk bulunamadı. Ellerim titriyor; klavyenin tuşlarına basarken zorlanıyorum,haberlere bakıyorum sanki gerçek değilmiş gibi. Kaza yerinin fotoğrafları ve inanmak istemiyorum o cansız yerde yatan bedenin öğretmenimin olduğuna… Üzerimde emeği olan öğretmenim olduğuna…
Ökkeş öğretmenimle yollarımız 2007’de kesişti. Çok ciddi bir kişilik ,bu yıl bu dersler geçmez, demiştim ön yargılarla. Tabii ki yanıldım. Bir buçuk yıl ders aldım O güzel insandan.Dolu dolu geçen bir buçuk yıl. Yeri geldi abimiz gibi davrandı hiçbirimizi ayırt etmeden. Yeri geldi bizle beraber çocuk oldu.
Gaziantep’te doğup büyüyen ,zor şartlarda eğitim alan,her şeyin kıymetini bilen tam bir Anadolu insanıydı Ökkeş öğretmenim. Öğretmenliğin verdiği sorumluluğun bilincinde,öğrenci için elinden geleni yapan bir eğitimciydi. Öğretmenliğin hakkını verenlerdendi. Ama erken ayrıldı hayattan. Daha çok çocuk vardı O’nun öğrencisi olması gereken. Daha çok çocuk vardı bizler gibi şanslı olmak için…
Biz çok sevdik seni Öğretmenim. Hakkını helal et bizlere…

(Bunu söylemek çok kötü ama açıklamak istiyorum. Kazanın tek sebebi sadece direksiyon hakimiyetinin kaybedilmesi değil. Yolun kenarında bariyerlerin olmaması aracın nehre uçmasının sebebi.
Belkilerle yaşanmaz evet ama orada bariyer olması çok şey değiştirebilirdi.
İnsan hayatına verilen önem bu işte! )

HeRZe, bir alıntı ekledi.
11 May 02:10 · Puan vermedi

Suç Olur
Gecikince sabahlar
Son türküler hep kanlı söylenir...

Bir Özlem Bir Türkü, Adnan Yücel (Sayfa 16)Bir Özlem Bir Türkü, Adnan Yücel (Sayfa 16)
İsmail | Synergy, Bu Yurdu Bize Veren Kadın Kahramanlarımız'ı inceledi.
 10 May 21:27 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir Ulusunda, Anadolu köylü kadınının üstünde emek vermiş bir başka kadın topluluğu gösterilemez. Dünyada hiçbir Ulusun kadını “Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, Ulusumu kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim” diyemez.
Mustafa Kemal Atatürk

https://www.youtube.com/watch?v=Jvb6Fo6t6hQ


Tarihimizde gerçekleşmiş zaferlerde kadınların rolü çok büyüktür şüphesiz. Nene Hatun'u kimler bilmez ki? 1877 Rus Harbi sırasında gösterdiği azmi dillere destandır. Ruslar Erzurum civarına kadar gelip, vatan topraklarına kirletmek isterken, Aziziye Tabyası'nın en büyük simgelerindendir Nene Hatun. O bizim anamızdır, atamızdır. Eh tabii şanlı tarihimiz olur da şanlı isimlerimiz de olmaz mı? Bunlardan bir diğeri de Kurtuluş Savaşında Aydın ve yöresinde nam salmış Yörük Ali Efe'dir. Yiğitliğinin yanı sıra vatan aşkı ile yanıp tutuşan Ali Efe, Yunanlıların korkulu kabusu olmuştur. Fakat gözbebeğimiz İzmir'e çok büyük coşkuyla giren Yunanlıları gören ve bunu kalbi ve yüreği kaldırmayan bir kahramanımız da vardı: Gazeteci Hasan Tahsin. Kirli düşman elinin, şanlı bayrağımıza ve milletimize dokunmasına izin vermeyerek, düşmana ilk kurşunu sıkmıştır. O dakikada şehit olmuştur. Aziz kahramanımızı saygıyla anıyorum. Fakat ülkenin durumunu gören, vatanın sıkıntıda olduğunu bilen bir insan daha vardı: Mustafa Kemal Atatürk. En büyük hızla vatanın her yerinde istiklal ve bağımsızlığımızın tekrardan kazanılması için gereken çağrıyı yapmıştır. Milletimiz ise top, tüfek, kürek, satır eline ne geçerse düşmana karşı yürümüşlerdir.

