Okur
Fëanor
Candide'yi inceledi.
170 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
VOLTAIRE VE ESERLERİ ÜZERİNE
”Uzun yaşamı boyunca aklın her silahını kullanarak bitmek bilmez bir heves, tutkulu bir adanmışlık, hepsinden de öte korkunç alay etme yeteneğiyle uğruna savaş verdiği ideal kazanımları; hoşgörüyü, ruhani özgürlüğü, insanlık onurunu, adaleti kafalarımıza adam akıllı işlemiş ve bunlar sanki artık doğal yaşamımızın bir parçası, soluduğumuz hava, yalnızca onlardan mahrum kalınca üzerine düşündüğümüz şeyler olmuştur. Sözün özü, Voltaire’in kaleminden dökülen en cüretkâr düşünceler bugün olağan hale gelmiştir.” (Francis Espinasse, Voltaire, s. 191) Aydınlanma çağı Filozofları arasında yer alan Voltaire, ileri sürdüğü farklı görüşleriyle çağına damgasını vurmuş bir düşünürdür. Onun ilginç yanı evrenselliğinden ileri gelmemektedir. O, daha çok bilgi ve yaratıcılığıyla öne çıkmış birisidir. Voltaire, özellikle akıl, özgürlük, adalet, eşitlik gibi temel değerleri hakim kılma uğruna her şeye ve herkese karşı direnmiştir. Düşünceleriyle her daim hoşgörüsüzlüğe ve kilisenin siyasal etkisine karşı çıkmıştır. Akıl dışı olan tüm Hıristiyan dogmalarına karşı savaş vermiştir. ”Dini fanatizmi” birçok eserinde yermiş ve çoğu zaman adalet arayışı içinde olmuştur. 25 yaşına geldiğinde ”Voltaire” adını kullanmaya başlayan François Marie Arouet, 21 Kasım 1694’te Paris’te doğmuştur. Oldukça hasta bir bebek olarak dünyaya gelen Arouet’nin fazla yaşamayacağı düşünülmüştür. Ne var ki hastalıklardan çok çekmiş olsa da, beklentileri aşarak 83’üne kadar yaşamıştır. Doğduğunda erkek kardeşi Armand’dan on, kız kardeşi Margueritte’ten dokuz yaş küçüktür; aslında dünyaya gelen iki kardeşi daha vardır fakat onlar doğumdan hemen sonra ölmüştür. Voltaire’in babası, François Arouet, Poitou’nun saygın orta sınıf ailelerinden birine mensuptur; büyükbabası, Poitou’dan Paris’e göçerek orada başarılı bir kıyafet tüccarı olmuştur. Yetenekli ve dürüst bir adam olan François Arouet uzun yıllar boyunca Paris’in birinci sınıf noterleri arasında yer almış, modern İngiliz aile avukatlarının bazı önemli işlevlerinin yerine getirilmesini de kapsayan birtakım uygulamalara karşı duyduğu heves, onu bu konularda başarılı kılmıştır. Babası Arouet de yaşamının erken dönemlerinde noterliği satın alır ve bu işle uğraşır. Annesinin hakkında bilinen çok şey yoktur. İkinci oğlunun onun hakkında söylediği birkaç şey haricinde Madam Arouet hakkında herhangi bir şey bilinmemektedir. Madam, ikinci oğlu henüz yedi yaşındayken hayatını kaybeder. İlginçtir ki, Voltaire’in bir tür kadın düşkünlüğü vardır. Bu, onun oyunlarında yaptığı esprilerden de, yaşamında birçok kadınla beraber olmasından da belli olur. Bunun nedeni de muhtemelen anne sevgisini tadamaması, dolayısıyla kadınlara bir doygunluk yaşamamasıdır. ”Anne şefkati ve kadın tutkusunu” başka kadınlarda, hayatı boyunca aramıştır. Ayrıca, Tolstoy da genç yaşında annesini kaybeder ve onun da büyüyünce kadın tutkusu ortaya çıkar. Tabii ana etken bu değildir fakat etkenlerden biri budur. İki yazar arasında böyle bir bağlantı vardır; aynı zamanda, kadın tutkusuyla anne şefkati arasında da bağ vardır. Öksüz kalan Voltaire, on yaşına basana kadar babasının yanında çalışmış, daha sonra Louis-le-Grand Koleji’ne kaydolmuştur. Burası, ünlü bir ruhban okuludur ve üst sınıf insanların çocukları genellikle bu okula gelir. Okulda yatılı olarak eğitim görenler