• Allah’a İman
    Allah’a İman: Allah’ın her şeyin Rabb’i, sahibi ve yaratıcısı olduğuna kesin iman etmektir. Namaz, kurban, dua, ümit, korku, boyun eğme ve emsali ibadetlere sadece Allah’ın layık olduğuna; bütün kemal sıfatlarla sıfatlanmış; her noksan sıfattan münezzeh olduğuna itikat etmektir. Allah’a bu şekilde iman etmek O’nun üç hususta tevhidini içerir. Onlar:

    1) Rububiyetinin Tevhidi
    2) Uluhiyetinin Tevhidi
    3) İsim ve Sıfatlarının Tevhidi
    Bu hususlarda Allah’ın birlenmesinin manası: Allah’ın Rab ve İlah olmada, en güzel isim ve kemal sıfatlara sahip olmada birliğine itikat etmektir.

    Rububiyet Tevhidi
    Rububiyet Tevhidinin İcmali Manası:
    Allah’ın her şeyin Rabb’i ve O’ndan başka Rab olmadığına itikat etmektir.

    Rububiyet Tevhidinin Tafsili Manası:
    Rab kelimesi sözlükte, sahip olma, terbiye etme ve işleri idare etme vb. manalara gelir. Allah’ın mahlûkatı üzerindeki Rububiyeti ise; Mahlûkatı yaratan, rızkı veren, onların sahibi olup terbiye eden, gökten yere kadar bütün işleri idare eden varlık alarak bilinmesi ve birlenmesidir.

    Allah’ın Rububiyet tevhidiyle birlenmesi, O’nun mahlûkatı var edici, sahibi, hayat verici, vefat ettirici, fayda ve zarar verici, şiddet anında dua edenlerin duasına cevap verici, onlara gücü yeten, dilediğine dilediği kadar veren, dilediğini mahrum bırakan bir mabut olarak birlenmesi; yaratma O’na ait olduğu gibi emir vermenin de sadece O’na ait olmasının ikrarı ve teslimiyeti manasına gelir.

    Allah-u Teâlâ Kitabında şöyle buyuruyor:

    “İyi bilin ki, yaratma ve emir verme O’nundur...”

    A’raf 54

    Bu tevhide Allah’ın kaderine iman etmek de girer. Yani her hâdisenin Allah’ın bilgisi, iradesi ve kudreti dâhilinde olduğuna iman bu kısımdandır. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak bu tevhidin manası şudur Allah-u Teâlâ bu kâinatta var etme, kâinatın işlerini idare etme, bozma, yapma, yaşatma, öldürme, artırma, eksiltme vb. fiilleri yapan fail olduğuna ve bu fiillerde O’na kimsenin ortak olmadığına iman etmektir.

    Kur’an Rububiyet tevhidini bütün yönleriyle, detaylı ve sarih olarak açıklamıştır. Kur’an’da bunun zikredilmediği sure yok gibidir. Bu tevhit diğerlerine nispeten temel taşı gibidir. Çünkü yaratan, işleri idare eden ve her şeyin sahibi olan varlık ibadetlerle boyun bükerek kendisine yönelmeye tek hak sahibi demektir. Dolayısıyla O, hamd edilmeye, şükredilmeye, dua edilmeye, ümit edilmeye, korkulmaya vb. bütün ibadetlere hakkıyla layıktır.

    İbadetlerin en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsi, yaratma ve emir verme sıfatına sahip olan Allah’a yapılacaktır. Yaratan işleri idare eden ve her şeyin sahibi Allah celal, cemal ve kemal sıfatlarla sıfatlanmaya hakkıyla layık olan varlıktır. Bu sıfatlar, sadece âlemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur. Zira hayatı ezeli olmayan ve her şeye güç yetiremeyen varlıkların Rububiyeti mümkün değildir.

    Bundan dolayı Allah’a hamd, ibadet, bağlanma, teslim olma vb. hususlardan bahsedilirken Kur’an bu nevi tevhidi zikretmiştir. Kur’an’da Allah’ın güzel isimleri ve yüce sıfatları anlatılırken de yine Rububiyet tevhidinden bahsedilip onun açıklaması yapılmıştı.

    Müslüman Allah’ı hamd ile tesbih ederken kıldığı namazın her rekâtında “Hamd âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” Fatiha ayetini zikreder.

    Allah’a teslim ve O’na bağlanma konumunda:
    “De ki hidayet ancak Allah’ın hidayetidir. Bize âlemlerin Rabb’ine teslim olmamız emredildi.” En’âm 71. ayetini zikreder.

    Allah’a teveccüh ve ihlâsla yönelme konumunda:
    “De ki benim namazım, kurban kesmem, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” En’âm 162. ayetini okur.

    Allah’tan başka varlıkların velayetini reddedip sadece Allah’ın velayetini kabul edip O’na sığınma durumunda:
    Velayet: Velâ kelimesinden türeme bir sözcüktür anlamı; dostluk, sevmek, kayırmak, arka çıkmak vb. manalardır...

    “De ki, gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah’tan başka veli mi edineyim? Ben Müslüman olanların ilki olmakla emrolundum...” En’âm 14. ayetini tilavet eder.

    Rabb’ine dua konumunda:
    “İyi bilin ki yaratma ve emir (verme) O’nundur. Âlemlerin Rabb’i Allah ne yücedir. Rabb’inize yalvararak ve gizlice dua edin, çünkü O haddi aşanları sevmez.” A’raf 54. ayetini okur.

    Eşi ve ortağı olmayan Rabb’ine ibadet konumunda:
    “Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim?... O takdirde ben, apaçık bir sapıklık içinde olurum.” Yâsîn 22, 24. ayetini okur.

    “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk edin ki (azabından) korunasınız. O Rab ki, yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızk olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse sizde bilerek Allah’a eşler koşmayın.” Bakara 21, 22. ayetini okur.

    Göklerin, yerin ve onların içindekilerin yaratıcısı olan Allah, ilah ve veli edinilmeye, teslim olunmaya, dua edilmeye, kendisine yönelmeye tek layık varlıktır. Kur’an Allah’ın göklere, yere ve onların içindekilere sahip olma ve onları idare etme şeklinde ifade edilen Rububiyetini, O’nun güzel isimleri ve yüce sıfatlarını birleştirmiş ve Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Allah ki kendinden başka ilah yoktur. Daima diri ve yarattıklarını koruyup gözetendir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. (Mahlûkat) O’nun ilminden, kendisinin dilediğinden başka bir şey kavrayamaz. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları korumak kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.”

    Bakara 255

    Gökleri ve yeri yaratan zat, ölmeyecek olan tek diri varlıktır. O yüce varlık:

    Kayyûm: Koruyup gözeten.