Evet ülkemiz böylesine zor durumdayken yine kadınlar ön plandaydı. Cepheden ziyade fikri ve düşünceleriyle düşmana karşı savaş vermiş olan Halide Edip, Atatürk'ün yanından ayrılmamıştır. Hastanelerde ise hastabakıcılık yaparak gazilerimize en büyük yardımı etmiştir. Ama kahraman kadınlarımızın sayısı bu kadar değildir. Kara Fatma, Çete Ayşe, Tayyar Rahime, Halime Çavuş, Şerife Bacı gibi kadın askerlerimiz sadece kayıtlı olanlardır. Niceleri vardır, hepsi şehit olmuştur. Cephelere su, mermi taşıyarak hatta taşıdığı mermi askere gideceği için kucağındaki bebeğinden ziyade, bozulmaması ve cepheye en hızlı bir şekilde gitmesi için mermiyi koruyan vatansever annelerimiz vardı tarihimizde. Hiçbiri unutulumaz. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın yazdığı meşhur, Mustafa Kemal'in Kağnısı adlı şiir hele hiç unutulmaz. Çünkü o kağnı bizim Kurtuluş Savaşında olan sembollerimizden biriydi. Bir dörtlük;
#29517638 />
Antep Müdafaası'nda göstediği büyük azmi ile düşmanla savaşan Karayılan ile Savaş Bey'i unutmak mümkün mü? Antep ise ödülünü 'Gazi' ünvanı ile almıştır.

#29490081 />
https://www.youtube.com/watch?v=o7HkZoluonY
Tarihimizde çokça şanlı zaferlerimiz vardır. Türkü ve ağıtlar ise bunları biraz da olsa hatırlatır bize. Mesela Seyfettin Sucu'nun şu türküsü de güzel.
https://www.youtube.com/watch?v=tOFWt6ouAxc

Son olarak kitap kısa sayfalı, küçük basit gibi geliyor ama iki sayfa okudun mu, atalarımız ne güçlükle kazanmış bu vatanımızı diyor insan. Açlık, sefalet bir an olsun vatan sevgisinden geri koymamış. Çoğu nişanlılar eşleri cepheye giderken, en önemli uyarı veriyorlar birbirlerine. Ateşten Gömlek'te geçen İhsan İle Ayşe aşkında demiyor muydu Ayşe, '' İzmir'i kurtarmadan gelirsen seninle evlenmem İhsan'' diye?
Kurtuluş Savaşı'nda gösterdikleri kahramanlıkları ile başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, vefakar Türk subayları, kahraman mehmetçik ve gözlerimizin nuru aziz kadın ve annelerimizi saygıyla anıyorum. Ve sözü Nazım Hikmet'e bırakıyorum; Kuvayı Milliye Destanı'nda bir kesit...
...bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

Gizli Dosyalar Özel Sayı: Sular Tersine Döner
Bodrum katındaki masamda otururken tavana attığım kurşun kalemleri izlemekle meşguldüm. Asansörün bodrum katında durduğunu ve içinden birinin indiğini duydum. Ayak seslerinden gelenin Scully olduğunu anlayınca, gözlerimi tavandan ayırıp kapıya diktim. Scully odaya girince, pazar günü sabahın bu saatinde burada ne aradığımızı sorgulayan bakışlarla bana bakmaya başladı.

