• Okuduğum ilk Zülfü Livaneli kitabı ve sanırım son da olmayacak... Açıkçası dürüst olmak gerekirse bu kadar iyi bir kitap beklemiyordum.Kitabın isminden dolayı basit bir aşk hikayesi olduğunu düşünüyordum. Fakat kitabı okuyunca ne kadar yoğun bir kitap olduğunu içerisinde ne kadar çok gerek toplumsal gerek bireysel meseleyi irdeledigini gördüm.
    Öncelikle toplumumuzda kadın algısını özellikle dul kadın algısını gördüğümüzde yer yer bundan tiksiniyor toplumumuzdan utanıyorum. Çunku aynı toplumsal baskıyı erkek üzerinde hiç görmeyince toplumumuzda kadına yine ne kadar çok haksızlık ettigimizi görüyorum..
    Kitapta verilmek istenen başka bir mesaj ise bütün hükümetlerin, yönetim sistemlerinin sözde milli çıkarlar söz konusu olunca insanın değerlerini nasıl hiçe saydığını yaşam hakkını bile gerekirse elinden aldığıdır. İktidarın hiçbir zaman iyi kalamadığı aksi halde otoritesini kaybedeceği vurgusu var.
    Bir baska deginilen konu ise ne kadar ayrıştığımız. Türkü, kürdü, çerkezi, lazı, yahudisi ... Bu ülkede herkese haksızlıklar yapılmış olup, her toplulugun zor günleri olmuş. Ama bunlardan hiçbir zaman ders çıkaramadığımızı hala ayrışıp birbirimize kötülükler ettiğimizi görüyoruz..
    Max ve Nadia'nın aşk hikayesi ve yasaďıkları, daha doğrusu yasayamadıklerı, ise bize savaşı en çirkin yüzünü göstermektedir.Bir kere daha burada savaşı ırkçılığı lanetlemek istedim..

    Bunlardan çıkardığım mesaj her zaman insan değerinin bilgisini ortaya çıkarmamız, insana sırf insan oldugu için değer vermemiz bunun dısında ırk din dil gibi yapay sıfatları hicbir zaman bir kriter olarak almamamız gerekiyor. Bunu da sadece sevgi ile karsılıksiz sevgi ile bizle aynı konuşmayan ayni tanriya inanmayan insanları sırf insan oldukları için sevmekle gerçeklestirebilcegimizi düşünüyorum...
  • Birini sevmek zorunda değildir insan. Fakat saygı duymak zorundadır. İyisi ile kötüsü ile, doğrusu ile yanlışı ile bu dünyadan bir büyük Türk geçmiştir. Tek gayesi, mensubu olduğu milleti yüksek mertebelere taşımak ve içerisine düştüğü girdaptan çekip çıkarmak… Verdiği savaşları, aldığı kararları bu doğrultu da değerlendirmek gerek.

    İlber Hocamın kitaplarını seviyorum. Elinden geldiğince karanlıkta nokta bırakmamaya, tarafsız anlatmaya gayret ediyor. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK; bir dünya lideri, iyi bir mareşaldir. Haliyle hakkında yüzlerce makale, kitapta yazılmış. Herkes kendi çerçevesinden bakmış. Fakat İlber Ortaylı, olduğu gibi yansıtıyor. Kitapta; ATATÜRK’ün ailevi hayatından, yetiştiği ortamdan, askerlik yıllarından, katıldığı savaşlardan, milli mücadele döneminden hayatının sonuna kadar ki dönemi çok akıcı bir dille anlatıyor. Kendi şahsıma Gazi Paşa’nın hayatına dair ilk defa öğrendiğim bilgilere de rastladım. Ayrıca kitap için, sağlam bir kaynak taraması da yapmış İlber Hoca. Kaynak olarak verdiği kitaplardan bazılarını aldım, bazılarını da okuyacaklarım listeme ekledim. Çünkü Atatürk; tek yönlü kaynaklardan okunacak bir tarihi şahsiyet değil. Bir büyük Türk’ü tanımak ve tanıtmak sağlam okumalar gerektirir.