    Alîm: Her şeyi hakkiyle bilen.

    Hafîz: En iyi gözetip muhafaza eden.

    Aliyyu’l-Ağlâ: En yüce.

    “Yemin olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona fısıldadığını biliriz çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.”

    Kâf 16

    “Yaratan bilmez mi, O latiftir (bilgisi her şeyin özüne ulaşır, her şeyden) haberi olandır.”

    Mülk 14

    Netice olarak; Allah’ı Ulûhiyet sıfatıyla birlemeden, ibadetlerde Allah’a başkalarını ortak koşanlara; Allah’ı isim ve sıfatlarında birlemeyenlere aksine onları iptal veya mahlûkatın isim ve sıfatlarına benzetenlere veya fasit tevillerle onları tevil edenlere Allah her şeyin Rabb’i ve her şeyin yaratıcısı deyip ikrar etmeleri fayda vermeyecektir. Onları bu ikrarları küfür dairesinden çıkartıp iman dairesine sokmayacaktır.

    Allah-u Teâlâ Kitabında müşriklerin Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu ikrar ettiklerini haber vermektedir. Bununla beraber onlar müşrik olmaya devam etmişlerdir. Çünkü onlar Allah’ı Ulûhiyet sıfatında birlememişlerdir. Allah ile beraber gayrına da ibadet etmişlerdir. Buna ek olarak onlar Allah’ı isim ve sıfatlarında da birlememişler, aksine Allah’ın bazı isimlerini inkâr edip inanmamışlar, bazı isimlerini de tahrif etmişlerdir. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Ona en güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında mülhitlik edenleri bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”

    A’raf 180

    Bundan dolayı seleften bir gurup şöyle demiştir: Müşriklere, gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan elbette ki onları yaratan Allah’tır diye cevap verirler. Bununla beraber Allah’tan gayrına ibadet ederler. Allah-u Teâlâ, müşriklerin kendisinin yaratıcı, rızk verici ve her şeyin sahibi olduğuna inandıklarını haber vermektedir:

    “Onlara gökten su indirip ölmüş olan yeri onunla dirilten kimdir, diye sorsan; elbette ki Allah’tır derler...”

    Ankebût 63

    “Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette Allah’tır derler.”

    Zuhruf 87

    “De ki, sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor ya da o kulakların ve gözlerin sahibi kimdir, ölüden diriyi diriden ölüyü kim çıkartıyor, kim buyruğunu yürütüyor (kainatı yönetiyor)? Allah’tır diyecekler. De ki: O halde (O’nun azabından) korunmuyor musunuz?”

    Yûnus 31

    Ulûhiyet Tevhidi
    Ulûhiyet Tevhidinin Manası:
    Allah’ın gerçek ilah olduğuna, O’ndan gayrı gerçek ilah olmadığına kesin itikat etmek ve ibadetlerle O’nu birlemektir. İlah kelimesi ma’but manasına gelmektedir. Ma’bud kelimesi ise dilimizde, kendisine kulluk olunan varlık demektir. İbadet kelimesi ise sözlükte bağlanmak, zelil olmak ve boyun bükmek manalarına gelmektedir. Bazı âlimler ibadeti; kâmil bir sevgiyle tam bir boyun bükmedir, diye tarif etmişlerdir.

    Ulûhiyet tevhidi, açık olsun gizli olsun bütün ibadet nevini sadece Allah’a has kılmak üzere bina edilmiştir. Dolayısıyla ibadetlerden hiç bir şey O’nun gayrına sarf edilemez. Allah’a iman eden bir kişi sadece O’na ibadet eder, O’ndan gayrına ibadet etmez.

    Bu nevi tevhit aslında diğer bütün tevhit çeşitlerini de içerir. Ulûhiyet tevhidi, Rububiyet tevhidini, isim ve sıfatların tevhidini de kapsamına alır. Bir kulun Rabb’ini Rububiyet tevhidinde birlemesi, onun Allah’ı Ûluhiyet tevhidinde de birlemesi demek değildir. Kişi Rububiyetle alakalı sıfatlarını ikrar ettiği varlığa ibadet etmiyor olabilir. İsim ve sıfatların tevhidi de diğer tevhit çeşitlerini şümulüne almaz.

    Fakat Allah’ı Ulûhiyet sıfatında birleyen bir kul, ibadete sadece Allah’ın layık olduğunu, gayrının ibadete layık olmadığını; âlemlerin Rabb’inin Allah olduğunu O’nun güzel isimleri ve yüce sıfatları olduğunu ikrar eder. Bu sebepten La İlahe İllallah bütün tevhit nevilerini içermektedir.

    Bilindiği gibi La İlahe İllallah’ın ilk akla gelen manası, Allah’ın Rububiyet, isim ve sıfatlarındaki tevhidini içeren, Ulûhiyet tevhididir. Dolayısıyla Ulûhiyet tevhidi dinin başı ve sonu kabul edilmiş ve mahlûkat bu tevhit için yaratılmıştır. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”

    Zâriyât 56

    Şeyhülislam bu kısım tevhitle alakalı şunları söylemiştir:

    “Bu tevhit, muvahhit ve müşriki birbirinden ayıran dünya ve ahirette kişiyi mesut veya bedbaht eden tevhit bu tevhittir. Ûluhiyet tevhidini yerine getirmeyen muvahhit değil müşriktir.” Rasullerin gönderiliş, kitapların indiriliş sebebi bu tevhittir. Allah’ın, kullarına gönderdiği her rasulün davetinin esası ve mihveri işte bu tevhit olmuştur:

    “And olsun biz, her millet için Allah’a kulluk edin tagut (a tapmak) tan kaçının diye bir rasul gönderdik...”

    Nahl 36

    “Senden önce hiçbir rasul yoktur ki ona: ‘Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin’ diye vahy etmiş olmayalım.”

    Enbiyâ 25

    Allah-u Teâlâ bize Nuh, Hûd, Salih, Şuayb vb. rasullerin toplumlarını bu tevhide çağırdıklarını birçok ayette bildirmektedir:

    “Allah’a kulluk ediniz, sizin için O’ndan gayrı hiç bir ilah yoktur.”

    Mu’minûn 23, Hûd 61, A’raf 46

    İbrahim (Aleyhisselam) kavmine şöyle demiştir:

    “Şüphesiz ki ben hanif olarak yüzümü göklerin ve yerin yaratıcısı zata döndürdüm. Ben müşriklerden değilim...”

    En’âm 79

    Bu tevhit İslam dininin hakikati olunca La İlahe İllallah Muhammeder Rasulullah bu dinin esaslarından ilk esas olmaktadır.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “İslam beş esas üzere bina edilmiştir. Allah’tan başka (gerçek) ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahadet etmek; Namazı kılmak; Zekâtı vermek; Ramazan orucunu tutmak; Beytullahı haccetmektir.”