“Sabahın bu saatinde seni çağırdığım için üzgünüm” diye söze başlamıştım ki, cümlemi tamamlamadan “Ancak çok önemli bir olay var.” diyerek devamını O getirdi.
“Evet, çok önemli bir olay var.”
“Pazar sabahı ikimizi birden buraya dikecek kadar bu önemli olay nedir gerçekten merak ediyorum.”
“40° Kuzey Paralelleri ile 41° Kuzey Paralelleri arasında açıklanamayan bazı doğa olayları oluyor.”
“Doğada her zaman bazı açıklanamayan olaylar olur Mulder.”
“Bu seferki olaylar doğrudan uzaylılarla ilgili olabilir. Sadece bu iki kuzey paraleli arasında bu olayların yaşanıyor oluşu biraz ilgi çekici. Olaylar burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde başlıyor. Türkiye’de son buluyor.”
“Türkiye’de mi? Neresinde? ”

Türkiye’deki şehrin adını unuttuğum için önümde duran not defterine bakma ihtiyacı hissettim. Defterde şehrin adını bulduktan sonra kafamı kaldırıp tekrardan Scully’ye baktım.

“Evet. Ordu diye bir ilde sona eriyor. Daha doğuda herhangi bir gözlemde bulunan olmamış. Bu yüzden olayların son noktası orası görülüyor.”
“Peki, açıklanamayan doğa olayları neler?”
“Nehirlerin, akarsuların, derelerin akış yönünün tersine akmaya başlamış olmaları. Teorime göre UFO’ların oluşturduğu güçlü manyetik alanlar buna neden oluyor olabilir.”
“Biz ne yapacağız?”
“Önce Philadelphia’ya, ardından da Columbus’a gideceğiz. Olayların başladığı yer orasıysa ilk orayı görmemiz daha düzgün olur.”
“İlk derken, son olarak nereyi göreceğiz?”
Sonra da küçük bir Türkiye gezintisi de fena olmayabilir sanki?”
“Mulder!”
“Uçak biletlerini ayarladım bile. Bir an önce hazırlanıp yola çıkalım.”

Scully, bu uzun yolculuk için hazırlık yapmak üzere eve dönerken, ben de birkaç yer ve kişiyle daha irtibat kurdum. Bir yandan, Türkiye’ye gidince doğrudan olay yerine ulaşmak için bilgi alabileceğim kişilerle sıkı bir telefon trafiğine girerken, bir yandan da daha önceden buna benzer olayların yaşanmış olup olmadığını gözden geçiriyordum.

Sorunsuz geçen bir yolculuğun ardından Philadelphia’ya vardık. İlk izlenimim burada bir UFO hareketliliği olduğuydu. EMR cihazı ile ortamda oldukça güçlü bir manyetik alan olduğunu tespit ettik ve gerçekten de nehirlerin akış yönü tam tersine dönmüştü. Her ne kadar şu ana dek hiç kimse UFO gözlemi yapmamış olsa da burada bir yerlerde olduklarını hissediyordum. Etraftaki tarlalardan radyoaktivite analizi yapmak adına bazı bitki örnekleri topladık ve ikinci durağımız olan Columbus’a gittik. Buradaki sonuç da Philadelphia ile aynıydı. Yine bazı bitki örnekleri alarak başkente geri döndük. Radyoaktivite testleri sonucunda bitkilerin yoğun radyasyona maruz kaldığı anlaşıldı.

Mali sorunları ve uçak biletlerini hallettikten sonra Türkiye yolculuğumuz başladı. Uçakla önce İstanbul’a, ardından da aktarmayla Ordu’ya vardık. Bize rehberlik edecek olan kişi ile buluştuktan sonra olay yerine ulaştık. Buradaki sonuçlar da Birleşik Devletler’deki gibiydi. Hatta ondan daha kuvvetli bir manyetik alan söz konusuydu. Ordu’nun Dereleri de yukarı doğru akıyordu. Etraftaki fındık bahçelerinden örnekler alarak günü tamamladık.

Rehberimiz dinlenmek üzere oteline dönerken, gülerek: “Yıllardır söylenen bir türkü vardır. En sonunda bu gerçek oldu.” dedi.

