BİROL COŞKUN, bir alıntı ekledi.
17 May 10:56 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Tüm sinema aşıkları çok iyi bilir ki Stanley Kubrick bir şey yapmak isterse onu yapardı. istediği imkansız gibi gözüksede elde edene kadar peşini bırakmazdı.

Bir gün, Barry Lyndon filmini yönetirken yalnızca mum ışığını kullanarak bir sahne çekmek istedi. Bu zorlukla başa çıkamayacağını düşünen ışıkçı bunun imkansız olduğunu söyledi. Çalışanlardan biri kKubrick'e mitolojik bir karakter olan İkarus'un hikayesini anlatmaya koyuldu; babası Daidalus'un yaptığı bal mumundan kanatlarla uçarken güneşe fazla yaklaşan İkarus'un kanatlarının yandığını hatırlattı ünlü yönetmene.

Kubrick herkese baktıktan sonra şöyle dedi:

"İkarus'un hikayesini anlatmaya çalıştığı tek şey balmumunun güneşe yaklaşmak için doğru bir metaryal olmadığı. Kanatları yaparken daha çok düşünmelilerdi."

Allen Percy

Her Güne Bir Nietzsche, Allan PercyHer Güne Bir Nietzsche, Allan Percy
Aykut Örek, Medyum'u inceledi.
09 May 17:16 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Stanley Kubrick'in de uyarlama filmini çektiği kitap Medyum.. Stephen King'in bana göre en güzel kitabı. Otelin ve Torrance'ın psikolojisini hissetmememenize imkan yok. Kült bir filmin kült kitabı. Önce kitabını okuduktan sonra filmini de izlemenizi tavsiye ederim. Jack Nicholson kariyer zirvesi yapmış. Konusu yazarlık yapmak ve kitap yazmak isteyen Jack Torrance ailesiyle Colorado otelinde kışın oteli bakmak için devralırlar ve Torrance hem kitabını rahat kafayla yazmak ister hem de otelde birkaç ay kalıp ailesiyle para kazanmak istemektedir. Otele yerleştikten sonra otelde herkes bavulunu alır giderler ve bomboş otel onlara kalır ve zamanla mistik olaylar başlar. Okurken keyif alacağınıza eminim.

Ledzeppelin88, Yıldızlara Dönüş'ü inceledi.
02 May 21:45 · Kitabı okudu · 6 günde · 5/10 puan

Tanrıların arabaları ismiyle sükse yapmış olan yazar, kısaca; insanlığı yaratanın uzaylılar olduğunu,bir gün insanlığın da yıldızlara dönüş yapacağını değişik arkeolojik bilgilere,tevratla,hindu metinleriyle, vb. bir sürü uçuk delille kanıtlamaya çalışıyor.Kitabın içeriği de yazarın diğer kitaplarıyla hemen hemen aynı.O zaman yazar farklı bi adla neden bu kitabı yazmış.tabii ki para için...
Kitabın konusu tıpkı ünlü yönetmen Stanley Kubrick'in 2001a space oddssey filmindeki gibi diyebilirim.Bana göre Bilim kurgu filmi izlemek yerine bu kitap okunabilir.Sadece bu bakımdan güzel.

Semih, Kireç Ocağı'ı inceledi.
 02 May 21:21 · Kitabı okudu · 4 günde · 10/10 puan

Şunu peşin peşin söylemekte fayda görüyorum ki, bu yazımın içerisinde kurduğum ve kuracağım her cümle, iki gündür Thomas Bernhard ile ilgili yaptığım araştırmalar ve aşağıda bahsettiğim videoyu derinlemesine incelemem sonucu vardığım kanılarımdan oluşmaktadır.

Thomas Bernhard'ın okuduğum ilk kitabı Sarsıntı idi. Sarsıntı'yı bitirdiğimde çok etkilenmiştim ve yeniden Bernhard'ın "deli saçması" cümlelerini okumak için sabırsızlanıyordum. Bence Bernhard tam anlamıyla muhteşem bir deli. Hakkında yazacak o kadar çok şeyim var ki, nereden başlasam, nereye bağlayıp nerede sonlandırsam bu yazıyı diye bir türlü karar veremiyorum. Aslında kitabı dün bitirmiş olmama rağmen bu incelemeyi yazmak için ideal zamanımı bekledim. Peki bir incelemeyi yazmak için ideal zaman diye bir şey var mıdır? Bu sorunun cevabını Bernhard cümleleriyle size birazdan vereceğim, hiç acele etmeyin.