    Buhari 8, Müslim 45/2

    Ulûhiyette Allah’ın birlenmesi; bütün ibadet çeşit ve şekilleriyle sadece Allah’a yönelmemiz ve ibadetlerde Allah’a karşı ihlâs sahibi olmamız anlamına gelmektedir. Bu ifadeleri tekrar ele alıp başka bir ifadeyle şöylece sıralayabiliriz:

    1) Kişi Allah’ı severken ihlâs sahibi olacak, O’na başkalarını eş ve ortak edinmeyecek Allah’ı sever gibi onu sevmeyecek:

    “İnsanlardan bazıları Allah’tan başka eşler tutar, Allah’ı sever gibi onları sever...”

    Bakara 165

    Tevbenin dışında Allah’ın affetmeyeceği büyük şirk, kulun Allah’tan gayrı eşler edinip onları Allah’ı sever gibi sevmesidir. İnsanın kendi nefsini, babalarını, çocuklarını vb. şeyleri sevme üzere yaratıldığını göz önünde bulundurursak Allah’a ihlâsla kulluk, fıtratı değiştirip sevgileri yok etmeyi değil, onları terbiye etmeyi gerektiriyor.

    Ayet ve hadislerde mü’minden istenen, o her şeye sevgiden hakkını verecek ama Allah’ın sevgisi önde ve her şeyin üstünde olacak demektir. Gerekirse her şeyi Allah’ın sevgisi için feda edecek ve tercih Allah’ın sevgisi olacaktır. Allah basit dünyevi kıymetleri kendisinin sevgisinden ve Rasulünün sevgisinden üstün görüp onları tercih eden kimseleri tehdit etmiş ve şöyle buyurmuştur:

    “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar, kesatından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan, Rasulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.”

    Tevbe 24

    2) Allah-u Teâlâ’nın dua, tevekkül, ümit ve sadece Allah’ın yapabileceği başkasının yapamayacağı hususlarda birlenmesi şarttır. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Allah’tan başka sana ne fayda ne de zarar veremeyecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan o takdirde sen muhakkak zalimlerden olursun.”

    Yûnus 106

    “Eğer mü’minler iseniz Allah’a dayanın.”

    Mâide 23

    “Onlar ki iman edip hicret ettiler, Allah yolunda cihad ettiler; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.”

    Bakara 218

    3) Sadece Allah’tan korkarak, korku ve sakınma ibadetiyle de Allah’ı birlemek. Kim bazı mahlûkatın kendi dilemesi ve gücüyle zarar vereceğine inanır ve ondan korkarak çekinirse korktuğu varlığı Allah’a ortak yapmış olur. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “...Sadece benden korkun.”

    Nahl 51, Bakara 40

    “Eğer Allah sana bir zarar dokundursa onu yine O’ndan başka kaldıracak yoktur; eğer sana bir hayır dilerse, O’nun fazlını geri çevirecek yoktur. Hayrını kullarından dilediğine verir. O bağışlayan esirgeyendir.”

    Yûnus 107

    4) Namaz, zekât, oruç, tavaf vb. bütün bedeni ve mali ibadetlerle Allah’ı birlemek kula gerekli olduğu gibi adak, istiğfar, dua, tekbir, tahlil vb. kavli ibadetlerle de Allah’ı birlemek kula gereklidir:

    “De ki: Benim namazım, kurban kesmem, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb’i Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim.”

    En’âm 16, 21, 63

    Bu ve benzeri ibadetlerin hepsi Allah’a hastır ve yapılması vaciptir. Bir kimse bu ibadetleri veya onlardan bir ibadeti Allah’tan gayrına yaparsa o ibadette başkasını Allah’a eş ve ortak yapmış olur:

    “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.”

    Nisâ 48

    Esma ve Sıfatların Tevhidi
    Allah’ı isim ve sıfatları ile birlemenin manası: Allah’ın en güzel isimlerin sahibi olup bütün kemal sıfatlarla muttasıf, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna; O’nun isim ve sıfatları ile yaratılmışların hepsinden ayrıldığına ve tek olduğuna kesin iman etmektir.

    Bu tevhit, Allah-u Teâlânın kendi nefsi için isbat ettiği ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Allah için isbat ettiği güzel isimleri ve yüce sıfatlarının tevhididir. Bu isim ve sıfatları Kitap ve Sahih Sünnette geldiği gibi lafız ve manalarını tahrif etmeden, nasıl ve niceliğini araştırmadan, yaratıkların isim ve sıfatlarına benzetmeden isbat etmek gerekir. Bu tarifle, isim ve sıfat tevhidinin üç esas üzere durduğu anlaşılmaktadır. Onlar:

    1) Allah’ı mahlûkata benzetmemek ve O’nu bütün noksan sıfatlardan tenzih etmek.

    2) Kitap ve Sahih Sünnette sabit olan isim ve sıfatlara ziyade ve noksanlaştırmadan veya tahrif ve iptal etmeden iman etmek.

    3) Bu sıfatların mahiyetini idrak etme arzusunu terk etmektir. Kim bu esaslardan dışarıya çıkarsa Rabb’ini hakkıyla birlememiş, isim ve sıfatların tevhidini gerçekleştirmemiş olur.

    Birinci Esas: Allah’ın sıfatlarından herhangi bir sıfatın, mahlûkatın sıfatlarına benzemediğini söylemek ve Allah’ı ondan tenzih etmektir.

    “O’nun benzeri hiç bir şey yoktur...”

    Şûrâ 11

    “Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır...”

    İhlâs 4

    “Allah’a meseller vermeğe (bir takım benzerler ortaya çıkararak Allahı onlara benzetmeğe ve O’nu koştuğunuz ortaklarla kıyaslamaya) kalkmayın...”

    Nahl 74

    Allah’ın kendisini vasfettiği veya Rasulünün Rabb’ini vasfettiği yüce sıfatları nakzeden her şeyden Allah’ı tenzih etmek de girer. Allah’ı sıfatlarında birleyen bir Müslüman O’nu eşten, ortaktan, benzerden, yardımcıdan ve izni olmaksızın şefaatçiden tenzih etmesi de gerekir. Aynı zamanda Rabb’ini uyku, acizlik, yorgunluk, ölüm, cehalet, zülüm, gaflet, unutma vb. noksan sıfatlardan da yine tenzih etmesi gerekir.

    İkinci Esas: Kur’an ve Sahih Sünnette sabit olan Allah’ın isim ve sıfatlarıyla yetinip, Kur’an ve sahih sünnette gelmeyen isim ve sıfatları Allah’a izafe etmemek gerekir. Allah’ın güzel isimleri ve yüce sıfatları işitme ve nakil yoluyla elde edilir; rey ve içtihat yolu ile elde edilmez.

