Bu dünyada herhangi bir ormanın içinde olup ışıkları yanan tüm evlerin, içerdeki bir kişiyi ve yaşanmakta olan bir hikayeyi imâ ettiğini, dolayısıyla benimkinin de bunu yaptığını düşünüyorum.
Her şeyden önce bana bir manzaradan çok daha fazlasını sunan bu bina ve bu yeni pencereler. Sonra yol boyunca edindiğim yeni ve kimi zaman muhalif bakış açıları vardı; marangoz ve mimarın ve tabii ki çırağınki. Bunların hepsi de yeni birer pencereydi. Belki bir şeyleri “gerçekten” oldukları gibi görmek onları yeni bir açıdan, dikkatlice bakarak ve birden çok bakış açısıyla görmek kadar önemli değildi.
İşte, bunca zamandır üzerinde çalıştığım bana ait bir yer karşımda duruyordu ve artık onun benim üzerimde çalıştığınıhissedebiliyordum. “Hissetmek” burada doğru bir kelimeydi çünkü odada yaşadığım deneyim sadece gözlerle edinilmiş değildi. Tabii ki manzara çok önemli ve en kolay tarif edilebilir parçasıydı. Ama mekan deneyimi, en azından omurlarla da, etrafımızdaki duvarları karanlıkta bile algılamamızı sağlayan kedi bıyığı benzeri hissiyat her neyse onunla da edinilmişti.
İnsanlar geleneksel olarak, insan olmanın paradokslarını ve mutlu olmak ve hayatta kalmak için istediğimiz çoğu şeyin ağır maliyetleri olduğu gerçeğini bir çerçeveye oturtmak, kabullenmek ve sonuçta da bundan sevinç duymak için ritüellere yönelmiştir. Karnımızı doyurmak için öldürür, evlerimizi inşa etmek için ağaçları keser, diğer insanları ve yeryüzünü sömürürüz. Doğayı, başkalarının çıkarlarını, hatta kendi geçmiş benliklerimizi kurban etmek, insanlık durumumuzun kaçınılmaz bir parçası, tüm başarılarımızın zaruri bir bedeli gibi görünmektedir.