iki sosyal sınıfa ayrılır: Bunlardan ilki genç Arouet’nin dahil olduğu sınıftır, diğeriyse bazıları soylu olmak üzere hepsi iyi ailelerden gelen çocukların sınıfıdır. Burada Voltaire, kendine uzun süre fayda sağlayacak dostluklar kurmuştur. Aynı zamanda burada Latince öğrenmiştir fakat asla akademik düzeyde Latince metinler yazamamıştır, Yunancasıysa zayıftır. Ayrıca, 1708 yılının dolaylarında Fransa, her türden felaketle boğuşmaktadır. Fransa’nın Oudenaarde’daki zaferinin ardından (11 Temmuz 1708) Marlborough ve Eugene, Lille’i ele geçirmiştir. Lille’in düşüşü (23 Ekim) müttefiklere Paris’e giden yolu açmış gibi görünmektedir. Yetişkin bir adam olduğunda Voltaire, o döneme ait çocukluk anılarını anımsayarak bu haberler karşısında dehşete kapıldığını ifade edecektir. Bu ”dehşetler” de Voltaire’de bir savaş nefreti oluşturmuştur ve dehşetlerini de sık sık yazınsal alana da taşımıştır. 16-17 yaşlarındayken kilise yasalarına karşı gelişen tavırlarını arkadaşına yansıtmak amacıyla bir mektup yazar. Bu, daha o zamanlardan Voltaire’in kilise dogmalarını aklıyla kavradığının göstergesidir. İleride bu ”fanatizme” ateşli bir şekilde karşı çıkacak ve sadece O’na itaat etmemiz gerektiğini belirtecektir. Bu yüzden de birçok kez başı derde girmiştir. Mektuplardan birinde alayla karışık olan şu cümle bulunur: ”İnzivadan yeni çıktım, ölümüne yorgunum, sırtımda elli vaazın yükü var.” Voltaire 17 yaşında Louis-le-Grand Koleji’nden ayrıldığında, ”kararlı bir şüpheci” olur. Babası, Voltaire’i Fransa’dan uzaklaştırmak için Hollanda’ya yollar ve Voltaire orada Madam Dunoyer’ye âşık olur. Madam Dunoyer hem evlilik konusunu açmadığı için hem de konumu önemsiz olduğu için Voltaire’i kapı dışarı eder. 1713 yılında Paris’e döner. Babası hukukçu olmasını ister ve 1714 yılının başlarında genç Arouet, bir avukatın yanında kalır. İleride çok farklı yollara sapacak olan Voltaire, kariyerinde değerlendirmek üzere kullanacağı olağan hukuk işleyişine dair bilgi sahibi olur. İlk eseri olan Oidipe’i, muhtemelen 1 Eylül 1715 tarihinde tamamlar. Bu tragedyasıyla kötü şöhret sahibi olur. Hükümete karşı şiirler yazdığı gerekçesiyle, 1716 yılının Mayıs ayının ilk haftasında Tulle’a sürülür. Voltaire burada yeni arkadaşlıklar edinir ve devlet karşıtı hicivlerini yazmaya devam eder. Mayıs 1717’deyse, kendisinin olmadığını iddia ettiği bir kitaptan dolayı, hapse atılır. Hapiste kaldığı süre içerisinde kendisine nasıl davranıldığıyla ilgili pek az şey biliniyor. Şartlar her ne olursa olsun yalnızca esaret altında tutulmak bile huzursuz olduğu kadar sosyelleşmeye de düşkün bir adam için oldukça zor olmalı. Genç Arouet hapishaneden çıkar ve yavaş yavaş Arouet ismi unutulmaya başlar. ”Voltaire” mahlası insanlar arasında daha yaygın hale gelir. Kendisine yazıldığında ya da referans gösterildiğinde isminin daha resmi hali olan Mösyö Voltaire kullanılır. Bu ünlü takma ismin kökeni hakkındaki tartışmalar hâlâ devam etmektedir. Yaygın teoriye göreyse Voltaire ismi, ”Arouet l.j” (le jenue – genç) isminin anagramıdır. Devamında Voltaire, Kral Naibi’nden öncesini hedef alan yazılarından dolayı, Bastille’de tekrardan hapse atılıp, Sully’ye sürgüne gönderilir. Dönünce Oedipe’ten büyük bir başarı elde eder ve baba François Arouet 1719-20 civarlarında ölür; bir koşulla birlikte oğluna miras bırakır. Voltaire kibrine ve hiciv tutkusuna ket vuramamasından dolayı dayak yer; çünkü çağdaş yorumlar ışığında