    Son olarak; ATATÜRK son Türk Devletinin kurucusudur. Fakat ülkemiz de en çok eleştirilen bir liderdir. Eleştirilmesi doğaldır, ancak bu eleştiriler haksız ithamlara, mesnetsiz suçlamalara gitmekte ve sonuç olarak yargısız infazlar yapılmakta. Bizim insanımız da araştırmadan inanma ya da tek kaynaktan bakıp doğru olarak kabul etme gibi bir hastalık var. Bu yanlış ve sağlıksız bir davranıştır. Ve yanlış olan bir davranış daha var. ATATÜRK bir zümrenin tekelinde, Osmanlı ve Padişahlarımız bir başka zümrenin tekelinde. Oysaki ikisi de bizim. Osmanlı ecdadımıza değer verdiğimiz gibi Atatürk’e de değer vermemiz, saygı duymamız gerek. Tabi bu ATATÜRK’ü savunan zümre içinde geçerli. Ancak bu böyle olmuyor güzel ülkemde. Bir ülke düşünün ki kendi ecdadını bu kadar övsün, övdüğü ecdada bu kadar çok sövsün. Bir eşi benzeri yok her halde. Türklüğe şan katan bütün değerler bizimdir. Vesselam; ben Abdülhamit Han’ı da seviyorum Atatürk’ü de.
  • — Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflâsı nedir, bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevî kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?… Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz, bütün şark dünyası bir ıstırap içinde. Muttasıl gömlek değiştiriyor, Hint'i, Çin'i, Efgan'ı, Arabı, Türkü hep soyunuyoruz; soyundukça üstümüzden attığımız şeylerin alelâde ekler olduğunu, daha derinden birtakım şeyler çıkarıp atmak lâzım geldiğini görüyoruz. O zaman korkuyoruz; olduğumuz yerde imdat arar gibi sağa sola bakmıyoruz. Sonra tekrar başlıyoruz, gene tabaka tabaka soyunuyoruz, tırnaklarımızla derimizi yüzer gibi bir şeyler daha arıyoruz. Zaten biz soyunmasak bile onlar üzerimizden lime lime dökülüyorlar. Fakat olmuyor; bize lâzım olan, gömlek değiştirmek değil, içten değişmektir. Bu sadece dıştan yapılacak şey değil. Bunu olduğumuz yerden yapamayız. içten, dıştan her ufuk, bir görüş zaviyesidir. Bütün cemiyet hayatı zihniyet üzerinden döner, insanı yeni baştan, yeni esaslarla kurmamız lazım; yeni kıymetlerle yaşayan bir insan. Halbuki bu imkansız...
    — Niçin imkansız olsun? Az mı değiştik, seksen yıl içinde az mı şey yapıldı?(Behçet Bey neredeyse sözünü "saye-i şahanede" diye bitirecekti.)
    — Az mı, çok mu, bilmem. Zaten bu davada az, çok olmaz; Bu hep veya hiç davasıdır. Nispet girmez. Bir zihniyet ya tam değişir, ya değişmez; gerisi dışta kalır. Şark içimizde son sözünü söylemedikçe kurtuluş yoktur. Saraydan köylü kulübesine kadar, şark son sözünü söylemedikçe, hür olamayız, yaşadığımız zamana sahip olamayız. Bir medeniyet, günün efendisi olmalıdır. Biz artıkla yaşıyoruz.
    Ahmet Hamdi Tanpınar
    Sayfa 91 - Dergah Yayınları
  • Müslüm... ❤️
    Hakan Günday...
    Aynı cümlenin öznesi olabilirlermiş...
    Müslüm’ün senaryosu Hakan Günday’ın kaleminden çıkmış.
    Doğru seçim mi?
    Kesinlikle evet çünkü Müslüm’ün hayatı yeraltı edebiyatını aratmayacak kadar karanlık, ürkütücü ve yaralayıcı...
    Arabesk neden var anladım...
    Arabesk müzik değil aslında, arabesk yaşanan acı...
    Bir çığlık...
    Arabesk bir kıvılcımdan doğan yangın...
    Ucu kör bir bıçak...