Öncelikle, Thomas Bernhard'ın yazdıkları, hipnotize edici ve bir insanın beyninden geçen düşüncelerin kendisi kadar hızlı. Bernhard, tam olarak "dilinin kemiği olmayan bir deli." Çekinmiyorum kendisine deli demekten. Çünkü kesinlikle deli olduğuna kalpten inanıyorum. Hatta Metin T.'nin önermiş olduğu 49 dakikalık (https://www.youtube.com/watch?v=DV_7iVjYs3c) videoyu birkaç defa izledim ve Bernhard'ın cümlelerine, mimiklerine ve gözlerine derinlemesine baktım. Bence o cümleler ve o gözler asla normal bir insanın cümleleri ve gözleri olamaz. Mutlaka Bernhard'ın beyninde bizimkinden farklı bir şeyler var. İnanılmaz gürültülü bir zihne ve tehlikeli birçok düşünceye sahip olduğu belli. Açıkçası çok etkilendim kendisinden ve röportajlarında kullandığı her bir kelimeden...

İnsan beyninin yapamayacağı tek bir şey vardır, o da düşünmeden durabilmek. Bir insan düşünmeden duramaz. Bu mümkün değildir. Peki saniyede kaç tane düşünce birden kafamızdan geçebilmektedir? Eminim bu sorunun cevabına birçoğumuz benzer bir şekilde, saniyede birden çok düşüncenin beynimizden geçebileceği şeklinde cevaplayacaktır... Peki o zaman soruyu değiştirelim. Düşünce hızını ölçmek mümkün müdür? Bir kimsenin bir şeyin hızını belirleyebilmesi için, öncelikle başlangıç ve bitiş noktalarını tanımlaması gerekmektedir. Düşünce ise, bilimsel olarak duyumsal bilginin alındığı andan bir eylemin başlatıldığı ana kadarki zihinsel etkinlikler olarak tanımlanmaktadır. Yani bir düşünce hızını ölçebilmek için duyumsal bilginin alındığı an ile eylemin başlatıldığı an arasındaki zihinsel etkinlikleri ölçmek gerekir. Maalesef bu durum şimdilik bilimsel olarak mümkün değil. İşte Thomas Bernhard'ın yazdıkları da tıpkı burada anlattığım gibi, adeta birer düşünce dalgalarıdır. Bu sebeple;

1- Bernhard'ın cümleleri nerede başlar ve nerede bitecek asla anlaşılamamaktadır.

2- Tıpkı düşünce dalgalarında olduğu gibi farklı ihtimaller sürekli Bernhard tarafından düşünülerek aynen olduğu gibi değiştirilmeden uzun uzun, fazla fazla, tekrar tekrar yazıya geçirilir. Bu da doğal olarak sık tekrarlı ve uzun cümleleri ortaya çıkarır.

3- Düşüncenin başlangıç ve bitiş noktaları belirlenemediğinden Bernhard'ın paragrafları da tıpkı düşünce gibi bir şekilde başlar ve asla bitmek bilmez.(Mesela bu kitapta 13. sayfada paragraf başlıyor ve 168. sayfada, kitabın sonunda, o paragraf sonlanıyor.)

İnanın daha çok fazla şey söylemek istiyorum Bernhard araştırmam ile ilgili; ama uzun uzadıya yazıp sizleri sıkmak istemiyorum. Sadece bu kitabın kapağına lütfen dikkatli bir şekilde yakından bakın. Bu adam normal bir adam değil. Ve eminim siz de fark edeceksiniz. O andan sonra neden Bernhard'ı, cümlelerini, gözlerini ve beynini bu kadar derinden incelediğimi anlayacaksınız...