olayın yaşandığı döneme bakacak olursak, Paris’te genel olarak şairlerin (özel olarak Voltaire’in), her ne sebeple olursa olsun herhangi birini sözlü ya da yazılı olarak gücendirdiğinde, o şairin dayakla cezalandırılmasından daha doğal bir şeyin olmadığı görülüyor. Belki de Voltaire kendine ket vursaydı, kimseyi hicvetmeseydi ve cesaretiyle ünlenmeseydi, bu kadar ünlü olmayacaktı. Voltaire’i ”Voltaire” yapan her ne kadar sivri zekâsı ve hiciv ustalığıysa da, ”düşüncelerini korkusuzca belirtme gücü” de göz ardı edilmemeli. Daha sonra Voltaire bir aşk ve felsefe macerası yaşar, ”acımasız Jansenistler”i yerer. Hollanda’ya döner ve oradaki inanç özgürlüğünü beğenir. Bir şövalyeyi düelloya davet teşebbüsünden dolayı hapse girer. İngiltere’ye gider ve buradaki düşünce özgürlüğüne ekstra hayran olur. Newton’ın yeğeniyle, Jonathan Swift’le ve daha birçok kişiyle tanışır. Yazdığı ”Henriade” oyunu bayağı bir maddi getiri sağlar ve İngiltere’den ayrılır. ”Eğer İngiltere’de tek bir din olsaydı bu dinin despotizmi korkunç olurdu. Eğer yalnızca iki din olsaydı, bu dinlerin mensupları birbirini boğazlardı. Oysaki İngiltere’de üç din var; mutluluk ve huzur içinde yaşıyorlar,” der. Milton, Shakespeare, Descartes ve Locke’u okur. Descartes’ı sevmez ama nasıl ki Newton’a hayransa, Locke’a da hayran kalır. İki trajedisi yayımlanır ve sahnelenir, hatırı sayılır derecede rağbet görür. Devamında Voltaire, kız arkadaşı Madam Châtelet’yle taşrada bulunduğu sırada, tıpkı korktuğu gibi, Pascal üzerine notlarının bulunduğu basımın Paris’te gizlice yayımlanmış olduğunu öğrenir. Kitabın basımı yasaklanır ve Paris Parlamentosu tarafından kınanır. Kitap ateşe verilir, Voltaire kaçar ve kendini Cirey’de bulur. Voltaire’in Newton’a olan hayranlığı artar ve bilimle uğraşır. Madam Châtelet ile bağları artar ve o ölene değin aralarındaki bağ devam eder. Mohamet oyunu yayımlanır ve büyük tepki toplar. Yakın arkadaşı olan Prusya Kralı Friedrich ile araları az çok açılır. Kamuoyunun baskısından ve Friedrich’in oyunlarından dolayı yurt dışına çıkar. ”Kraliyet Tarih Muharriri” olur ve yeni bir oyun yazar. Tekrar sürgüne gönderilir. Voltaire kralın maiyetinden istifa eder, kızı doğar ve Madam Châtelet ölür. Voltaire Berlin’e gider, illegal yollarla ticaret yapar. Friedrich’le araları bozulur ve görevinden alınır. 26 Mart 1753’te Voltaire’le Freidrich ayrılırlar ve bir daha asla karşılaşmazlar. Voltaire, ”Annales de l’empire” eserini kaleme almaya başlar. Bu kitap Voltaire’e, sahip olduğu değere kıyasla, büyük belalar açar. Voltaire, yine yanlış anlaşılmadan dolayı, gözaltında tutulur. Devamında Cenevre’ye gider ve Lizbon Depremi yaşanır. Bu deprem, onda çok büyük bir iz bırakır ve Candide’inde de bunu yansıtır. Voltaire Cenova’ya gider. Jean Calas trajedisi yaşanır ve bu onda derin izler bırakır, ”Hoşgörü Üzerine Bir İnceleme”yi bu trajedi üzerine yazar. ”Batıl inanç”ın kötü ve haksız zaferi karşısında Voltaire’in öfkesi sonsuzdur. Yaşamının sonlarına geldiğinde Voltaire, yine haksız bir davadan kaçıp, Prusya’ya gider. II. Katerina’yla da ilişkisi kuvvetlenir. XV. Louis ölür ve bir kadını, Matmazel Varicourt’u evlat edinir, ona ”Belle et Bonne” ismini verir. 5 Şubat 1778’de Paris’ döner. Ardından Voltaire, hastalıktan sonra, görülmemiş bir sevgiyle karşılaşır. 