    Çünkü gördüm, annesinin kanıyla yıkanan bardaktan ilk rakısını ağlaya ağlaya içti 14 yaşındaki Müslüm...
    Az önce babası, kardeşinin ve kendisinin gözü önünde, annesini ve 2 yaşındaki kız kardeşini yer sofrasını kana bulayarak bıçakla paramparça etti ; kan sıçradı rakı bardağına, yer sofrasına, duvara, kilime, ellerine, ruhuna, kalbine....

    Türküyü söylemeyen , kendisi türkü olan bir adam Müslüm...
    Yaralarını iyileştiremeyen adam...
    Her ayağa kalkmaya yeltendiğinde yere devrilen adam...
    Kafatasındaki plakayı gizlemek için alnına saçlarını düşürerek gizlemeye çalışan adam...
    Babasının küfrederek avuçlarına koyduğu bir avuç toprağı, kardeşinin mezarına yetiştirmek için koşarken düşüp toprağı avuçlarından savrulan çocuk adam...
    Herkesin cennette doğduğuna ama kendisinin cehennemde büyüdüğüne inanan vicdanının ağırlığını taşımaya gücü yetmeyen delikanlı adam...
    Muhterem Nur’un deyimiyle : Güzel adamsın be...
    ADAM tarifi yakışmış Müslüm’e...
    “Adam olmak” la “erkek olmak” arasında çok fark var çünkü , adam olmak ayrı bir şey bunu kadınlar bilir ...
    (Siz benim ne çektiğimi nerden bileceksiniz, diyenler affınıza sığınıyorum.)
    Beyaz takım elbise giymesini yadırgardım arada ekranlarda tesadüfen gördüğümde...
    Halbuki Muhterem Nur’un ona özel diktirdiği bu takımın bir anlamı var : Annesi çamaşırcıdır ve çarşaf yıkar hep...
    Beyaz sabun kokan beyaz çamaşırlar anne rengidir, anne kokusudur...
    Çocukluğundan beri âşık olduğu Muhterem onun hayatına çeki düzen verir , sahneyi izlerken düşündüm : Seven her kadın erkeğinin dünyasını cennete çeviriyor bir bakıma.
    Müslüm; aşkına ihanet etmez, başka kadına bakmaz, kadınını ezmez, yok saymaz, görmezden gelmez, ona kulağını tıkamaz, yaralamaz...
    “ Sen beni bırakma !” der “Herkes beni bıraktı, sen bırakma...”
    “Benden önce ölme.” der. “ Buna dayanamam...”
    “Sen benim ciğerimsin.” der .
    “Ciğerini deşme...”
    Söz verir Muhterem’e de:
    “Seni asla terk etmeyeceğim.”
    ........
    Bir fotoğraf karesinden geriye kalan tek kişinin kendisi olduğunu söylediğinde yine hatırladım :
    Ölüm var...
    Her an,hepimize, hem de hemen şu anda gelebilecek ölüm...
    Yarım kalacak ne çok şey olacak ardımızda, söylemediğimiz ne çok kırgınlığımız...
    Çok başarıl oldu ölmeden ama başarıya giden yolda taviz vermedi yanlışlara : Para için, şöhret için, ün için, alkış için... eğilmedi, adamlığından taviz vermedi hiç,
    kimseyi kırmadı, sevdiklerini kaybetmemek için “Sök kalbini!” deseler sökerdi...
    Böyle adamlar olsun hayatımızda...
    Değer bilen...
    Merhametli...
    Güven veren...
    Yüreği güzel...