    Allah-u Teâlâ kendi nefsini hangi isimlerle isimlendirdi ve hangi sıfatlarla sıfatlandırdı ise o isim ve sıfatlarla Allah’ı isimlendirme ve sıfatlandırmada da durum aynıdır; onlara bir şeyler eklememek ve onlardan bir şeyler çıkarmamak gerekir. Allah’ın koyduğu sınırı ifrat veya tefrit şeklinde aşmamak gerekir. Çünkü Allah-u Teâlâ kendi isim ve sıfatlarını herkesten daha iyi bilir:

    “De ki, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?

    Bakara 140

    Şüphesiz Allah kendi nefsini herkesten daha iyi bilir. Doğru sözlü ve doğruluğu tasdik edilen rasuller de Allah’ın kendilerine vahy etmesi vasıtasıyla insanlar içerisinde Allah’ı, sıfatlarını ve isimlerini en iyi bilen kişilerdir.

    İmam Ahmed şöyle dedi:

    “Allah’ın kendisini sıfatlamasının dışında ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Rabb’ini sıfatlanmasının dışında Allah-u Teâlâ sıfatlandırılmaz. Bu hususta Kur’an ve Sahih Sünnetin dışına çıkmak doğru değildir.”

    Ravdatunnediyye fi Şerhi Akideti’l-Vasıtiyye 22

    Buhari’nin hocası Nuaym bin Hammad ise şöyle demiştir:

    “Allah’ı mahlûkatına benzeten küfre girer, O’nun kendi nefsini vasfettiği sıfatlarını inkâr eden de küfre girer. Allah ve Rasulünün Allah’ı sıfatlamasında O’nu mahlûkata benzetme yoktur.”

    Ravdatunnediyye fi Şerhi Akideti’l-Vasıtiyye 22

    Bu esasa her kul, Kitap ve Sahih Sünnette zikredilen isim ve sıfatlara inanması; onları Arap dilindeki açık manaları üzere icra etmesi; onları kendi manalarından çıkartarak tahrif ve ta’til etmemesi gerekir.

    Üçüncü Esas: Kitap ve sahih sünnette zikredilen güzel isim ve yüce sıfatlara onların keyfiyetini sormadan, künhünü araştırmadan iman etmek bir kula gerekli olan şeydir. Çünkü bu sıfatlardan herhangi bir sıfatın keyfiyetini bilmek o sıfatın sahibi zatın keyfiyetini bilmekle alakalıdır.

    Şüphesiz ki sıfatlar, sıfatlananların çeşitliliğine göre değişiklik arz eder. Allah’ın zatına gelince O’nun keyfiyeti ve künhünden sual olmaz, onları anlamaya Allah bildirmedikçe yol yoktur. Bu sebeple selef imamları Allah’ın “İstiva” sıfatının keyfiyeti sorulduğu zaman şöyle diyorlardı: İstiva anlam olarak malumdur, ona iman etmek vaciptir, keyfiyetini sormaksa bidattır.

    Görüldüğü gibi selef, sıfatlarda keyfiyetin malum olmadığını ve keyfiyet hakkında soru sormanın da bidat olduğunu ifade etmişlerdir. Sıfat sıfatlananın fer’i olup ona tabidir. Allah’ın zatının keyfiyetini bilmeyen bir kimse bizden Allah’ın kelam sıfatının, işitme sıfatının, istiva sıfatının, dünya semasına inme vb. sıfatların keyfiyetini sormaya hakkı yoktur. Dünya semasına inme ile ilgili hadis şöyledir:

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Gecenin son üçte biri kaldığı zaman Rabb’imiz Tebareke ve Teâlâ her gece dünya semasına iner ve Kim bana dua ederse onun duasına icabet ederim. Benden kim bir hacetini isterse onun hacetini veririm. Benden kim mağfiret dilerse onu mağfiret ederim’ buyurur.”

    Buhari 1094, Müslim 758/168, Malik 1/214, Ahmed 2/487, Ebu Davud 1315, İbni Ebi Asım Süne 492, Beyhaki 3/2, Nesei Ameli’l-Yevm 480, İbni Mace 1366, Tirmizi 446, İbni Hibban 920

    Bir kimsenin Allah’ın kemal sıfatlarla sıfatlanmış, onların sabit birer hakikat olduğuna; O’na hiç bir şeyin denk olmadığına itikat etmesi; Allah’ın işitmesi, görmesi, konuşması, istivası, eli dünya semasına inişi vb. sıfatların da zatı gibi sabit birer hakikat olduğuna inanması demektir. Allah’ın sem’i hakiki olarak vardır, mahlûkatın işitme organlarına asla benzemez.

    Allah’ın basarı da (gözü de) böyledir. O’nun hakiki basar sıfatı vardır. Mahlûkatın gözüne asla benzemez, keyfiyetini de biz bilmeyiz ancak Allah bilir. Allah’ın diğer sıfatlarını da yine böyle anlamak lazımdır. Buraya kadar izah edilmeye çalışılan isim ve sıfatların tevhidinde Müslümanın dikkat etmesi gereken bir kaç husus vardır. Bunlar:

    1) Teşbih (Benzetme):
    Bir Müslüman, yahudilerin Üzeyr’e Allah’ın oğlu deyip onu Allah’a benzettikleri, hristiyanların İsa (Aleyhisselam)’a Allah’ın oğlu deyip onu Allah’a benzettikleri ve ehli teşbihin Allah’ın yüzü mahlûkatın yüzü gibidir veya Allah’ın eli mahlûkatın eli gibidir dediği gibi dememeli ve teşbihten kesinlikle kaçınmalı, böyle bir sapıklığa düşmemelidir. Allah-u Teâlâ bu hususta şöyle buyuruyor:

    “...Hiçbir şey O’nun misli gibi değildir. O işiticidir, bilicidir.”

    Şûrâ 11

    2) Tahrif (Bozmak ve değiştirmek):
    Allah’a ait isim ve sıfatların lafızlarını değiştirecek şekilde bir harf ekleyerek veya eksilterek tahrif etmek; bazı bidatçilerin tevil adını verdikleri kandırma usulüyle lafızların manalarını değiştirerek tahrif etmek ve onlara sözlükte kullanılmamış fasit manalar yüklemek. Mesela: Allah’ın veçhini, O’nun zatıyla tevil etmek, istiva sıfatını istila ile tevil etmek fasit tevil ve tahriflerden birkaç tanesidir.

    3) Ta’til (İptal etmek):
    İptal etmek İlahi sıfatları nefyedip, Allah’ın zatında öyle bir sıfatın varlığını inkâr etmektir. Allah’ın isim ve sıfatları olduğunu reddederek mukaddes ve mükemmel olmaktan onu hali etmektir.