30 Mayıs 1778’de de, ağır bir hastalıktan sonra, ölür. 18. yüzyılda yolculuk anlatılarına duyulan ilginin artması dönemin felsefi düşüncesinin de yolculuk deneyimleriyle şekillenmesine neden olur. Özellikle pek çok yazara esin kaynağı olan Antoine Galland’ın 18. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’ya tanıttığı Binbir Gece Masalları pek çok gezgin için gizemli bir dünyaya açılan kapıdır. Doğu hikâyelerinin etkisiyle, dünya yazınında yeniden ortaya çıkan yolculuk izleğiyle yapıtlarına şekil veren Voltaire, başta Binbir Gece Masalları ile Swift’in Gulliver’in Gezileri’nden etkilenir. Eleştirilerini, düşüncelerini ve imgelem gücünü Doğu unsurlarıyla birleştirerek aktarmaya çalışan Voltaire, birçok eserinde bunu belli eder. Voltaire’in ”Sadık veya Kader” öyküsü ilk olarak Babil’de geçer ve yapıtın başkişisi Sadık, iyi eğitim almış, saygılı, erdem sahibi bir bilgedir. Sevdiği kadın tarafından ihanete uğradıktan sonra bilinmeyene doğru yolculuğa çıkar. Karşılaştığı mutsuz insanlar, yaşanan felaketler ve bu felaketler karşısında insanlara yardımcı olmak istemesi onu büyük haksızlıklara ve kötülüklere sürükler. ”Bir insan ne kadar bilge olabilirse Sadık da işte o kadar bilge biriydi, zira hep bilge insanlarla vakit geçirmeye çalışırdı,”¹ der Voltaire. Bilge ve erdem sahibi Sadık, ihanetler yüzünden, zorlu yolculuklara çıkmaya başlar. Yolculuklarından birinde, değerli bir köpek ve at kaybolur. Sadık’ın da ”kaderi” kayboldukları yerin yakınında olmaktır. Ona sorular sorarlar ve o da bilgeliğinden ve gözlem gücünden dolayı cevap verebilir, halbuki köpeği de atı da hiç görmemiştir. Daha sonra ”cadı” ithamına maruz kalır. Onu sürgüne göndereceklerken kıl payı kurtulur. Sadık ”fazla bilgili olmanın kimi zaman ne kadar tehlikeli olduğunu görür”² ve yakınır: ”Pencereden bakmak ne kadar da tehlikeli! Bu hayatta mutlu olmak ne güç!”³ Sadık ilk önce karısı tarafından ihanete uğrar, devamında gözlem gücü sayesinde para ve kırbaç cezası alır; daha sonra, söylediği akıllıca bir söz yüzünden neredeyse kazığa oturtulur. Sadık, tekrardan, şöyle yakınır: ”Mutluluk ne ki! Bu dünyada var olmayan insanlara dek herkes bana zulmediyor.”⁴ Sadık’ın gördüğü tüm zalimliklerin tek bir sebebi vardır: bilgelik. İnsanlar, Sadık’ın bilgeliğine katlanamazlar. Onu her zaman bir köle ve aşağılık olarak görmek isterler. Toplumun bilgelere bakış açısı hep bunun gibidir. Micromégas’da da bundan yakınmamış mıdır Voltaire? Ya da kendisi de bu sorundan birçok kez muzdarip olmamış mıdır? ”Bilim, ahlâk, cesaret, hepsi de felaketim oldu,”⁵ der Sadık. Voltaire de öyküsünü bir daha hiç kimse bu sorundan muzdarip olmasın, herkes rasyonel bir bakış açısıyla bilime, ahlâka, felsefeye ve cesarete baksın diye yazmıştır. Öykünün sonu da Shakespeare’in oyunlarındaki gibi, ”iyi insan her zaman hak ettiğini elde eder” mottosuyla biter. Voltaire’in bir diğer yapıtı Candide, Leibniz’in ”Yaşadığımız dünya dünyaların en iyisidir” düşüncesine karşı yazılmıştır. Candide, Latince beyaz ve temiz anlamına gelen “candidus”tan türemiştir. Voltaire Candide’de dünyanın her yerinde kötülüklerin, zulüm ve eziyetlerin var olduğunu, buna karşın insanın aklını kullanarak bu durumu iyileştirebileceğini sanki karanlıklara ışık tutmak istercesine gözler önüne serer. Candide, Voltaire’in iyimserlikten kötümserliğe dönüşen felsefi düşüncesinin yansımasıdır. Voltaire, bu zalim ve saçma dünyada, Dostoyesvki’nin aksine,⁶ cennetin var olmadığını gözler önüne serer. Düşündüğünü tersine bir anlatımla söyleme ve yergiden oluşan ustaca karışım, Voltaire’in