Ardından telefonundan türküyü açarak dinletti. Türkçe olduğu için sözlerinden bir şey anlayamasak da melodisi benim de, Scully’nin de hoşuna gitmişti.

Rehberimiz gittikten sonra arabanın içinde geceyi beklemeye başladık. Scully bütün gün yorulduğu için yan koltukta başı omzuna doğru kaymış uyuyordu. Ben de saatlerdir hareketsiz durmaktan sıkılmış biçimde otururken, bir anda kuvvetli bir ışık arabanın içini aydınlattı. Birkaç saniye içinde ardı ardına dört veya beş tane UFO hızla gökyüzüne yükselerek kayboldu. Hemen Scully’yi uyandırmama rağmen, her şey birkaç saniye içinde olup bitmişti.

İkimiz de arabadan indik. Fındık bahçelerinin yanından, ışığın yükseldiği yöne doğru ilerlediğimizde, etraf kavrulmuş fındık kokuyordu. Bu bile az evvel olanların kanıtı gibiydi. EMR cihazıyla ölçüm yaptığımızda ortamdaki manyetik alanın normale döndüğünü tespit ettik. Ordu’nun Dereleri artık yukarı doğru akmıyordu.

Günlerdir bu yaşadıklarımı düşünmekten uyuyamıyorum. Yüzyıllardır hatta binyıllardır bizi ziyaret eden bu dünya dışı varlıklar neden dünyayı ziyaret ediyor? 40° Kuzey Paralelleri ile 41° Kuzey Paralelleri arasında ne vardı? Neden günlerce burada kaldılar? Sular neden tersine dönmüştü? Hepsi cevaplanamayan sorular olarak kaldı ve bir dosya içinde arşive kaldırıldı.

Erdem Gül, Atatürk'ten Özür Diliyorum'u inceledi.
08 May 05:54 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Şuna eminim ki evveliyatı da var ama özellikle son on beş yılda başta Atatürk’ün şahsına, eserlerine, miraslarına karşı başlatılan saldırılara karşı her aklı selim Atatürkçü şunu düşünüyordur: “Atatürk yeniden dünyaya gelse başta Atatürkçü olduğunu iddia edenleri haşlar (??) Hakikaten de onun çağdaşlık yolunda başlattığı, hem de ne zorluklar içerisinde, reformları devam ettiremedik, ettiremediğimiz bir yana sahip çıkamadık..

Hem Gürbüz Evren beyefendinin bu kitabını, hem Turgut Özakman’ın “19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da” adlı kitabında hem de Hulki Cevizoğlu’nun “Bırakmayı Düşündüm” adlı kitaplarında kaygının ortak olduğu, Atatürk ve Cumhuriyet değerlerinin planlı bir şekilde nasıl yok edilmeye çalışıldığını gördüm..

Asıl üzücü olan ise, tüm bunların bilincinde olan Atatürk çocuklarının, Cumhuriyet çocuklarının en ufak bir kıpranma çabası içerisinde olmamasıdır.

Sevindirici olan ise, bugüne kadar Atatürk’ü yanlış veya eksik tanıdığımızı farketmemiş oldu. “O”nun sadece karga kovalayan biri olmadığını, eşsiz bilgi birikimi ile müthiş bir teşkilatçı, devlet adamı ve bizim için bulunmaz bir “nimet” olduğunu öğrendik. Sağı içinde solu içinde, inananı inanmayanı içinde, Türkü Ermenisi Lazı Kürdü içinde, Atatürksüz bir Türkiye’nin yok olacağını gördük...