    Son sözleri de bıçak gibi keskindi : Hayat zordu ama güzeldi. Hakkınızı helal edin...
    Son söz :
    Güzel adamsın be Müslüm... ❤️
    https://youtu.be/u9EFGKuxlMQ
  • Tanrı; türkü söyleyeni bağışlayıverir, türküye dayanamaz çünkü...
  • BeğenAntolojimYorumlarPaylaşTweetlePaylaş
    II

    Gelin gülle başlayalım atalara uyarak
    Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine
    Bir anda yükselen bir bülbül sesi
    -Erken erken karlar ortasında
    Güneş dönmüş ışık saçan bir yumurta-
    Bana geri getirir eski günleri
    ...Paslanmış demir bir kapı açılır
    Küf tutmuş kilitler gıcırdarken
    Ta karanlıklar içinde birden
    Bir türkü gibi yükselirsin sen
    Fısıldarım sana yıllarca içimde biriken
    Söyleyemediğim ateşten kelimeleri
    Şuuraltım patlamış bir bomba gibi
    Saçar ortalığa zamanın
    Ağaran saçın toz toprağını
    Bana ne Paris'ten
    Newyork'tan Londra'dan
    Moskova'dan Pekin'den
    Senin yanında
    Bütün türedi uygarlıklar umurumda mı
    Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyu
    Geceme gündüzüme
    Gözlerin
    Lale Devrinden bir pencere
    Ellerin
    Baki'den Nefi'den Şeyh Galib'den
    Kucağıma dökülen
    Altın leylak

    III

    Ölüler gelmiş çitlembikler sarmaşıklarla
    Tırmanmışlar surlarıma burçlarıma
    Kimi ırmaklardan yansıma
    Kimi kayalardan kırpılma
    Kimi öteki dünyadan bir çarpılma
    İçi ölümle dolu
    Dönen bir huni
    Doğarken güneş
    Kesilmiş ölü yüzlerden
    Bir mozayik minyatürlerden
    Dokunur tenimize
    Soğuk bir azrail ürpertisiyle ay
    Ve birden senin sesin gelir dört yandan
    Menekşe kokulu sütunlardan
    Komşu dağlardaki nergislerden leylaklardan
    Gözlerine ait belgeler sunulur
    Ey aşkın kutlu kitabı
    Uçarı hayallere yataklık eden
    Peri bacalarının yasağı
    Gönlümün celladı acı mezmur
    Bana bıraktığın yazıt bu mudur
    Ölüm geldi bana düğün armağanın gibi
    Senden bir gök
    Senden yıldızlar ördüler
    Ateş böcekleri
    O gece dört yanıma
    Ey bitmeyen kalbimin samanyolu destanı
    Sen bir anne gibi tuttun ufukları
    Ve çocuklar gülle anne arasında
    Seninle güller arasında
    Tuhaf bir ışık bulup eridiler
    Çocuklar dağ hücrelerinde erdiler
    Aramızdaki sırra
    Bir de ay ışığında büyüyen fısıltılar
    Gençlik monologları
    Seni alıp kaybolmuş zamanın çağıltısından
    Bana getiren
    Yasamız vardı
    Öfkeyle yazardın sen bir yüzüne
    Ölür ölür okurdum öbür yüzünde ben

    IV

    Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
    Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
    Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
    Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
    Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
    Uzatma dünya sürgünümü benim
    Güneşi bahardan koparıp
    Aşkın bu en onulmazından koparıp
    Bir tuz bulutu gibi
    Savuran yüreğime
    Ah uzatma dünya sürgünümü benim
    Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
    Ayaklarımdan belli
    Lambalar eğri
    Aynalar akrep meleği
    Zaman çarpılmış atın son hayali
    Ev miras değil mirasın hayaleti
    Ey gönlümün doğurduğu
    Büyüttüğü emzirdiği
    Kuş tüyünden
    Ve kuş sütünden
    Geceler ve gündüzlerde
    İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
    Sevgili
    En sevgili
    Ey sevgili
    Uzatma dünya sürgünümü benim