    4) Tekyif (Keyfiyet, nasıllık ve nicelik):
    Sıfatların keyfiyetini tayin edip künhünü ispat etmek.

    Kur’an ve Sahih Sünnette zikredilen güzel isimleri ve yüce sıfatları teşbih, tahrif, ta’til ve tekyif etmeden zahiri üzere alma usulü selefin yoludur.

    Selef: Sahabe, tâbiîn ve tebei tabiîn oluşan faziletli asırlarda yaşayan kimseler kast edilmektedir.

    İmam Şevkani bu hususta şöyle demiştir:

    “Sıfatlar konusunda sahabe, tabiîn ve tebei tabiînden oluşan selefin mezhebi: Sıfatları zahir manaları üzere tahrifsiz, tevilsiz, teşbihsiz ve ta’tilsiz irat etmektir. Sahabeler kendilerine sıfatlarla ilgili bir şey sorulduğunda onunla ilgili delili okuyor dedi ki demiş ki gibi sözlerden imtina ediyorlardı. Allah ve Rasulü şöyle buyurdu, onun gayrı bir şey bilmiyoruz. Bilmediğimiz hususlarda konuşarak külfet altına girmeyiz diyorlardı.

    Bu faziletli asırlarda sıfatlarla ilgili Müslümanların akidesi birdi ve herkes aynı akideye sahipti. Onların meşguliyetleri, Allah’ın kendilerine meşgul olmalarını emrettiği şeylerdi. Bunlar: İman ve tevhidin bütün kısımlarını öğrenip yerine getirmek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, cihad etmek, ihsan çeşitlerinden infak etmek, faydalı ilim talep etmek, insanlara hakkı öğretmek, cenneti kazanmayı gerektiren ve ateşten kurtuluşu sağlayan şeyleri muhafaza etmek, emri bilmaruf ve nehyi anilmünker yapmaktır. Sahabeler bunun dışında Allah’ın mükellef kılmadığı şeylerle meşgul olmuyorlardı. Din onların zamanında saf olup bidatlerle bulanmamıştı.”

    Sıfatların Çeşitleri
    Kitap ve sünnette varit olan sıfatlar iki kısma ayrılır. Onlar: Zati sıfatlar ve fiili sıfatlardır.

    1) Zati Sıfatlar:
    Nefis, ilim, hayat, kudret, işitme, görme, konuşma, kıdem azamet, Kibriya, uluv, zenginlik, rahmet ve hikmet. Bu sıfatlar Allah’ın zatında sabit, Allah ile beraber kaim olup ondan ayrılmaz.

    Kıdem: Her şeyden önce oluşu

    2) Fiili Sıfatlar:
    Bu sıfatlar Allah’ın iradesi ve kudreti ile alakalı sıfatlardır. Mesela: İstiva, dünya semasına inmesi, gelmesi, hayret, gülmek, razı olmak, sevgi, kerih görme, kızma, sevinme, gazap etme vb. sıfatlardır.

    Allah’ın Güzel İsimleri
    Allah’ın güzel isimleri, kendisi için özel alametlerdir. Allah-u Teâlâ Kitabında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de sünnetinde onları bize bildirmiştir. Bu isimlerden her biri bir sıfata veya sıfatlara delalet eder. Onlardan her isim kendi mastarından ayrılmadır. Mesela: el-Alîm, el-Kadîr, es-Semi, el-Basîr vb. isimler onlardan birkaç tanesidir. el-Alîm ilim mastarından ayrılmadır. O kelime Allah’ın ilim sıfatına delalet etmektedir. Diğer isimlerin durumu da böyledir. Bütün isimlerin ve sıfatların manalarını kendisinde cem eden isim şüphesiz “Allah” kelimesidir.

    Allah’a has isimlerin O’nun sıfatı olmasına hiçbir mani yoktur. Mesela: Allah-u Teâlâ’nın “Rahmân” ismi aynı zamanda O’nun mübalağalı rahmet sıfatıdır. Allah’ın bütün isimleri O’nun sıfatlarının üzerine delalet eder ve onların hepsi övgü sıfatlarıdır. Allah’ı isimlerinde birlemek, Onun kendini isimlendirdiği her isme imanı gerektirir. Aynı zamanda o ismin delalet ettiği manaya da imanı gerektirir.

    Mesela: Kur’an’da “Rahim” Allah’ın ismi olarak zikredilmiştir. Biz bu ismin Allah’a ait özel bir ad olduğuna iman ederiz. Bu ismin Allah’ın rahmet sahibi olduğuna delalet ettiğine de iman ederiz. Kur’an ve Sahih Sünnette varit olan Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına itikadımızın böyle olması gerekir.

    Allah’ın İsimlerinin Adedi
    Allah’ın doksan dokuz ismi olduğu Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sahih olarak rivayet edilen hadisle bilinmektedir.

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa cennete girer. Allah tekdir, teki sever’ buyurdu.”

    Buhari 6410, 7392, Müslim 2677/5, 6

    Başka bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Ey Allah’ım! Kendini isimlendirdiğin, Kitabında indirdiğin veya katında ki gayb ilminde kendine sakladığın sana ait bütün isimlerle sana dua ediyorum. Kur’an’ı gönlümün baharı kalbimin cilası yap. Onunla hüznümü, gam ve kederimi gider...”

    Ahmed 1/391, Tabarani 10352

    Hadislerde zikredilen Allah’ın isimlerini saymaktan murat onları ezberlemek, manasını anlayıp öğrenmek ve onlarla Allah’a tevessül ederek dua etmektir.

    İsim ve Sıfat Tevhidinin Delilleri
    Bu nevi tevhidin delilleri Kur’an ve Sahih Sünnette çoktur, hatta Kur’an’da Allah’ın güzel isimlerinin ve yüce sıfatlarının olmadığı ayet yok gibidir. Allah’ın isim ve sıfatlarına şamil en önemli surelerden biri ihlâs suresidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun Kur’an’ın üçte biri olduğunu söylemiştir:

    “De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. Kendisi doğurmamıştır ve doğurumlamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır.”

    İhlâs 13

    Samed: Her şey varlığını ve bekasını O’na borçludur. Her şey O’na muhtaçtır. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur.

    Bu yüce sure, kemal sıfatların hepsini Allah’a ispat ederken noksan sıfatların hepsinden de Allah’ı tenzih etmektedir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Kur’an’da en büyük ayet olduğunu söylediği Ayete’l-Kürside Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Allah kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. Daima diri ve yaratıklarını koruyup idare edendir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi onundur. O’nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O’nun ilminden kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O yücedir büyüktür.”