Kitaba gelince; Gürbüz beyi televizyon kanallarından takip ederiz zaten. Nasıl bir Atatürk aşığı olduğunu hepimiz iyi biliriz. Rüyasında Atatürk’le yaptığı uzun söyleşiyi kitaplaştırmış. Aklınıza gelen her konudan, hem de istatistiki değerler vererek, Atatürk’ün verdiği demeçler ile açıklamalar yaparak.. Ben okurken üzülmedim değil ancak, bu tür eserleri hepimiz okumalıyız ki gerçekleri görelim. Kendisine hem eseri hem de düşünceleri yönünden teşekkür ediyorum.. Tavsiye ederim, okuyun ve hatta okutun. Saygılarımla..

Ayşe Y., Elveda Gülsarı'ı inceledi.
 03 May 21:29 · Kitabı okudu · 10/10 puan

ELVEDA DİYEMEMEK
“Uç yabankazı uç! Kanatların yorulmadan
arkadaşlarına yetiş! Diye derin bir iç çekti. Sonra:
Elveda Gülsarı! Elveda! dedi.”
(Bu inceleme, romanın içeriğine dair detaylı bilgi içerir!)

Veda etmeyi beceremeyenler sınıfındanım. Gideceksem susarak giderim, geri dönülemez sözler söylemekten korkarım hep, belki de vedaları becerememem bundandır. “Elveda Gülsarı”yı yeniden okurken bir veda metni okumanın hüznünü bir kez daha yaşadım. Oysaki vedalar da hayatın gerçeklerinden. Ama insan bu hayatta en çok da en sevdiklerine veda etmek zorunda kalıyor ya, belki de hayatın en trajik tarafı da bu. Sevmediklerimizle burun buruna yaşamak zorunda kalırken, en sevdiklerimizi hayat boyu uğurlamak, onlara hep hasret kalmak, küçük anlardan ibaret mutlu anları bir daha bir daha hatırlayıp hüzünlenmekten ibaret bir hayat…

“Elveda Gülsarı” romanının kahramanı, taypalma yorga cins bir at olan Gülsarı’dır. Aytmatov, romanı sondan başlatırken romana adını veren Gülsarı’nın ve onun sadık dostu, bakıcısı, sahibi Tanabay’ın yaşamlarını geriye dönüşlerle aktarır. Romanda tahminen 35-40 yıllık bir süreç geriye dönüşlerle anlatılır. Tanabay, kolhozlaştırma faaliyetlerinin tüm hızıyla devam ettiği Ekim devriminden hemen sonraki süreci gençlik yıllarında idrak etmiş, bu sürece canla başla katkıda bulunmuş, aradan yıllar geçtiğinde yanlış politikalar sebebiyle partiden de onun uygulamalarından da soğumuş, hayal kırıklığı yaşamış bir halk adamıdır. Gençliğinde ağabeyi Kulıbay’ı dahi kulak olduğu gerekçesiyle ihbar etmiş, onun sürgüne gönderilmesine sebep olmuş, bu sebepten ağabeyiyle arasında tamiri güç bir kırgınlık oluşmuştur. Roman dikkatle okunduğunda “Karagül Botam Bozlağı” ile Tanabay’ın ağabeyiyle olan ilişkisi arasında bir bağ kurulduğu görülecektir.

Asıl mesleği veterinerlik olan Aytmatov, romanlarında hayvan kahramanları son derece derin ve etkileyici şekilde tasvir eder, onlara insanlara has özellikler verir, hatta bunu o kadar doğal bir şekilde yapar ki bu durum okuyucu olarak bize asla rahatsızlık vermez. “Gün Olur Asra Bedel”in unutulmaz devesi Karanar, “Dişi Kurdun Rüyaları”nın kurtları Akbar ve Taşçaynar, “Beyaz Gemi”nin maralları, “Ebedi Nişanlı”nın kar parsı, onun ilk elde akla gelen etkileyici hayvan kahramanlardan birkaçıdır sadece. “Elveda Gülsarı” romanının kahramanı Gülsarı, Tanabay’a küçük bir tay iken yetiştirmesi için verilir. Zamanla yorga ile Tanabay arasında çok güçlü bir bağ oluşur. Ancak Gülsarı yarışlarda arka arkaya üstün başarı gösterince Parti yetkililerinin dikkatini çeker ve yorga Tanabay’ın elinden alınır, bu durumu kabullenemeyen Gülsarı defalarca kaçar, hatta zincire vurulur, sonrası daha da trajiktir. Gülsarı ve Tanabay’ın yolları yıllar sonra yeniden kesişse de artık ne Gülsarı koşarken rüzgarlarla yarışan o taypalma yorgadır, ne de Tanabay gençliğinin zirvesindeki Tanabay’dır. Onları romanın başında yaşlılık ve vedanın hüznü içinde görürüz. Öyle ki Aytmatov romanda bunu vurgulamak ister gibi “leit motif” şeklinde “yaşlı bir adam, yaşlı bir at” ifadesini dört kez kullanır.