    Bütün şiirlerde söylediğim sensin
    Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
    Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın
    Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
    Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
    Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
    Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
    Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
    Sevgili
    En sevgili
    Ey sevgili
    Uzatma dünya sürgünümü benim

    Yıllar geçti saban ölümsüz iz bıraktı toprakta
    Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
    Çatı katlarında bodrum katlarında
    Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
    Hep Kanlıca'da Emirgan'da
    Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
    Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
    Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
    Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
    Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
    Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
    Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
    Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
    Sevgili
    En sevgili
    Ey sevgili
    Uzatma dünya sürgünümü benim

    Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
    Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
    Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
    Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
    Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
    Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
    Verilmemiş hesapların korkusuyla
    Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
    Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
    Sevgili
    En sevgili
    Ey sevgili
    Uzatma dünya sürgünümü benim

    Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
    Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
    Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
    Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
    Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
    O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
    Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
    Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
    Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
    Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
    Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
    Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
    Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
    Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

    Sevgili
    En sevgili
    Ey sevgili
  • Siteyi yine çok aktif kullanmadığım bir dönemde anasayfada gezerken Aykut'un imza günü iletisini görmüş ve geleceğimi belirterek altına yorum yapmıştım. O imza günü sayesinde tanışmış ve ben de bu kitabı elde etmiş oldum. Güzel bir tesadüf oldu gerçekten benim için. Çay için bir kez daha teşekkür etmiş olayım :D
    Kitabı gelecek olursak yazar alınmasın lütfen söyleyeceğim şeye, ki kendi de kabul eder bu durumu diye düşünüyorum.
    Wattpad Edebiyatının revaçta olduğu bir dönemdeyiz. Benim ön yargım bu kitabında bu kategoride olacağını yönündeydi. Ama öyle olmadığını gördüğümde Edebiyatımız adına sevindim. Klasik bir konusu var kitabın bu yüzden yaptığı çağrışımda bu yönde oluyor. Hakkını vermek gerekir, yazarın anlatım dili bu klasik ağırlığı kaldırabilecek bir kapasiteye sahip. Vermek istediği mesajı en direkt şekilde verirken, naif bir kaleme sahip olduğunu da görebiliyoruz.
    (Zaten tanıştıktan sonra da bunu anlamıştım :D)
    Baran Ağa karakterinde kötülüğü, Elif karakterinde çaresizliği, Çeto karakterinde yalakalığı, Halil karakterinde arada kalmışlığı, Sabri karakterinde iş bilirliği, Mustafa Öğretmen karakterinde ise kitabın sunduğu çözüm yollarını görüyoruz.
    Anlaşılır, sade bir kitap olmasının yanında, Türkü hikayeleri var ki yer yer hüzünlendiriyor yer yer gülümsetiyor. Bu hikayelerde güzel bir anlatımla ortaya konmuş yine. Gerçekten beğendiğim, sevdiğim, düşündüren bir kitap oldu. Genç yaşına rağmen gelecek görmek mümkün yazarımızda. Son olarak kendisine kitabın bir bölümünde geçen bir türküyü sorup, ''Madımak olayına mı atıfta bulunmak istedin?'' diye sorduğumda tahmin ettiğim gibi ''Evet'' yanıtını aldım. Bu yönleriyle de ufak bir toplumsal eleştiri yönü var. İncelemeyi o türküyle bitirmiş olayım yine, çünkü hikayeler beni ciddi anlamda etkiledi... :)

    https://youtu.be/OW1pr5OaM-s
  • Başlamadan Not : İşbu inceleme Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam adlı kitaplarının şekersiz nescafe kıvamında yazıya aktarılmış İKİSİ BİR ARADA İNCELEMESİDİR..

