• Özgün ve iyi işlenmiş bir alt-tabaka kadın teması, temanın biricikliği sayesinde gün ışığına çıkmamış çarpıcı benzetme ögeleri, duygusal olarak güçlü imgeler ve bütünlüklü yapısı ile olmuş dedirtmiştir.

    Didem Madak, şair/şiir bütünleşmesinin/birleşmesinin en uygun örneklerindendir. Kendisi de bunu şu sözlerle tasdik etmektedir: ‘’Şiirimin gizli öznesi değilim, orda beni bulmak çok kolay’’.[Özer]

    ‘’Benim hâlâ hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum hâlâ. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabî şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu.’’[Özer]

    ‘’Madak’ın şiirinde çokça örneğini bulabileceğimiz hayattan sıkılanların (başta kendisi olmak üzere), ötekileştirilenlerin (başta Çingeneler olmak üzere), hayatını yaşayamayanların (‘Kaç Zamandan’ şiirindeki Aylâ Abla gibi) gizli direnişleri, Madak şiirinin kurucu politik taşlarını oluşturur.’’[Erdem Çolak, ‘’Didem Madak Şiirinde Politik Olan’’]

    Biraz şiir çözümlemesi:

    ‘’Kitabın ikinci şiiri ‘Annemle İlgili Şeyler’ bir mektup biçiminde yazılmıştır. ‘Şimdi mucizevî bir yerdeyim / Muc’ın ucuz evinde’, ‘Ben bu eve Muc’ın ucuz evi diyorum / Yokluğunda böyle oldum. / Mucize öldükten sonra buraya taşındım. / Ve inan / Muc bu evi bana ucuza verdi’ dizelerinde, [...] ‘mucizevî’ ile ‘Muc’ın ucuz evi’ arasında büyük bir anlam farkı yoktur. Anneni ölümü mucizenin ölümüdür. Mucize ölünce geriye ‘Muc’ın ucuz evi’ kalır. Yani anneden kalan neyse o, karanlık bir dünya ya da sığınılacak bir şiir. Didem Madak’ın annesinin adının Füsun olması, bu adın ‘büyü’ anlamına gelmesi, ‘büyü’ ve ‘mucize’ sözcükleri arasındaki anlam yakınlığı gözden kaçırılmamalıdır. [Özer]

    ‘’...bireyin yaşamındaki değer yitimi ve kirlenmişliği, doğal, etkileyici ve koruyucu bir unsur olarak çizilen anne figürünün ölümü ile aktaran sözceleme öznesinin, bu durumdan ve yaşamın gerçekliğinden kaçışının aktarıldığı yönündedir. Söylemde, masumiyet, temizlik, saflık ve geçmişe özlem izleği şiirin geneli boyunca anneyle özdeşleştirilen sözceler
    üzerinden aktarılmıştır. “Anne”nin var olduğu zamanlarla ilgili ifadelerin, anne ve simgelediği masumiyet kaybedildiğinde kullanılan sözceler ve geçmişin şimdiki zamanla tezat oluşturacak şekilde seçilmesi, sözce öznesinin doğallığa ve annenin varlığına yüklediği önemi yoğunlaştırma amaçlıdır.’’ [Ünveren]

    ‘’O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü
    Vişne bahçeleriyle dolu,
    Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
    Bazen ölmek istiyorum.
    Beni yeniden doğurman için
    İri, ekşi bir vişne tanesi gibi”
    Ayrıca, bilindiği gibi “Vişne Bahçesi” Anton Çehov’un kişilerin toplumsal statülerinde yaşanan ve vişne bahçesi ile simgelenen, engellenemeyen düzen ve değerler değişimi ile bunun yarattığı evrensel duyguları ele aldığı oyununun adıdır. Dolayısıyla bir ‘metinler arasılık’tan da söz edilebilir. Böylece sözceleme öznesi için de bir dönemin sonunun belirtildiği değerlendirilebilir. Çünkü anne ölmüş, saadet devri ve düzen sona ermiştir. Değerler değişmiş, artık her şey başka olmuş, rüyalar kararmış, tanrı gibi görünen göl “şimdi” anne ölüsüne, bir nevi mezarlığa dönüşmüş, tüm bunlar ağızda ekşi bir tat bırakmıştır. Burada, aynı zamanda iri, ekşi bir vişne imajı ile yüz buruşturan, artık hayatla ve içinde bulunduğu atmosferle uyum sağlayamayacak şiir kişisinin annenin ölümünün ardından başlayacak olan istenmeyen bir ömrün başlangıcı imlenmiştir.’’[Ünveren]

    Buraya kadar geldiyseniz, benden ‘’sürpriz yumurta’’ kazanmışsınız demektir. Cemal Salman’ın ‘’Didem Madak Şiirinde Zaman ve Mekan’’ adlı makalesi kendi çapında oldukça ufuk açıcıdır. Okuyunuz efendim.