    Bakara 255

    Allah’ın Sıfatlarına Bazı Misaller
    1) Allah’ın nefis sıfatı:
    “Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben Senin nefsinde olanı bilmem. Çünkü gaybı bilen yalnız Sensin.”

    Mâide 116

    “Seni kendi nefsim için seçtim.”

    Ta-Ha 41

    2) Allah’ın vecih (yüz) sıfatı:
    “Yalnız Rabb’inin celal ve ikram sahibi yüzü baki kalacaktır.”

    Rahmân 27

    3) Allah’ın ayn (göz) sıfatı:
    “(Ey Musa!) gözümün önümde büyüyesin diye senin üzerine benden sevgi koydum...”

    Ta-Ha 39

    “(Daveti) reddedilmiş olan Nuh’a bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”

    Kamer 14

    “Rabb’inin hükmüne sabret, çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zamanda Rabb’ini övgüyle an.”

    Tur 48

    “...O ne güzel görendir.”

    Kehf 26

    4) Allah’ın semi (işitme) sıfatı:
    “O’na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir görendir.”

    Şûrâ 11

    “Doğrusu Allah işiticidir...”

    Hac 61

    “Allah fakir, biz ise zenginiz diyenlerin sözlerini and olsun Allah işitti...”

    Âl-i İmran 181

    5) Allah’ın yed (el ) sıfatı:
    “Rabb’in O’na dedi ki: Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir. Büyüklük mü tasladın yoksa yücelerden mi oldun?”

    Sa’d 75

    “Yahudiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir.”

    Mâide 64

    6) Allah’ın kadem (ayak) sıfatı:
    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “...Fakat cehennem dolmak bilmez. Nihayet Alah ayağını onun üzerine kor, o da yetişir, yetişir der. İşte o zaman cehennem dolar ve bazısı bazısına büzülür...”

    Buhari 4849, 4785, Müslim 2846/35, 36, 37, 38

    7) Allah’ın meci (geliş) sıfatı:
    “Onlar buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi?”

    Bakara 210

    “Onlar meleklerin gelmesini ya da Rabb’inin gelmesini ya da Rabb’inin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar?”

    En’âm 158

    “Hayır, yer tümüyle parça parça olduğu ve melekler saf saf dizili olduğu halde Rabb’in geldiği zaman; o gün cehennem getirilir ve insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var.”

    Fecr 21, 23

    8) Allah’ın arşı istiva sıfatı:
    “Rahmân arşa istiva etti.”

    Ta-Ha 5
  • CEVAP: Allah-u Teala’nın kainatla olan münasebetini en açık bir şekilde ifade eden ve
    O’nun kainatı yaratıs ve idare edisini oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatan sıfatlardır.
    Allah-u Teala’nın: Tahlik (icat etmek, yoktan yaratmak), Terzik (rızık vermek), hya
    (diriltmek), mate (öldürmek), Ten’im (nimet vermek), Te’zib (azap etmek) gibi bütün
    filleri, Allah-u Teala’nın subuti sıfatı olan: “Tekvin” sıfatına raci (dönücü) dür.
  • Sıfatlar konusunu işlemeden önce şu ikazı yapmak yerinde olacaktır. Allahu Teala’nın Kur’an ve Sünnet çevçevesinde tespit edilen bu sıfatlarını okurken ve iman ederken düşüncemizde bizde olan özellikler canlanmamalı.

    Yani mesela Allah’ın görmesi diyoruz. Biz görmek için bir göz yapısına, gö8889zün görme mekanizmasına, görüntüyü algılayan beyne, görüntüyü algılamak için ışığa, renge vs. muhtacız. İşte Allahu Teala için bunların hiçbirisi düşünülemez. Çünkü o muhtaç değildir. Muhtaç olan “İlah” olamaz.

    Dolayısıyla O’nun görmesinden bahsederken aslında insan ve aciz olmamız hasebiyle kendi acziyetimizle tarif etmeye çalışıyoruz. Ne kadar anlatmaya çalışsak o kadar aciz kalırız. Sakın Rabbimizin görmesini, işitmesini vs. sıfatlarını kendi duyularınızla kıyas etmeyin. Bu büyük bir hata olacaktır. Bize düşen şey O’nu bütün acizlikten tenzih ederek bu esaslara iman etmektir.

    Bir müslümanın inancı Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla tek olduguna inanması şeklinde olmalıdır. Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla bir olmasının manası Zatı ve sıfatlan hususunda eşi ve benzerinin olmamasıdır.

    Allah-u Teala’nın sıfatları Tenzihi (Selbi), Subûti ve Fiili olmak üzere üç kısımdır.
    Tenzihi (Selbi), sıfatlar: Allah-u Teala’ya nelerin isnad edilemeyecegini anlatan sıfatlardır.

    Tenzihi (Selbi) sıfatlar altı tanedir;
    1- Vücut,
    2- Kıdem,
    3- Bekâ,
    4- Vahdaniyet,
    5- Muhalefetün Li’l-Havadis,
    6- Kıyam bi nefsihi.

    Vücut: Yokluğu düşünülemeyen, var olan. Biliyoruz ki, bu alemde hiçbir şey kendiliğinden var olacak bir durumda değildir. Bunlardan hiç biri ne kendi kendine var olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle, hiç bir şey kendi kendine yokluktan varlığa gelemez. Varlıkdan da yokluğa gidemez. Hiçbir yaratık da ne bir zerreyi var edebilir, ne de onu yok edebilir. İçinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana gelmiş, birbiri ardınca vücuda gelip devam etmektedir. Nice şeyler de varken yok olmuştur. İşte bütün bunları yokluktan var eden ve sonra yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi Yüce bir yaratıcının varlığından asla şübhe edilemez.

    Kıdem: Varlığının başlangıcı olmamak. Ezeliyyet, evveli olmamaktır. Evveli olmayana Kadim denir. Sonradan meydana gelene de Hâdis denir. Allahü Teala Kıdem sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allah ezelîdir, kadîmdir, varlığının başlangıcı yoktur. O’ndan önce yokluk geçmemiştir. O’nun varlığı yanında milyonlarca seneler bir saniye bile sayılmaz. Yine gördüğümüz alemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa, yine Yüce Allah’ın ezeliliği yanında bir saniyelik bir hayata sahib sayılmaz.