    Sabahın köründe kalkıp karga "bilmem nesini" yemeden yazmaya başladığım bir incelemeden daha alayınıza selam olsun .. Özellikle haftasonu çalışacaklar .. BEN Mİ GİDEYİM YAUVV?! =)) Kahvemden bir yudum alayım FÜTFÜT !!! Sen de bu arada yatağın altına attığın çoraplarını araya dur .. İşçi ailesiyiz kardeşim genlere işlemiş erken kalkmak .. Bu incelemeyi uzun ama baya uzun bir müddettir öteliyorum .. Sabah kalkıp BETON yün yorgan altında buz gibi havada kitapla gözgöze gelince ne olacaksa olsun yazıcam deyip sarıldım klavyeye ..

    2018 senesi benim için baya baya karlı bir sene oldu .. Kitaplığımda olmasına rağmen şans vermediğim yazarlara ve kitaplara bir şans verince boğazda saltanat kayığı içinde çiğ köfteden yapılma bir tahtta oturup , serinlemem için marul yaprakları sallayan ve bir yandan da mangal yelleyen kölelere nazır tekila yuvarlayan modern osmanlı padişahlarına döndüm.. Bunlardan biri Cengiz Aytmatov idi .. Beni çok etkiledi .. 2 tane de inceleme yazdım .. İşte o günlerde bir gece bir msj düştü posta kutuma .. Hatciş diyordu ki bu adamı bunca sevdiysen Cengiz Dağcı' ya da bir şans ver .. Aytmatov Kırgızistan' dan katılıyorsa ortamlara , Cengiz Dağcı da Kırım' ın evladıdır...Alkolün bünyede top koşturduğu saatler .. Tamam dedim o an için .. Sabah uyanınca baktım ki zaten okunacaklar listesine almışım .. Az bi araştırma yaptım..Baktım kitapları Ötüken ve Varlık yayınlarından çıkmış .. Ötükeni oldum olası sevemedim bazı ideolojileri gereksiz yere sömürdüğü için .. Düştüm yollara , vurdum kendimi hurda pazarına .. 4 saat o hengamede çuvallarla altlı üstlü mücadele edip şansa bu ve diğer 4 5 kitabını daha almayı başardım Varlık Yayınlarından .. Geldim eve bir sevinçle .. Bu arada yazar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim Kırım Türkü olmasından hariç .. Az bi internette gezindim bir bilgiye rastgelebilir miyim diye , Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı diye bir kitaba rastgeldim.. Aradım taradımsa da kitaba erişim şansım olmadı sonrasında.. Kitabın ismi aklıma kazındı yalnız .. Bir de bulamayınca .. Neyse efenim başladım bendeki varlık yayınlarından okumaya .. Esasen bu kitap tek parça halinde Yaşar Nabi 'ye gönderilmiş Cengiz Dağcı tarafından içerisinde bir mektupla .. Kağıdın altından pahalı olduğu dönemler tabii o günler .. Yaşar Nabi bakmış ki kitap çok uzun tek parça halinde yayınlaması mümkün değil , kitabı ikiye bölmüş Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam diyerek .. Korkunç Yılların başına da kitabın yazılış öyküsünü kendince yazmış .. O notun sonunda Cengiz Dağcı' nın öyle bir cümlesi vardı ki daha kitabı okumazdan evvel ben bu adamı ÇOK AMA ÇOK sevdim kardeşim dedim ..

    "Elhamdülillah -TÜRKÜM- , müslümanım ve bu notlarımda yazdıklarımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim."