Candide eserinin çekiciliğini oluşturur. Yazara göre, her şeyin iyi olduğunu söylemek saçmalıktır. Alman filozof Leibniz’in iyimserlik felsefesine karşı alaycı bir tepki gösterir. Kötülüğün her yerde bulunduğunu, savaş, kölelik, kendini beğenmişlik ve hoşgörüsüzlüğün kötülüğün belirtisi olduğunu gösterir. Dünyada bu kadar çok kötülük varken, böylesine iyimser olmanın, ahmaklıktan başka bir şey olmayacağını vurgular. Candide, Vestfalya adında hayali bir ülkede, Baron Thunder-ten-Tronckh’un şatosunda yaşar. Candide Baron’un kız kardeşi Cunégonde’la yakınlaşır ve bu yüzden Baron onu şatodan atar. Böylece Candide’in farkındalık serüveni başlar. İlk önce Candide, Bulgarlara rastlar. Voltaire Friedrich’in ”mavi elbiseli” adamlarını kullanır. Asker toplamak için görevlendirilen bu adamlar, Candide’i de askerlik için uygun bir aday olarak görürler. ”İşte tam aradığımız özelliklere ve boya sahip genç bir adam,”⁷ derler. Devamında sanki ”Tanrı rızası için” Candide’e yemek vereceklermiş gibi yaparlar. Candide de bu adamlara kanar, ”İnsanlar birbirlerine yardım etmek için yaratıldılar,”⁸ der mavi elbiseli adam, ironik bir şekilde. Burada Voltaire, açık bir şekilde, insanların hiçbirinin ”Tanrı rızası için birbirlerine yardım eden varlıklar” olmadığını, aksine, Sadık veya Kader’de belirttiği gibi, insanların ”küçücük çamur zerresi üzerinde birbirlerini yiyen böcekler”⁹ olduğunu söyler. Voltaire, savaşların zalimce, acımasız bir şekilde devletleri yok etmesinden, en çok da sivil insanların katledilmesinden nefret ettiğinden bahseder. Prusya Kralı II. Friedrich tarafından başlatılan Yedi Yıl Savaşları’nın acımasızlığından bahsetmek için yazar, Candide’i, Bulgar ordusunun askerleri ile karşı karşıya getirir. Savaşta can çekişen askerleri, insan yığınları olarak betimler. ”Bir sürü ölü ve ölmek üzere olan insanın üzerinden geçti ve komşu köye ulaştı. Köy kül olmuştu; Bulgarların kamu hakları yasasına uygun olarak yaktıkları bir Abar köyüydü. Burada kalbura çevrilmiş yaşlılar, kanlı memelerini çocukların ağzına vermiş boğazı kesilmiş kadınların ölümünü seyrediyorlardı; biraz ötede doğal ihtiyaçlarını giderip karınlarını deştiği kızlar son nefeslerini veriyordu; yarı yanmış başkaları canlarının alınması için çığlık atıyorlardı. Kesilmiş bacak ve kolların yanında beyinler yerlere dağılmıştı.” (s. 20) Yolculuğunun devamında Candide, akıl hocası ve ona ”en iyi dünyada yaşıyoruz” ideolojisini aşılayan (Leibniz’i simgeleyen) Pangloss’la karşılaşır. Bulgar askerleri şatoyu yağmalamıştır ve kaçabilen kaçmıştır, Pangloss da berbat bir haldedir; Candide, ”Dünyaların en iyisi neredesin?”¹⁰ diye feryadı basar ve hayata karşı ilk farkındalıklarını kazanmaya başlar. Yavaş yavaş Candide manen gelişir ve o sırada bir deprem yaşanır, bu deprem Voltaire’i çok etkileyen Lisbon Depremi’dir. 1 Kasım 1755’te gerçekleşen bu depremle birlikte insanlar çok büyük bir dehşete düşer. Aslına bakılacak olursa bu tür korkunç bir facia yalnızca, her gün küçük çapta meydana gelen bir olayın bu kez büyük çapta gerçekleşmesinden ibarettir. Denizde batan gemiler, yanan bir bina ya da tiyatro; kimi dürüst kimi düzenbaz ebeveynler, masum çocuklar ya dalgaların ya da alevlerin arasında kaybolmuşlardır. Birçok haneden ağlamalar, hıçkırıklar yükseliyordur… O zamanlar altı yaşında bir çocuk olan Goethe’nin de altmışlık Voltaire kadar aklı karışmıştır; depremin etkisi çok büyük olmuştur. Voltaire de bu depremi Candide’de okurlarına yansıtır. Pangloss burada da iyimserliğini konuşturur, dolayısıyla, düşüncelerinden dolayı engizisyona kurban gider (gittiği sanılır). Voltaire burada insanların sadece düşüncelerinden dolayı, hem de tamamen dinlenmeden, engizisyona kurban gittiğini, hatta devamında depremleri engellemek için bile birkaç kişinin yakıldığını belirtir.