Hayır, istemiyordu.
Bıkmamıştı. Hiçbir şeyden bıkmamıştı.
Yılgın da değildi. Yaşamak bu değildir, demiyordu.
Yaşamın, gerçek yaşamın ne mene bir şey olduğu konusunda
bir fikri yoktu.
Yaşam boyunca, doğduğı kentin dışına çıkmamış olan babam, ölüm döşeğinde kulağıma şöyle fısıldamıştı:''Biliyor musun, canım uzun bir yolculuğa çıkmak istiyor.
Sonra gözlerini açmak. Sonra gözlerini kapamak. Sonra bir bardak su içmek. Sonra bir mum yakmak. Güpegündüz. Olsun, gene de bir mum yakmak. Sonra döşeğe uzanmak. Sırtüstü. Derin bir soluk almak. Bir daha derin bir soluk alıp içinde tutmak. Sonra dışarı vermek. Gözlerini yummak. Beklemek. Beklemek. Sonra göz kapaklarını açmak. Bir kez daha dünyaya. Duvardaki lekelere. Kireç badanadaki rutubetin yarattığı yüzler. Bulutlar, akarsular… Bakmak. Görmek. Gülümsemek. Bir kez daha. Pencereye çevirmek gözleri. Işığa . Sonra yeniden yummak gözleri. Bir daha açmamak. Herkesin bir gün başına geleceği gibi. Ama sessizce. Yalnızca ışık. Işığın yansıması. Son bir kez göz kapaklarını delip. Gözbebeklerini aşıp. Beyine ulaşıp. Işık. Bir göz kırpışı. Son bir göz kırpışı. Dünya.