    Hiçbir art niyet gelmedi şunları okuduğumda aklıma .. Çünkü sene 50 lerin ortası ve ne müslümanlık ,ne de Türklük o dönemlerde insanların bugünki gibi içi boşaltılmış söylemlerle savunduğu olgular değil .. Zaten şu adama bir bakın yahu !! Bu adam nasıl sevilmez !?!?!
    https://www.youtube.com/watch?v=zl9Nzs__lzg

    Kitabı okudukça kendisine olan sevgim yüze falan katlandı .. Kendime de baya kızdım bunca sene böylesi bir Türk büyüğünü nasıl atlayıp es gecmişim diye .. Az önce bahsetmiştim ya sizlere Vatanı Dilinde isimli kitaptan .. O kitabı bulup okuyamadım ama safi başlığı dahi bu adamın hakkını SONUNA KADAR vermiş .. Ben böylesine saf ve temiz bir milliyetçi , böylesine Türklüğe sarılmış bir adam daha görmedim .. Öyle çok , öyle içten ve öyle saf bir dille bahsetmiş ki Türk birliğinden ve Türklükten , yaşadığı acılardan , kaybettiği değerlerden ve vatanından.. Taşı alsam karşıma da okusam şu kitabı vallahi de billahi de tillahi de o dile gelir de ağlar yeter sus diye.. Burnumun direkleri sızladı.. Biliyorum çok uzadı ama bu inceleme de benim boynumun borcudur..Herkes tanısın , okusun sahip çıksın istiyorum Cengiz Dağcı' ya .. Ben kitabı Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam olarak tek bir kitapmış gibi anlatıcam sizlere .. Yani İKİSİ BİR ARADA OLACAK ! O yüzden inceleme esasen işte burda başlıyor eticin kemiren monçiçiler(tabii ki PORTAKALLI !) ..

    O dönemlerden , yani 2. Dünya Savaşı günlerinde Rusya 'da yaşananlardan haberdar olmayanlar için kısaca anlatayım .. Stalin'in Kırımlılara inanılmaz zulmettiği , dilini dinini ve benliklerini, Türklüklerini asimile etmeye and içtiği dönemler .. Traktörle çekerek camii minaresi yıkmak nedir arkadaş !?!?? Böyle manyaklık mı olur demeyin !! Okuyun daha nicesini göreceksiniz bu kitapta .. Neyse devam .. Her iki kitapta da anlatılanlar Sadık Turan isimli bir kırım türkünün anıları şeklinde verilmiş bizlere ama Cengiz Dağcı' nın ÖZ BE ÖZ hayat hikayesi bu yaşananlar .. Fakir bir aileyle hayata merhaba diyenlerden Sadık Turan .. Yokluk ve sefaletten kardeşlerini kaybetmesi , olan kardeşi ile de daha sonrasında düşman dediği , karşısında savaştığı bir ordunun üniformasını giyerek savaşmak zorunda kalması .. Anlatacak öyle çok şey var ki nasıl toparlıyacağımı bilemiyorum .. Dedim ya ruslar zulmediyor diye .. Ailesine aba altından sopa gösterip emrivaki ile rus ordusuna katıyorlar onu .. Soyunuzu yoketmeye yemin etmiş bir orduya mecburen girmek zorunda kaldığınızı aklınıza bir an için getirin .. Hayır dese ailesini buhar edecekler .. Teğmen olarak savaşa giriyor ama birgün Türkistan' ı kuracaklarının hayalini bir an bile aklından çıkarmadan ..Almanlara esir düşüp meşhur toplama kamplarına misafir oluyor .. Sade o toplama kampı anıları bile Anna Frank'in Anı Defterini Cin Ali kıvamına getirmeye yeter ..Şuraya kadar anlattığım tüm konu başlıklarının onlarca alt başlığı var kitapta .. Almanları 2. Dünya Savaşından tanımayanlar pek bilmezler ama Almanlar istihbaratın kitabını yazmış bir millettir.. Bizim Milli İtihbarat Teşkilatının temelleri bile ilkin almanlar tarafından atılmıştır .. Varın gelin gerisini siz hesap edin .. Hal böyle olunca kontrespiyonaj ile propaganda yaparak esasen rusların düşmanı olduğunu çok iyi bildikleri Sadık Turan 'ı kendi saflarına katmaya çalışıyorlar .. Katiyen karşı çıkıyor ilkten.. Ama daha sonra durum muhakemesini yapıp Stalingrad carpışmaları sürerken ve vatanım dediği Kırım da Nazilerin kontrolüne geçince Alman üniformasını giyip Nazilerin Türkistan Lejyonuna katılıyor Ruslara karşı savaşmak için .. Tonla 2. Dünya Savaşı araştırması ve romanı okudum , bu adamınki gibi bir hikayeye rastlamadım .. Hem ruslara hem de nazilere karşı savaşmış bir isim Türkistan birliğini kuracağız günün birinde diyerek .. Muadili yok bunun dünya üzerinde !! Bunun böyle olduğunu kitabı okuduğunuzda sizler de göreceksiniz ..