Romanın orijinal adı “Kopar Zincirlerini Gülsarı”dır ama çeviri sırasında “Elveda Gülsarı” şeklinde değiştirilmiştir. “Kopar Zincirlerini Gülsarı”, romanın içeriğine ve mesajına çok daha uygundur aslında. Romana adını veren Gülsarı ismindeki “taypalma yorga” at; romanda özelde Kırgızları genel manada da esaret altında olan bütün Türkleri temsil eder. Gülsarı’nın ayaklarının zincire vurulması ve ardından da iğdiş edilmesi sembolik bir anlam taşır. Sovyetler Birliği’nde uygulanan asimilasyon politikaları sonucunda öz değerlerine yabancılaşan bir nesil yetişir. Aytmatov’un birçok eserinde bu durum farklı semboller yardımıyla eleştirilir. "Gün Olur Asra Bedel"de mankurt efsanesi yardımıyla kendi değerlerine yabancılaşan insanları “mankurt” kavramıyla anlatan ve literatüre armağan eden Aytmatov, Sovyet yatılı okullarında yetişen Sabitcan vasıtasıyla da halihazırdaki mankurtlaştırmayı gözler önüne serer. Bu romanda da cins bir at olan ve kendine mahsus özellikleri bulunan Gülsarı’nın ehil olmayan ellerde cinsine mahsus özelliklerini birer birer yitirmesi sonucunda geldiği nokta çok çarpıcı bir şekilde anlatılır. Kitaptan alıntıladığım şu bölüm görünüşte Gülsarı’ya yapılanları anlatsa da, diğer yandan Sovyetlerin Türklere uyguladıkları baskı ve tek tipleştirme politikaları ile yapmak istediklerini de çok güzel özetler:

“Eski tutku ve özelliklerinden kala kala bu taypalma yürüyüşü kalmıştı. Başka tutkularının hepsi yok olmuştu. Sırtındaki biniciden ve yürüdüğü yoldan başka bir şey düşünmesin diye, insanlar onu başka her tutkudan mahrum bırakmışlardı. Şimdi Gülsarı’nın tek tutkusu koşmaktı. Böyle hızlı koşarak insanların ondan aldıkları şeylere yetişecek, onları yakalayacaktı sanki. Ama hiçbir zaman ulaşamıyordu onlara.” (s.121)

Roman bir Kırgız kültür ansiklopedisi gibidir. Ata verilen değer, göç kültürü, dinî unsurlar, el sanatları, geleneksel oyunlar, atasözleri, türküler, kopuz, ağıt yakma geleneği gibi pek çok unsur romanda detaylarıyla anlatılır. Roman bu haliyle sosyolojik bir kaynaktır aynı zamanda.

