EVİNDEN AYRILMAYAN DON KİŞOT
Cervantes’in unutulmaz romanına adını veren kahraman Don Kişot, okuduğu şövalye romanslarının büyüsüne kapılarak evini, yurdunu terk etmişti. Hayal ile gerçeğin sınırında, kendine biçtiği kahramanlık rolüyle yollara düşen bir adamdı o; bu yolculuk, onun için hem bir özgürleşme hem de trajik bir yanılsama aracıydı. Mustafa Çiftci’nin ilk romanı “Kiraz Çiçeği Kolonyası”nın başkişisi Servet ise, benzer bir okuma tutkusundan yola çıkan ama tamamen zıt bir istikamette ilerleyen bir karakter. O da romanların dünyasına sığınmış, kurmaca âlemlerle iç içe yaşayan biridir; fakat Don Kişot’tan iki temel farkı vardır: Evini de yurdunu da terk etmez, hatta annesinin kanatlarının altından çıkmayı hiç düşünmez. Bu yönüyle Servet, “evinden ayrılmayan bir Don Kişot”tur — ya da başka bir deyişle, bir Negatif Don Kişot. Bu negatiflik, sadece fiziksel hareketsizlikle sınırlı değil; zihinsel bir donukluk, bir tür içsel sürgün hali olarak da kendini gösterir, ki bu da romanın en çarpıcı katmanlarından birini oluşturur.
Romanın ilk sayfalarından itibaren okuru karşılayan kiraz çiçeği kolonyası kokusu, eserin simgesel dünyasının anahtarı gibidir. Bu koku, Proust’un yedi ciltlik dev romanı “Yitik Zamanın İzinde”deki madlen kurabiyesinin işlevine benzer bir biçimde çalışır: hafızayı tetikler, geçmişle şimdi arasında bir kapı aralar. Ancak burada açılan kapı, geçmişe değil bugüne çıkar; daha doğrusu, bir tür sonsuz şimdiye, zamanın akmadığı bir odaya açılır. Mustafa Çiftci’nin romanı, yitirilmiş bir zamanı değil, neredeyse hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir “şimdiki zamanı” anlatır. Bu nedenle “Kiraz Çiçeği Kolonyası”, bir “geçmiş zaman romansı” değil; aksine, geçmişle geleceğin askıya alındığı, süreğen bir “şimdi”nin romanıdır. Proust’un romanı nasıl zamanın izini