    Kaynakça
    *Nilay Özer, ‘’Didem Madak’ın Şiirlerinde Dilin Örgütlenişi, Biçim ve İçerik Üzerine’’
    *Dilek Ünveren, ‘’Muc’un Ucuz Evinde Mucizenin Ölümü: Didem Madak’ın Annemle İlgili Şeyler Adlı Şiiri Üzerine Söylem Çözümlenmesi’’
  • İnsan olmanın ne demek olduğu sorusunu çoğu kişi insanların üstlendiği toplumsal rollere işaret ederek yanıtlar.
    İnsan oluşun bu türden tanımı insan kimliğini, roller ve
    simgelerle özdeşleşmeyle bir tutar. Ancak toplumsal çö­
    küntü dönemlerinde, ekonomik ve politik kaosun hâkim
    olduğu zamanlarda bu özdeşleşmelere yaslanmak müm­
    kün olmaz, çünkü roller giderek anlamlarını yitirir, top­
    lumda güvensizlik ve huzursuzluk hâkim olur: İnsanlar
    karmaşaya düşer, nereye bastıklarını bilemez ve kendileri­
    ni tehdit altında hissederler. Bu durumda bazıları, yitir­
    dikleri özdeşleşmeyi kendilerine tekrar kazandıracağına
    inandıkları eski ortamı şiddet yoluyla geri getirmeye çalı­
    şırlar. Tarihçiler, insan kimliğinin gerçekten toplumsal rol­
    lere dayanıp dayanmadığı sorusunu sormaksızın dağılma
    dönemlerinden ve yeni kimlik oluşumlarından söz eder­
    ler. Ancak böyle bir tanımlama, insan oluşumuzun özünü
    dışlar ve insani anlayışın iktidar ve itaatin devamını sağla­
    yan kısmıyla sınırlı kalır.
  • GİZEM YILDIRIM,GAİA DERGİ:1967 yılında yazılan bu kuramsal kitapta kapitalizmle birlikte şekillenen tüketim ilişkilerinin ülke ve ideoloji ayırt etmeksizin bir gösteri biçimi yarattığı ve bu durumun kaçınılmaz olarak dünyanın tek bir pazar haline gelmesi ile sonuçlanacağı iddia ediliyor.

    Gösteri Toplumunu ilk kez tanımlayan ve adlandıran Debord, kapitalist iktisadın ve meta dolaşımının uzantısı olarak nitelendirdiği gösteri egemenliğinin sosyalist oldukları iddiasında olan ülkelerde de var olduğunu, dünyanın yeniden tek bir pazar haline geleceğini ve bürokratik iktidarların da Amerikan tipi gösterinin hâkimiyeti altına gireceğinden bahsediyor. Çok da doğru demiştir. Gösteri, ekonominin gelişmesi için varken aynı zamanda ekonomi de gösteri için vardır. Yani karşılıklı olarak birbirini besleyen bu iki kardeş kavram insanları temsiller dünyasında yaşatır ve biz de durmadan tüketiriz. Tüketirken şuursuzlaşırız. İşte gösterinin istediği tam da budur. Giderek anonimleşen varlıklara dönüştükçe bir örnek olduğumuz dünyada insanın kendi aslını, sahiciliğini korumaya çalışması bu çağda verilen en zor savaşlardan biri haline gelir. Oysa biz savaştığımızı bile unuturuz ve öyle bir kendimizden geçeriz ki bize sunulan her şeyi içselleştirir, gerçek zannederiz.

    Evet, hepimiz bir cümbüşün içindeyiz. Her gün yeniden üretilen tekrarlardan öteye gidemeyen yaşamımıza rağmen farklı olduğumuzu düşündüğümüz kopyalardan biriyiz. Ben hariç. Ben gösteri dünyasının edilgen ruhlu varlığı değilim.

    “O hep birileri bir şeyler söyler”
    Özgünlük görünümü altında sansürü yaygınlaştırmak, toplumu tek bir çıtaya indirmek matah bir şeymiş gibi gelir. Kalabalığın içinden birileri size müzik festivaline gitmenizi söyler gidersiniz, birileri sizin eğlenmenizi söyler eğlenirsiniz, o aynı birileri hep bir şeyler söyler, siz hep onlar olursunuz. Profillerinizde kimsede olmayan şeyler vardır. Bir tür “biriciklik” durumu içine girdiğinizi düşünürsünüz çünkü daha önce kulağınıza diğerlerinden farklı hissedeceğiniz fısıldanmıştır. Bunu bilip, farkına varamazsınız. Aslında bilmeyin de zaten. Çünkü biliyor olmak, kendini kandırma noktasında biraz sorun çıkartıyor insana. Bırak öznelliğini silsinler.

