İlk gençliğimden beri sayısız yolculuklar yaptım. Doğuya, batıya, kuzeye güneye.
Yalnız, denizleri değil, çölleri de gördüm. Yalnız, kentlerde değil dağ başındaki köylerde de yaşadım. Susuzluğumu, derin kuytularda çektiğim sularla giderdim. Çölde, yanan kum üzerinde bata çıka ilerledim. Dağ başında karlar üzerinde, ayağımda hedikler, ardımda köpekler, önümde kurtlar, gene öyle batı çıka ilerledim. Büyük kentlerde yaşadım. Ama nerede olursam olayım yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Sanki kıçımı koyacağım bir yer arıyordum yeryüzünden. O yeri bugüne değin bulamadım. Bulsaydım niçin hala yollara düşecektim ki. İşin garibi bunca yolculuktan sonra bu konuda hiçbir umudum yok eğer hala yollara düşüyorsa bu artık bir yer aramaktan çok, bir kez daha, bir kez daha böylesi bir yerin var olmadığını kendime ispatlamak isteğinden kaynaklanıyor olmalı, diye düşünüyorum.
İki arada bir derede kalmış olan ben de sesimi yükselttim ve hiçbir noktaya hiçbir dünyaya ait olmadığımı söyledim. Çizgim mizgin, eksim artım, sağım solum yok, dedim meraklı salaklara. Yalnızca ben varım bir imgeye bir sözlüğe yansımış bir suret olarak,
Yalnız ben.
İşte bu kadar. Avara kasnak.