Ayrıca kitabın başlarında Stanley Kubrick'in The Shining (https://www.imdb.com/title/tt0081505/) filmini izliyor gibi hissettim. Meşhur bir film olduğu için ve kitap kafanızda canlansın diye bu benzerliği ifade etmek istedim. Ayrıca şu korkutucu fotoğrafa (https://hizliresim.com/Vr4LkP) bakarsanız yukarıda anlattığım olaylar biraz daha somutlaşacaktır sizin için.

Kitabın konusuna gelirsek; Konrad isimli bir adam, tekerlekli sandalyeye mahkum ettiği eşini hapsettiği kireç ocağında tuhaf bir sanatsal-bilimsel inceleme kaleme alma amacı güder. Bu incelemenin ismi bellidir: İşitme... Bu incelemede nelerin yazılacağı da aslında bellidir. Çünkü uzun yıllardır Konrad'ın üzerine çalıştığı, düşündüğü ve deneyler yaptığı tek konu budur. Fakat Konrad bu incelemesini yazmak için sakin bir ortam ve düşüncelerini kağıda geçirebilmek için ideal bir ortam arar. Bu sebeple Kireç Ocağı'na taşınır. Orada da işler istediği gibi gitmez ve sonunda kaç kurşunla olduğu bilinmemekle birlikte, karısını öldürür. Bu cinayetten sonra yazar tarafından "-miş"li geçmiş zaman kullanılarak adeta dedikodular biz okuyucunun önüne serilir.

Konrad'ın bütün amacı İşitme isimli incelemesini yazmakmış; ancak bir türlü dış etkenler sebebiyle veya kendi zihinsel hastalıkları sebebiyle incelemesine bir türlü başlayamıyormuş. İncelemeye başlamanın ideal zamanını bir türlü bulamıyormuş. İnceleme üzerine çalışmadığı zaman ortalık son derece sessiz oluyor, kireç ocağı tam bir sessizliğe gömülüyor; ancak çalışmaya başladığı anda sessizlik bitiyormuş.(Kahretsin, ben de mişli geçmiş zaman kullanmaya başladım. Neyse, idare edin.) Her şey Konrad'a ve dolayısıyla Konrad'ın yaptığı zihinsel çalışmaya kurulan bir komploymuş. İşte şimdi, diyormuş, ideal zaman bu diyormuş ve tam o anda her şey darmadağın oluyormuş. Fakat insan bu kadar uzun süre her şeyi kafasında tutarsa, yıllarca her şeyi bir bütün halinde kafasında tutarsa, kabul etmek gerekir ki, tamamen kafasında olan incelemeyi er ya da geç kağıda dökme anı gelirmiş. Ancak bu şekilde düşünerek ve sürekli ideal zamanı bekleyerek, en önemli zamanı kaybetmiş. İdeal zaman şöyle dursun, ideal an olmadığı, çünkü asla ve hiçbir konuda ve hiçbir şeyde en ideal şey şöyle dursun, ideal dakika ya da an ya da zaman diye bir şey yokmuş. Konrad'da en önemli şey eksikmiş: gerçekleştirme, hayata geçirme karşısında korkusuzluk, incelemeyi kağıda dökme karşısında korkusuzluk...

Konrad incelemesini bitiremedi, bitirmek bir kenara başlayamadı bile ideal zamanı beklemekten; ama ben bitireceğim. Hem de Konrad'ın karısının Konrad'a söylediği şu muazzam cümleleri: "Kafanda ne olduğunu görmek istemiyorum, senin kafanı boşaltsalar içinden korkunç şeyler dökülür, pislik, çürümüş, tanımlanamayan, ürkütücü, tamamen de gereksiz şeyler." bizzat Thomas Bernhard'a ithaf ederek.