¹¹ Candide birkaç cinayet işler; karakteri iyilik ve saflıktan, katilliğe, farkındalığa ve dehşete dönüşür. Devamında, yanında Cacambo’yla birlikte ”hayali ve muhteşem ülke” Elorado’ya giderler. Orada Candide kendi ülkesinin ve diğer dünya ülkelerinin ne kadar yozlaşmış olduğunu fark eder, ”Üstat Pangloss ne derse desin Vestfalya’da her şeyin kötü gittiğini sık sık fark etmiştim,”¹² der. Voltaire de ”Her şeyin yolunda gittiği yer Eldorado’dur,” der ve Eldorado da hayali bir ülke olduğu için, bu dünyada hiçbir şeyin yolunda gitmediğini ve güzel olmadığını vurgular. Candide, her türlü zorluğa rağmen kısmen güzel bir sonla biter. Voltaire, Candide eserinin sonunda, mutluluğa ulaşmak için, bahçemizi yetiştirmemiz gerektiğini söyleyerek bize bir umut iletisi verir. Akıl ve çalışma eylemi kötülüğe karşı ürettiği bir çözüm, yozlaşmış, korkunç manzaraların yer aldığı bir dünyadan mutlu bir topluma geçiş için de köprüdür. Aslında, Candide’in geçirdiği her sıkıntı, yaşadığı her zorluk önemlidir. Candide’i ”Candide” yapan şeyler de bunlardır; onun yaşamındaki her gün, her duygu özeldir, o kendini böyle oluşturur. Voltaire diğer eserlerinde de kendi öğretisini yansıtır. Hoşgörü Üzerine Bir İnceleme’de Jean Calas trajedisi üzerinden hoşgörünün hem toplum hem de birey için çok önemli olduğunu, kanıtlarla birlikte vurgular. Cahil Filozof’ta sadece O’na ibadet etmemizi salık verir ve insanların ne kadar bilgi edinirlerse edinsinler ”cahil” kalacaklarını açıklar. Bazı filozofları över, bazılarını da yerer. Babil Prensesi’nde ”Binbir Gece Masalları”na atıflarını sıklaştırır, kendi ideolojisini ve insanlığa karşı yergilerini yansıtır. Safdil’deyse, tıpkı Candide’deki gibi, kişilik oluşturma mücadelesini farklı yollardan işler. Aslında Voltaire yüce bir filozof değildir; çünkü onun ”çok çarpıcı” düşünceleri yoktur. Sadece zamanına göre idealist ve akılcıdır. Çağının dogmalarını küçük yaştan itibaren kavrar ve eleştirir. Dayak yese, sürgün yese, hapse atılsa bile hiçbir zaman yermekten, insanlara gerçekleri göstermekten sakınmaz, Sadık gibi her zaman cesurdur; Voltaire’in de en önemli özelliklerinden biri budur. Her ne kadar bu çağda yaşayan bir insana düşünsel olarak çok büyük fayda sağlamasa da, fayda sağladığı göz ardı edilemez. Sözün özü, Voltaire’in kaleminden dökülen en cüretkâr düşünceler bugün olağan hale gelmiştir. Faydam dokunduysa ne mutlu bana, keyifli ve verimli okumalar. KAYNAKÇA: ¹(Sadık veya Kader, İş Kültür, s. 3) ²(a.g.e, s. 11) ³(a.g.e, s. 12) ⁴(a.g.e, s. 13) ⁵(a.g.e, s. 72) ⁶(Karamazov Kardeşler: ”Baylar, çevremizi saran şu Tanrı nimetlerine bakın bir kez: Gök açık, hava temiz, otlar körpe, kuşlar, doğa olabildiğine güzel ve günahsız… Yalnız bizler, biz tanrıtanımaz ahmaklar yaşamın bir cennet olduğunun farkında değiliz.”) ⁷(Candide, Alfa Yayınları, s. 15) ⁸(a.g.e, s. 16) ⁹(Sadık veya Kader, İş Kültür, s. 31) ¹⁰(Candide, Alfa Yayınları, s. 24) ¹¹(a.g.e, s. 33) ¹²(a.g.e, s. 87)
Candide
8.0/10
· 2.771 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
4
13
Burcu
bir alıntı ekledi.