    Bekâ: Varlığının sonu olmamak. Ebediyet, sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana “Fânî”, sonu olmayana da “Bâki” denir.
    Yüce Allah Beka sıfatı ile vasıflanmıştır; çünkü ebedidir, bakîdir, varlığının sonu yoktur. O’nun yok olacağı bir zaman düşünülemez. Sonradan meydana gelen bütün varlıklar, Allah’ın kudreti ile meydana gelmişlerdir. Yine Allah’ın kudreti ile yok olurlar, yine var olurlar ve binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat Yüce Allah Bakî’dir, değişiklikten ve yok olmaktan beridir. Çünkü O, başkasının kudret eseri değildir ki, onun kudreti ile yokluğa gitsin veya değişikliğe uğrasın. Aksine bütün varlıklar O’nun kudretinin birer eseridir. Onun için Yüce Allah’ın şanında yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir. Her şey yok olmaya mahkumdur; ancak azamet ve ikram sahibi Allah’ın varlığı kalıcı ve süreklidir.

    Vahdaniyet: Ortagı bulunmamak. benzeri olmamak; çoğalmaktan, parçalara ayrılmaktan ve eksilmekten beri bulunmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatları taşıyana “Vahid” denir ki, gerçekte var olan, parçalara bölünmekten ve cüzlerin bir araya gelerek toplanmasından beri bulunan zat demektir. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur.

    Muhalefetün Li’l-Havadis: Yaratılmıslara hiç bir yönden benzememek. Sonradan var olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. Yüce Allah havadise (sonradan var olan şeylere) aykırı ve muhalif bulunmak sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allahü Teala yaratılmış şeylerden hiçbirine hiçbir yönden benzemez, hepsine muhaliftir. Hatırlara gelen her şeyden Allahü Teala mutlak surette başkadır.

    Mükevvenat ve mümkünat (yaratılan ve yaratılabilen) dediğimiz şeyler değişirler, başkalaşırlar, birbirine benzeyebilirler ve sonunda yok olurlar. Bütün bu ölümlü varlıklar, her hal ve şekilleri ile asla Allah’a benzemezler.

    Kıyam bi nefsihi: Varlıgı için baskasına muhtaç olmamak. Varlığı ve durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur. Öyle ki, Hak Teala’nin ezelî ve ebedî olan varlığı kendi zatıyla kaimdir. Kendi varlığı mukaddes zatının gereğidir, asla başkasından değildir. Bunun için Allahü Teala’ya Vacibü’l-Vücud (varlığı kendinden dolayı gerekli) denilir. O’nun varlığı, başka bir var edene muhtaç olmaktan beridir. Allah’ı var eden bir varlık olsaydı, o zaman var eden o varlık Allah olurdu. Onun için “Allah’ı kim yarattı?” diye sorulmaz; çünkü O, kendiliğinden vardır, kadîmdir. Başkasının var etmesine muhtaç değildir. Eğer böyle olmasaydı, ne kainat bulunurdu, ne de başka bir şey… Bu gerçek kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız alemin varlığını izah etmeye imkan kalmaz. Allah’dan başka var olan (mümkünat dediğimiz) şeyler ise, hem var olmaya, hem de yok olmaya bağlı oldukları için, bir var ediciye muhtaçtırlar.
    Sonuç olarak denilir ki, Yüce Allah’ı var eden bir varlık düşünülemez ve O’ndan başka bir yaratıcı varlık da olamaz.

    Görüldügü gibi bu sıfatlarla, ulühiyete (ilahlıga) nisbet edilmesi mümkün olmayan;
    1- Yokluk,
    2- Varlıgın baslangıcı olma,
    3- Varlıgın sonu olma,
    4-Ortagı bulunma,
    5- Yaratılmıslara benzeme,
    6- Varlıgı için baskasına muhtaç olma,
    kavramları selb (nefy) edilmistir. Bu itibarla da bu sıfatlara “Selbi’ sıfatlar denilmistir.
    Ayrıca: ‘Kelam ilmi” ile alakalı kültür gelistikten sonra Selbi sıfatlar çogaltılmıstır.
    Söyle ki: muteber kitaplarımızdan olan
    “Akaid-i Nesefi” de selbi sıfatlara sunlar da eklenmistir.
    Allah-u Teala şunlardan da münezzehtir:
    1- Araz (renkler ve hareketler gibi, kendi basına duramayan, belirebilmesi için bir cevhere muhtaç olan sey),
    2- Cisim (yer kaplayan, eni, boyu, yük sekligi olan madde),
    3- Cevher (baslı basına durabilen madde),
    4- Şekle bürünen,
    5- Sınırlandırılan,
    6- Nicelenen,
    7- Hacimli olan,
    8-Birlesik parçalardan tesekkül etmis olan,
    9- Sonu olan,
    10- Mahiyet ve keyfiyeti olan,
    11- Mekan tutan,
    12- Üzerinden zaman geçen,
    13- Kendisine bir sey benzeyen,
    14- Herhangi bir sey ilim ve kudretinin dısında kalan bir varlık DEĞİLDİR.

    SORU: Sübûti sıfatlar ne demektir?
    CEVAP : Allah-u Teala’nın zatına nisbet edilen ve O’nun ne oldugunu ifade eden sıfatlar demektir. Bu sıfatlara “Zatiye, Vücûdiye” sıfatları da denilir.
  • Sıfatlar konusunu işlemeden önce şu ikazı yapmak yerinde olacaktır. Allahu Teala’nın Kur’an ve Sünnet çevçevesinde tespit edilen bu sıfatlarını okurken ve iman ederken düşüncemizde bizde olan özellikler canlanmamalı.

    Yani mesela Allah’ın görmesi diyoruz. Biz görmek için bir göz yapısına, gözün görme mekanizmasına, görüntüyü algılayan beyne, görüntüyü algılamak için ışığa, renge vs. muhtacız. İşte Allahu Teala için bunların hiçbirisi düşünülemez. Çünkü o muhtaç değildir. Muhtaç olan “İlah” olamaz.

    Dolayısıyla O’nun görmesinden bahsederken aslında insan ve aciz olmamız hasebiyle kendi acziyetimizle tarif etmeye çalışıyoruz. Ne kadar anlatmaya çalışsak o kadar aciz kalırız. Sakın Rabbimizin görmesini, işitmesini vs. sıfatlarını kendi duyularınızla kıyas etmeyin. Bu büyük bir hata olacaktır. Bize düşen şey O’nu bütün acizlikten tenzih ederek bu esaslara iman etmektir.

    Bir müslümanın inancı Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla tek olduguna inanması şeklinde olmalıdır. Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla bir olmasının manası Zatı ve sıfatlan hususunda eşi ve benzerinin olmamasıdır.

    Allah-u Teala’nın sıfatları Tenzihi (Selbi), Subûti ve Fiili olmak üzere üç kısımdır.
    Tenzihi (Selbi), sıfatlar: Allah-u Teala’ya nelerin isnad edilemeyecegini anlatan sıfatlardır.

    Tenzihi (Selbi) sıfatlar altı tanedir;
    1- Vücut,
    2- Kıdem,
    3- Bekâ,
    4- Vahdaniyet,
    5- Muhalefetün Li’l-Havadis,
    6- Kıyam bi nefsihi.