Yusuf Çorakcı, Otomatik Portakal'ı inceledi.
31 Mar 21:05 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

İngiliz yazar Anthony Burgess'ın kendini dünyaya tanıtan ve Stanley Kubrick'in elinde kült bir yapıta dönüşen Otomatik Portakal, senelerdir merak etmekle birlikte nihayet edinip sonuna kadar heyecan içinde okuduğum kitapların arasına hızlıca girdi. Devamlı almaya elimin gitmediği ve bunun yüzünden aşırı hayıflandığım kitabı bir deli cesaretiyle alır almaz okumaya koyuldum, çünkü bu kadar üzerinde konuşulan bir eseri oldukça merak etmiştim. Şunu söyleyebilirim ki; yeraltı edebiyatı diye bir üniversite lisans bölümü olsaydı şayet, Otomatik Portakal kendi alanını aşıp ordinaryus olacak kapasiteye sahip. Kitap sadece bir yeraltı romanı değil, içinde macera, polisiye, dram, psikolojik, devlet ve toplum eleştirisi unsurlarını barındıran manifesto gibi. Dil açısından bakıldığında süslü bir edebiyat olmamakla birlikte, halkın aşağı tabakasını en iyi anlatan deyimler, sözcükler ve cümle yapıları seçilmiş. Başkaları gibi beni rahatsız etmedi argo ve küfür kullanımı ancak söylendiği kadar abartılı değil kesinlikle. Okudukça o serseri konuşmalara alışıyorsunuz ve sürükleyici anlatımıyla kendine çekiyor. Bazen para ve keyif için namussuzluk peşinde koşan bir azılı suçluyu, bazen kaybolan adaleti yerine getirmek isteyen bir özgürlük savaşçısını benimsiyoruz. Hikayeden bahsetmek gerekirse; Alex adında daha ergenliğinde suç çetesi kurup şehirde terör estiren bir kabadayının hapse düşmesinden sonra, bazı deneylerle yaşadığı değişikliklerle nasıl hayatının tepetaklak olduğu bizlere aktarılıyor. Yani cennetten çıkıp cehenneme giriyorsunuz hatta arafta kalmak da var eserde. Daha çok neler yapmamalıyız ve yapmakta ısrar edersek başımıza neler gelebilir tarzında bir hikaye var karşımızda. Kitap gerçekten çok samimi, hatta fazlasıyla yılışık diyebilirim. Alex sürekli kardeşlerim şeklinde sesleniyor okura, çıkıp da demiyor kimse hayırdır tanışıyor muyuz ne kardeşi be velet gibisinden. Kısacası gün gelir geçiminizi bir haydut olarak sağlamak istersek başımıza neler gelebileceğini görmemiz adına önemli bir eser. Üzerine konuşacak binlerce şey var bu kitapla ilgili. Yeraltı edebiyatına sert bir iniş yapmak için alın Otomatik Portakal'ı okuyun. Bir de kitap isminin geldiği yer oldukça ilginç, yazar güzel düşünmüş bence.

Stanley Kubrick
"Okullarda yapılan en büyük yanlış, çocukları korkuyla motive ederek birşey öğretmeye çalışmaktır. Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi.

Bir konuya ilgi duyarak öğrenmekle, korkuyla öğrenmek arasında nükleer patlama ile bir kıvılcım kadar fark vardır."

Toprak, bir alıntı ekledi.
21 Mar 22:43 · Kitabı okuyor

Stanley Kubrick 'in A Clockwork Orange(Otomatik Portakal) filminin baş karakteri Alex ve haydut arkadaşları ......bir evi talana girip sahiplerine işkence ettikleri sahnelerde eğlenceli "Singing in the Rain "şarkısını söylerler. Bu sahnelerin seyircide yarattığı rahatsızlık bilinir. Filmdeki karakterlerin söz ve eylemleri arasındaki kontrast,seyircide karakterlerin bunu bilinçli yaptığı duygusunu pekistirdigi için sahnelerin etkisi de artar.

Senaryo Kitabı, Öktem Başol (Sayfa 281)Senaryo Kitabı, Öktem Başol (Sayfa 281)

Korku
"Bence okullarda yapılan en büyük yanlış, çocukları korkuyla motive ederek bir şey öğretmeye çalışmaktır. Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi. Bir konuya ilgi duyarak öğrenmek ile korku ile bir şeyi öğrenmek arasında nükleer bir patlama ile bir kıvılcım kadar fark vardır.'' - Stanley Kubrick

Stanley Kubrick
Okulda bulunduğum süre boyunca hiçbir şey öğrenmedim ve 19 yaşıma kadar kendi isteğimle bir kitap okumadım.