Aytmatov’un bu romanda kullandığı bir üslup özelliğinden de bahsetmek istiyorum. Yazar, acıklı olayları anlatırken paralelinde bir bozlaktan(romanda ağıt anlamında kullanılmaktadır) alıntı yaparak bu şekilde durumu okuyucusuna daha kuvvetli hissettirir:
“Şimdi Tanabay o kadından da, o yorgadan da ayrılıyordu. Her şey geçmişte kalmıştı. Baharda gelen, sonra gökte sıra sıra dizilip uzaklara giden, gözden kaybolan yaban kazları gibi uçup gidiyorlardı onun iç dünyasında…”
“O ana deve, o akmaya, günlerce ve günlerce, bozlaya bozlaya, yitik botasını arıyordu: Neredesin kara gözlü botacığım? Ses ver bana! Memelerim sütle dolup akıyor.. Mis gibi kokan ananın ak sütü.”(s.110)
Gülsarı iğdiş edilirken at korasının arkasında çelik çomak oynayan çocukların söyledikleri ağıtın duyulması da bu bağlamda düşünülebilir. Bunun yanı sıra yazarın bu ağıtı düzenli tekrarlar şeklinde vermesi de anlatımı güçlendirici bir özellik olarak dikkat çekmektedir:
“Gülsarı etine değen soğuk bir şeyle ürperdi. Yeni efendisi tam gözlerinin önüne çömelmiş bakıyordu. Birden korkunç bir acıyla canı çıkayazdı. Gözlerinde şimşekler çaktı. Ah! Kıpkızıl bir alev içine düşmüş gibi yandı. Dünya başına yıkıldı ve sonra zifiri bir karanlık oldu.”
“Kora dışındaki çocuklar hala çelik-çomak oynuyorlardı:
Gökbay, Akbay
Buzavındı bakpay
Kayda cürsin oynap
Apan seni soymak
Ay-Ay-Karabay zuvvv…”(s.102)

"Elveda Gülsarı" romanında  türkülerin Tanabay’ın içinden taşan hislerini ifade etmek için bir vasıta olarak kullanıldığı görülmektedir. Aytmatov’un eserlerinde türkü ve aşk arasında yakın bir ilişki kurulduğu rahatlıkla söylenebilir ki Cemile hikayesinde Daniyar’ın söylediği türküler buna en çarpıcı örnektir. Romandan alıntıladığım şu cümleler türkü ve aşk arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir:

“Tanabay’ın onu yüreklendiren sesi, hatta keyfinden şarkı söylemesi pek hoşuna giderdi Gülsarı’nın. Böyle zamanlarda, koşu temposunu onun türküsüne uydururdu sanki. Zamanla bu türkülere iyice alıştı, onları belledi: Bazıları hüzünlü, duygulu, uzun, kısa, sözlü, sözsüz bütün türkülerini.”(s.30)

 “Tanabay hafif bir sesle türkü söyler, sözleri pek anlaşılmazdı, ama herhalde anılarda kalmış yiğitlerin yaşadığı dönemi ve onların aşklarını, acılarını anlatan sözlerdi bunlar. Gülsarı, çok iyi bildiği yoldan, çayı geçerek ta yaylaya götürürdü sahibini.”(s.48)

“Elveda Gülsarı” baştan sona hüzün dolu bir roman. Bir adam ve bir atın; sözlere gerek duymadan anlaşmalarına ve birbirlerinin halleriyle hallenmelerine rağmen yollarının ayrılması, Tanabay’ın kaybettikleri, Gülsarı’nın başına gelenler, aslında hayatın kocaman bir hayal kırıklığından ibaret olduğu gerçeğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Hayat kısa ve bu kısa yolculukta sevdiklerimizin kıymetini bilip mutlu anları çoğaltmak gibi bir sorumluluğumuz var. Ama hayat bizi görünmez iplerle öyle sımsıkı bağlamış ki kımıldamak istediğimizde iplerimizin farkına varıyor ve her seferinde durmak ve beklemek zorunda kalıyoruz. İçimizde kocaman bir umut taşısak da bir şey değişmiyor aslında, her hayal kırıklığı, her güven zedelenmesi içimizdeki umuttan bir parçayı daha alıp götürüyor. Ama her şeye rağmen umut hep var ve ben belki de bu sebeple vedaları hiçbir zaman sevmeyeceğim… Elveda Gülsarı…

Blogumdan okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...03/elveda-diyememek/