14.10.1923 günü, İzmir Kız Muallim Mektebi'nde öğrencilere sorulan sorular üzerine: Yaşamda müzik gerekli midir? Yaşamda müzik gerekli değildir; çünkü yaşam müziktir. Müzik ile ilgisi olmayan yaratıklar insan değildirler. Eğer sözkonusu olan yaşam insan yaşamı ise müzik ne olursa olsun vardır. Müziksiz yaşam aslında var olamaz. Müzik yaşamın sevinci, ruhu, neşesi ve her şeyidir. Yalnız müziğin türü üzerinde durulmaya değer. (ASD II, 1952, s. 235)
Sami N. Özerdim
Sayfa 158 - türk dil kurumu yayınları, 1981
5
Burcu
bir alıntı ekledi.
14.10.1923 günü, İzmir Kız Muallim Mektebi'nde öğrencilere sorulan sorular nedeniyle: Cumhuriyet aktöre erdemlerine dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık, korku ve korkutmaya dayalı bir yönetimdir. Cumhuriyet yönetimi erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkutmaya, korkuya dayalı olduğu için korkak, aşağılanmış, düşkün, alçak insanlar yetiştirir. Aradaki ayrım bunlardır. (ASD II, 1952, s. 234)
Sami N. Özerdim
Sayfa 117 - türk dil kurumu yayınları, 1981
4
Özlem Özmen
Okuyucu'yu inceledi.
188 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
7/10 puan
KAVRANAMAZ OLAN BİR ŞEYLER
Yapmaya gücümüz yettiği halde yapamadığımız şeyleri sorgulatan bir kitap daha az önce bitti. Nasıl anlatsam; Şöyle düşün; okuma yazma bilmiyorsun ama kitapları çok seviyorsun. Sana kitap okuyacak birilerini bulmak için hangi yolları seçerdin acaba? Bir de şurdan bak; sen bir okuyucu olabilir miydin, senden bu istenseydi? Ya da kime kitap okumak isterdin, sesli ve ne kadar sürdürebilirdin bunu? Okuma yazma öğrenmeyi/öğretmeyi seçerdim kardeşim manyak mıyım, diyorsan hiç okuma bu kitabı, git yat. Ama bir okuyucunun macerasını merak ettiysen bence bu ince ve akıcı kitap fena fikir değil. ‘Tuhaf Almanlar’dan biri işte yazar Schlink, bir hukuk profesörüymüş kendisi. Polisiyeyle ilgileniyormuş. Aralara değişik bakış açıları, çapraz sorgu sorularını aratmayan sorular serpiştirilmiş kısa kısa bölümler halinde hemen biten bu kitabı yazarken tarihlerinin kara dönemlerinden biri olan II. Dünya Savaşı yıllarıyla da hesaplaşmaya çalışmış ufaktan. Yapmayı seçtiklerimiz kadar seçmekten kaçındıklarımız da önemli. Hayat önümüzden akıp geçerken seyirci kaldıklarımızla da hesaplaşmamız gerekebilir bir gün. Adaleti sonsuzluğa teslim etmeyi seçmediğimiz zamanlar ümidiyle… Okuyucu
Okuyucu
8.6/10
· 1.168 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
12
Kur’ân mı, tefsir mi?
Kimi zaman, kimi sapkın zihniyetliler, “Kur’ân mı, Risale-i Nur mu?” şeklinde sordukları soru cerbezedir. Ve aslında Kur’ân’ı bilmemek veya hakikatini saptırmaktır. Bir sefer sonsuz isim ve sıfatlar sahibi Hâlık-ı kâinat ile, sonsuz âciz bir mahlûk olan insanın fiil ve sıfatları asla kıyaslanamaz… “Kur’ân Kelâm sıfatı da sonsuz olan Allah’ın kelâmıdır. “Mahzen-i mu’cizât ve mu’cize-i kübrâ-i Ahmediye (asm) olan Kur’ân-ı Hakîm-i Mu’cizü’l-Beyân” kendisini şöyle tanıtır: “Kur’ân der ki: ‘Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkep olsa, Cenâb-ı Hakk’ın kelimâtını yazsalar, bitiremezler.” (Kehf Sûresi 109) “Yaş ve kuru ne varsa ap açık bir kitapta yazılmıştır.” (En’âm Sûresi, 6:59) Kur’ân, “İsm-i Âzamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi itibâriyle Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudâtın ilâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem semâvât ve arzın Hàlıkı haysiyetiyle bir hitâbdır. Hem Rubûbiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 123) Kur’ân, “Bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine mercî olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitâb-ı mukaddestir. Hem… birer risâle ibraz eden mukaddes bir kütüphâne hükmünde bir kitâb-ı semâvîdir.