    Esas üzücü olan şu ki , her iki taraf içinde harcanabilir bir isim oluyor kendisi .. Niçin ? Çünkü vatanım dediği topraklar o günlerde rus işgalinden kurtulup nazi egemenliğine giriyor ..Ta en başından beri vatanım dediği topraklar ilhak edilmiş ! Hakan Günday ' ın bir sözü var : "Benimle savaşma. Çünkü kazanırsan, kaybedersin." Kiminle savaşırsa savaşsın kaybetmeye yazgılı .. Ruslar zaten ebedi düşmanları ... Ya Almanlar ? Bakın ben size o günlerde 1943 senesinde Hitler' e verilmiş bir rapordan bahsedeyim .. SS subayı Berger 'in incileri .. İyi okuyun !

    1940 yılının başında Nazilere bağlı bir Türk lejyonunun kurulması kararlaştırılır ..Tarih 24 Kasım 1943 ' ü gösterdiğinde SS subayı Berger , Hitler' in danışmanı Grothmann ' a bir rapor sunar .. Aynen aktarıyorum : "Türk lejyonu sorunu bizim için HAYATİDİR. Biz , BATI MÜSLÜMAN BİR ORDUYA KARŞI (YANİ TÜRKİYE ORDUSU!) , doğu müslüman bir ordu çıkarabilirsek , o zaman 220 milyon müslüman için de önemli bir MÜFTÜYLE birlikte çalışmamız başarı açısından selamlanacak bir durumdur."
    Bu oyunlarını o günlerde hayata geçiremediler .. Devam ediyorum : "Bu ÇAPULCULARIN (!) çetelerin bölgesinde devreye sokulması gerekir.Eğer başarısız olurlarsa onları KURŞUNA DİZERİZ ..BU BİZİM İÇİN KOLAY BİR İŞTİR."

    İşte BU, almanların kendilerinden olmayan , ari ırk mensubu olmayanlara bakış açısı o yıllarda .. Sonrasında Cengiz Dağcı' nın Londra'ya yerleştiği dönemler ..

    Son olarak Türkiye' ye hiç gelmemiş , adımını dahi atmamış ama kalbi bizden fazla Türklük için çarpan ismin karşılığı Cengiz Dağcı .. Küçük çocuklara asker elbisesi giydirip selam verdiren ve boş söylemler ardından medyayı karşısına alıp "BAHÇELİ" villalarda boy boy fotoğraf çektiren bir kısım zevata verilip okutturulması gerek .. "Türklük" , "Milliyetçilik" budur diyerek ..

    Al son cümleleri de ondan yapayım :
    Bize Tatar diyorlar, Çerkez diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azer diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkırt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan! DENİZ PARÇALANMAZ ..BİZ TÜRK - TATARIZ! (İŞTE O KADAR!)


    Buraya kadar okuyanlar ve beni yazarla tanıştıran sevgili Hatciş ... AYEM SO TENK KU !! Okumayanlar , eviniz başınıza yıkılsın ulan sizin!!! O kadar yazıyoruz !! =))
  • resmini asıyorum ranzamın başucuna yine
    ve bir türkü tutturuyorum günün son çayında
    -Teslim olmayalım halilim kurşun atalım!