    Vücut: Yokluğu düşünülemeyen, var olan. Biliyoruz ki, bu alemde hiçbir şey kendiliğinden var olacak bir durumda değildir. Bunlardan hiç biri ne kendi kendine var olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle, hiç bir şey kendi kendine yokluktan varlığa gelemez. Varlıkdan da yokluğa gidemez. Hiçbir yaratık da ne bir zerreyi var edebilir, ne de onu yok edebilir. İçinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana gelmiş, birbiri ardınca vücuda gelip devam etmektedir. Nice şeyler de varken yok olmuştur. İşte bütün bunları yokluktan var eden ve sonra yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi Yüce bir yaratıcının varlığından asla şübhe edilemez.

    Kıdem: Varlığının başlangıcı olmamak. Ezeliyyet, evveli olmamaktır. Evveli olmayana Kadim denir. Sonradan meydana gelene de Hâdis denir. Allahü Teala Kıdem sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allah ezelîdir, kadîmdir, varlığının başlangıcı yoktur. O’ndan önce yokluk geçmemiştir. O’nun varlığı yanında milyonlarca seneler bir saniye bile sayılmaz. Yine gördüğümüz alemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa, yine Yüce Allah’ın ezeliliği yanında bir saniyelik bir hayata sahib sayılmaz.

    Bekâ: Varlığının sonu olmamak. Ebediyet, sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana “Fânî”, sonu olmayana da “Bâki” denir.
    Yüce Allah Beka sıfatı ile vasıflanmıştır; çünkü ebedidir, bakîdir, varlığının sonu yoktur. O’nun yok olacağı bir zaman düşünülemez. Sonradan meydana gelen bütün varlıklar, Allah’ın kudreti ile meydana gelmişlerdir. Yine Allah’ın kudreti ile yok olurlar, yine var olurlar ve binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat Yüce Allah Bakî’dir, değişiklikten ve yok olmaktan beridir. Çünkü O, başkasının kudret eseri değildir ki, onun kudreti ile yokluğa gitsin veya değişikliğe uğrasın. Aksine bütün varlıklar O’nun kudretinin birer eseridir. Onun için Yüce Allah’ın şanında yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir. Her şey yok olmaya mahkumdur; ancak azamet ve ikram sahibi Allah’ın varlığı kalıcı ve süreklidir.

    Vahdaniyet: Ortagı bulunmamak. benzeri olmamak; çoğalmaktan, parçalara ayrılmaktan ve eksilmekten beri bulunmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatları taşıyana “Vahid” denir ki, gerçekte var olan, parçalara bölünmekten ve cüzlerin bir araya gelerek toplanmasından beri bulunan zat demektir. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur.

    Muhalefetün Li’l-Havadis: Yaratılmıslara hiç bir yönden benzememek. Sonradan var olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. Yüce Allah havadise (sonradan var olan şeylere) aykırı ve muhalif bulunmak sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allahü Teala yaratılmış şeylerden hiçbirine hiçbir yönden benzemez, hepsine muhaliftir. Hatırlara gelen her şeyden Allahü Teala mutlak surette başkadır.

    Mükevvenat ve mümkünat (yaratılan ve yaratılabilen) dediğimiz şeyler değişirler, başkalaşırlar, birbirine benzeyebilirler ve sonunda yok olurlar. Bütün bu ölümlü varlıklar, her hal ve şekilleri ile asla Allah’a benzemezler.

    Kıyam bi nefsihi: Varlıgı için baskasına muhtaç olmamak. Varlığı ve durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur. Öyle ki, Hak Teala’nin ezelî ve ebedî olan varlığı kendi zatıyla kaimdir. Kendi varlığı mukaddes zatının gereğidir, asla başkasından değildir. Bunun için Allahü Teala’ya Vacibü’l-Vücud (varlığı kendinden dolayı gerekli) denilir. O’nun varlığı, başka bir var edene muhtaç olmaktan beridir. Allah’ı var eden bir varlık olsaydı, o zaman var eden o varlık Allah olurdu. Onun için “Allah’ı kim yarattı?” diye sorulmaz; çünkü O, kendiliğinden vardır, kadîmdir. Başkasının var etmesine muhtaç değildir. Eğer böyle olmasaydı, ne kainat bulunurdu, ne de başka bir şey… Bu gerçek kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız alemin varlığını izah etmeye imkan kalmaz. Allah’dan başka var olan (mümkünat dediğimiz) şeyler ise, hem var olmaya, hem de yok olmaya bağlı oldukları için, bir var ediciye muhtaçtırlar.
    Sonuç olarak denilir ki, Yüce Allah’ı var eden bir varlık düşünülemez ve O’ndan başka bir yaratıcı varlık da olamaz.

    Görüldügü gibi bu sıfatlarla, ulühiyete (ilahlıga) nisbet edilmesi mümkün olmayan;
    1- Yokluk,
    2- Varlıgın baslangıcı olma,
    3- Varlıgın sonu olma,
    4-Ortagı bulunma,
    5- Yaratılmıslara benzeme,
    6- Varlıgı için baskasına muhtaç olma,
    kavramları selb (nefy) edilmistir. Bu itibarla da bu sıfatlara “Selbi’ sıfatlar denilmistir.
    Ayrıca: ‘Kelam ilmi” ile alakalı kültür gelistikten sonra Selbi sıfatlar çogaltılmıstır.
    Söyle ki: muteber kitaplarımızdan olan
    “Akaid-i Nesefi” de selbi sıfatlara sunlar da eklenmistir.
    Allah-u Teala şunlardan da münezzehtir:
    1- Araz (renkler ve hareketler gibi, kendi basına duramayan, belirebilmesi için bir cevhere muhtaç olan sey),
    2- Cisim (yer kaplayan, eni, boyu, yük sekligi olan madde),
    3- Cevher (baslı basına durabilen madde),
    4- Şekle bürünen,
    5- Sınırlandırılan,
    6- Nicelenen,
    7- Hacimli olan,
    8-Birlesik parçalardan tesekkül etmis olan,
    9- Sonu olan,
    10- Mahiyet ve keyfiyeti olan,
    11- Mekan tutan,
    12- Üzerinden zaman geçen,
    13- Kendisine bir sey benzeyen,
    14- Herhangi bir sey ilim ve kudretinin dısında kalan bir varlık DEĞİLDİR.

    SORU: Sübûti sıfatlar ne demektir?
    CEVAP : Allah-u Teala’nın zatına nisbet edilen ve O’nun ne oldugunu ifade eden sıfatlar demektir. Bu sıfatlara “Zatiye, Vücûdiye” sıfatları da denilir.