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 331) Şimdi gelelim “Kur’ân mı, Risale-i Nur mu?” şeklindeki cerbezeli soruya, cerbezeli cevaba: Kur’ân mı, Kur’ân kursu mu; Kur’ân mı, İmam-Hatip lisesi mi, İlahiyat fakültesi mi; Kur’ân mı, tefsir mi; Kur’ân mı, hadis mi; Kur’ân mı, Kelâm mı; Kur’ân mı, fıkıh mı; Kur’ân mı? Elbette bu cerbezeli sorular kasıtlıdır. Zira, Kur’ân’ı okursunuz, ezberlersiniz. Tek bir harfinin normal zamanlarda on sevabı varsa, mübarek gün ve gecelerde okunması yüzler, binler, on binler sevap ve feyiz verir. Ama, Kur’ân’ı “anlamak”, tefekkür ve terennüm ederek, müzakere, mütalâa etmek çok daha sevaplı feyizli değil mi? Ki, “Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır.” (Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127) Şu halde, “Kur’ân mı, Risale-i Nur mu?” cerbezeli sualine şu cevap verilebilir: “Bu defa mektubunuzda, ‘Hıfz-ı Kur’ân’a çalışmak ve Risale-i Nur’u yazmak, bu zamanda hangisi takdim edilse daha iyidir?’ diye sualinizin cevabı bedihîdir. Çünkü, bu kâinatta ve her asırda en büyük makam Kur’ân’ındır. Ve her harfinde, ondan ta binler sevap bulunan Kur’ân’ın hıfzı ve kırâati her hizmete mukaddem ve müreccahtır. Fakat, Risale-i Nur dahi o Kur’ân-ı Azîmüşşanın hakaik-i imaniyesinin bürhanları, hüccetleri olduğundan ve Kur’ân’ın hıfz ve kıraatine vasıta ve vesile ve hakaikini tefsir ve izah olduğu cihetle, Kur’ân hıfzıyla beraber ona çalışmak da elzemdir. (Kastamonu Lâhikası, s. 47) Yeni Asya
21
Elif Çolak
Bilim Tarihi Sohbetleri'ni inceledi.
224 syf.
·
9/10 puan
Eserin birinci bölümünde genel olarak Fuat Sezgin’in hayatı ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Fuat Sezgin, mühendislik okumak için geldiği İstanbul’da, hayatına yön veren hocası Ritter ile tanışmıştır. Ritter sayesinde Fars ve Arap filolojisine başlamıştır. II.Dünya Savaşı sonucu 6 aylık eğitim arasında, 30 ciltlik Arapça Taberi Tefsiri’ni günde 17 saat çalışarak Arapçayı kendi kendine öğrenmiştir. İslam Bilimi ve Medeniyetler Müzesi’ni kurmuştur. İstanbul ve Frankfurt’ta birer müze açmıştır. İkinci bölümde daha çok İslam Dünyasında bilimden söz edilmektedir. Kendi yaşam öyküsündeki başarılarını ve Müslümanların bilimdeki başarılarını anlatmıştır. Bu bölüm daha genel bilgiler içermektedir. Üçüncü bölümde İslam’da önemli bilim insanları, Müslümanların bulduğu önemli buluşlar, Müslümanların ilgilendiği bilim dalları gibi bilgiler verilmiştir. Fuat Sezgin’e göre Batının kendini beğenmişliğine karşı, oluşan aşağılık kompleksimiz ile psikolojik bir savaş vermekteyiz. Fuat Sezgin Hoca işte tam da Müslümanların gerçekte neler yaptığını ve yapabileceğini sadece sözle değil somut örneklerle sergileyerek göstermiştir tüm insanlığa. Bu kitabı okuyana kadar Fuat Sezgin Hoca’yı tanımıyordum. Sefer Turan öyle güzel sorular hazırlamış ki konu çok güzel ilerlemiş. Fuat Hoca’nın birikimi karşısında çok heyecanlandım. Hocamız, Müslümanların bilim tarihinde bu kadar önemli yeri olmasına rağmen sindirilmeye çalışılması ile çok büyük bir mücadele vermiş. Bir dili kendi kendine 6 ayda öğrenmesi, İslam’da kimya tarihini, İslam’da botanik tarihini, zooloji tarihini, matematik coğrafya tarihini ilk onun yazması bana gurur verdi. Bizden birilerinin bir yerlerde bizim için çaba harcaması ama bizim onları vefat ettikten sonra tanımamamız ise beni çok üzdü. Umarım daha nice kıymetli hocalarımız, bilim insanlarımız, değerlerimiz hayattayken kıymet bulur.
Bilim Tarihi Sohbetleri
8.9/10
· 1.918 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
6