    Modern toplum bizim tatlı kâbusumuz aslında. Sıkıntı diyarında sıkışıp kalmışız. Ayrı güçlerin arasındaki yapay gösterilere kanarak oradan oraya sürükleniyoruz. Sürüklenirken baş kaldırdığımızı düşünüyoruz oysa direniş ne mümkün burada! Bir de direnin diyorlar. Gösteri, bize farklı gösteriyor, yüzlerini al, diyor, bu senin hoşuna gider bu da senin. Oysa hepsi kapitalizmin bölümleri diyor Debord.


    Ulaşılmaz memnuniyetsizlik dağının savaşçıları, asla sorgulanamayan, sorgulansa dahi sonuç alamayacağımız bu hikâyenin sonu karar alma ve tüketim şeklinde bitiyor. Bugün sen tüketiyorsun, yarın da seni tüketecekler. Hatta tüketiyorlar bile. Hepimiz meta cennetinin parçalarıyız, star yaşamları görünür biçimi bu cennetin. Her metanın kendisi için çalıştığı, farklı olmak için didindiği binlerce profilin oluştuğu bu gösteride sahneye atlamak da zor değil üstelik. Birkaç delice snap, uçuk fotoğraflar ve hoop sahnedesin. Yetenek kavramın yitimi bizi uçuruma sürüklüyor. Dağın tepesinde yaşamdan söz ediyoruz, oysaki suyumuz azalmış, erzağımız yarım. Küçük tatminlerin ruhumuzu sarhoş etmesi bazen aşağılıkça gelse de durum bu.

    Ben kaçmak istiyorum, kaçıp gitmek. Bir yanım da hiç ayrılmak istemiyor bu sahneden. Sanıyordum ki ben farklıyım. Tamam, itiraf ediyorum, benim de umurumda o ayakkabıyı almak. Ciğerinizi de ciğerimi de biliyorum. Bu dehlizden kaçış yok, zaten buradan kaçmak isteyen de yok. Sahne sırası kimde şimdi diye sormaya da gerek yok. Hepimiz star’ıyız gündelik monoton yaşamlarımızın. Anladım ki tüketim aracılığıyla gerçekleşen mutlu bir sosyalleşmenin görüntüsü, tüketicinin gerçek bölünmeler konusundaki farkındalığını, yalnızca bir sonraki metanın düş kırıklığına kadar erteliyor. Benzersiz olarak tanıtılan ürünlerin aslında seri üretim çıktısı gibi farklılığımız. Dışımız farklı diye benzersiz sanıyoruz kendimizi. Bu durum ambalajın içindekini sollamasından geliyor. Memnuniyetlerin sahteliğinden gelip, geçiyoruz. Belki tesellimiz Adorno’nun iyimserliğinde gizlidir, kim bilir.
  • Dünyanın karşısında ataraksiya (umursamazlık) ve afazi (söz yitimi -ya da başka bir deyişle, yalıtılmış bir içe dönüklük) tutumunu takınmaktan başka bir yol yoktur
  • Yürüyor muyduk yoksa bir doğa parçasının altını mı çizdiriyorlardı bize ?
  • İyi ve kötüye ilişkin kökensel, deyim yerindeyse, doğal bir ayrım yeteneğinin varlığı kabul edilemez. Kötü, genellikle ben için zararlı ya da tehlikeli bir şey olmamakla kalmaz; tersine, benin arzu ettiği, ona keyif veren bir şeydir. O halde burada yabancı bir etki söz konusudur; neyin iyi neyin kötü sayılması gerektiğini o belirler. Kendi duyguları inşam bu yola yöneltmeyeceğinden, insanın bu yabancı etkiye boyun eğmek için bir nedeni olması gerekir. Bu nedeni, çaresizliğinde ve başkalarına bağımlılığında buluruz kolaylıkla. Bunu en iyi şekilde, sevgiyi yitirme kaygısı olarak tanımlayabiliriz. İnsan, bağımlı olduğu bir başkasının sevgisini yitirdiğinde kimi tehlikeler karşısındaki güvenliği de elden gider; özellikle de, kendisinden güçlü olan kişinin cezalandırma yoluyla üstünlüğünü kanıtlaması tehlikesine maruz kalır. Yani başlangıçta kötü, karşılığı sevgi yitimi tehdidi olan şeydir; bu yitirme kaygısı nedeniyle kötülükten kaçınmak gerekir.
  • Çocukluğumuzdan beri zorlandığımız otantik duygularımızdan vazgeçme durumuna karşı mücadele edemezsek insanlığın yenilgiye uğraması ve gerçek kimliğimizi yitirmemiz tehlikesi söz konusu olur. Doğarken insanlığı içimizde taşımaktayızdır. Ama buradan gelişen çoğunlukla sadece, insanlığın sesini taklit etmekle birlikte insanın yüreğine ihanet etmiş olan sahte bir görüntü olur. Sonra da ingiliz şair Edward Youngun daha 18. yüzyılda söylemiş olduğu şey gerçekleşir:" Orijinal olarak doğuyor, ama kopya olarak ölüyoruz ."
    Arno Gruen
    Sayfa 351 - Çitlembik