Suavi kemal yazgıç

Puan vermedi·296 syf.··
2026 2. kitabı
AŞK, İHANET VE BİNLERCE FİGÜRAN Geçmişe, özellikle de yaşamadığımız eski günlere kıymet atfetmek klişeleşmiş bir alışkanlığımızdır. Bu, bir tür zihinsel sığınaktır; bugünün karmaşasından ve ahlaki belirsizliklerinden kaçıp, her şeyin daha saf, daha onurlu olduğuna inanılan bir zamana sığınma ihtiyacıdır. O güzel insanlar, güzel atlara binip gitmişler; beraberlerinde o erdemleri, insani değerleri de götürmüşlerdir. Bize de şu anda yaşadığımız acımasız, ahlaksız, nobran zamanlar kalmıştır. İçinde yaşadığımız toplum tamamen çürümüş ve hiçbir umut ışığı kalmamıştır. Sözün özü ne varsa geçmişte vardır. Münevver Elif’in aynı isimli podcastinden hareketle yayınladığı “Ankara’da Bir Ev”i tam olarak bu klişeyi aşındırabilecek, o konforlu sığınağın duvarlarını sarsabilecek bir kitap. 1920’lerle 1980’ler arasından seçilmiş bir dizi unutulmuş cinayet ve bir trajik kaza hakkında yaşandığı günlerdeki basına ve edebiyata yansımalarından yapılan derlemelerden oluşan kitapta, olaylar ve insanlar üzerinden kolektif hafızamızın yitip gitmiş detaylarının arkeolojisi yapılıyor. Geçtiğimiz on yılda yaşanan ve iletişim araçları sebebiyle pek çok ayrıntısına maruz kaldığımız trajedilerin emsallerine o dönemde de rastlamak, geçmişe ait idealleştirme kurgumuza gölge düşüren gerçeklerle karşı karşıya getiriyor bizi. Çünkü o günlerdeki cinayetler, ihanetler, kazalar bize şunu gösteriyor: İnsan doğası, zaafları ve arzularıyla aslında pek değişmedi. Bugün gündemde olan trajedilerin, o dönemlerde de farklı sahnelerde, farklı karakterlerle yaşanmış olduğunu görmek, “Her şey yeniymiş.” yanılsamasını bozuyor. Tarihsel süreklilik, hem ürkütücü hem de öğretici bir şekilde karşımıza çıkıyor. “Ankara’da Bir Ev”de anlatılan her olay; sadece bir suç vakası ya da talihsiz bir kaza olmanın ötesinde, dönemin
Ankara'da Bir EvMünevver Elif · Sel Yayıncılık · 202523 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Puan vermedi·187 syf.··
2026 3. kitabı
EVİNDEN AYRILMAYAN DON KİŞOT Cervantes’in unutulmaz romanına adını veren kahraman Don Kişot, okuduğu şövalye romanslarının büyüsüne kapılarak evini, yurdunu terk etmişti. Hayal ile gerçeğin sınırında, kendine biçtiği kahramanlık rolüyle yollara düşen bir adamdı o; bu yolculuk, onun için hem bir özgürleşme hem de trajik bir yanılsama aracıydı. Mustafa Çiftci’nin ilk romanı “Kiraz Çiçeği Kolonyası”nın başkişisi Servet ise, benzer bir okuma tutkusundan yola çıkan ama tamamen zıt bir istikamette ilerleyen bir karakter. O da romanların dünyasına sığınmış, kurmaca âlemlerle iç içe yaşayan biridir; fakat Don Kişot’tan iki temel farkı vardır: Evini de yurdunu da terk etmez, hatta annesinin kanatlarının altından çıkmayı hiç düşünmez. Bu yönüyle Servet, “evinden ayrılmayan bir Don Kişot”tur — ya da başka bir deyişle, bir Negatif Don Kişot. Bu negatiflik, sadece fiziksel hareketsizlikle sınırlı değil; zihinsel bir donukluk, bir tür içsel sürgün hali olarak da kendini gösterir, ki bu da romanın en çarpıcı katmanlarından birini oluşturur. Romanın ilk sayfalarından itibaren okuru karşılayan kiraz çiçeği kolonyası kokusu, eserin simgesel dünyasının anahtarı gibidir. Bu koku, Proust’un yedi ciltlik dev romanı “Yitik Zamanın İzinde”deki madlen kurabiyesinin işlevine benzer bir biçimde çalışır: hafızayı tetikler, geçmişle şimdi arasında bir kapı aralar. Ancak burada açılan kapı, geçmişe değil bugüne çıkar; daha doğrusu, bir tür sonsuz şimdiye, zamanın akmadığı bir odaya açılır. Mustafa Çiftci’nin romanı, yitirilmiş bir zamanı değil, neredeyse hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir “şimdiki zamanı” anlatır. Bu nedenle “Kiraz Çiçeği Kolonyası”, bir “geçmiş zaman romansı” değil; aksine, geçmişle geleceğin askıya alındığı, süreğen bir “şimdi”nin romanıdır. Proust’un romanı nasıl zamanın izini
Kiraz Çiçeği KolonyasıMustafa Çiftci · İletişim Yayınları · 2025160 okunma
Puan vermedi·312 syf.··
2026 4. kitabı
BİR KOZMO-POLİSİYE Philip K. Dick, modern edebiyatın alternatif tarih ve distopya alanında en sarsıcı yazarlarından biri. Özellikle “Yüksek Şatodaki Adam”; II. Dünya Savaşı’nı Müttefikler’in değil, Nazi Almanyası ve Japonya’nın kazandığı bir dünya varsayımı üzerine kurularak okuru daha ilk sayfada yerleşik tarih algısıyla yüzleştirir. Dick’in başarısı, bu politik önermeyi yalnızca bir “tersine tarih” oyunu olarak kullanmasında değil; tarihin değişmez, bağlayıcı ve mutlak olduğu fikrini yapısal olarak kırmasında yatar. Distopyayı gelecekte değil; çoktan yaşanmış olması gereken bir geçmişte kurarak, okuru alışkın olduğu zaman çizgisinin dışına iter. Bu anlatı tercihi, yalnızca tarihsel bir spekülasyon değildir; insan gerçekliğini sorgulamanın etkili yollarından biridir. Çünkü geçmişin değişebilir olduğu fikri, bugüne dair kabullerimizi de güvensiz hâle getirir. Alternatif tarih anlatıları tam da bu nedenle risklidir: Gerçekliğin sorgulanması ile safsata arasındaki çizgi son derece incedir. Ancak insan doğasına, iktidar ilişkilerine ve toplumsal mekanizmalara dair yeni sorular üretebildiği ölçüde bu risk göze alınmaya değerdir. Bu çerçeveden bakıldığında, Alper Canıgüz’ün “Örümcek Burgacı” adlı romanı; Türk edebiyatında nadir rastlanan bilinçli bir alternatif tarih denemesidir. Roman, hiç yaşanmamış bir 1974 yılında geçer. Bu geçmişte, yirmi yıl önce gerçekleşmiş bir siyasal kırılma sonucunda “hiperdemokrasi” adı verilen yeni bir yönetim biçimi kurulmuştur. Görünürde katılımcı olan bu sistemde kararlar; toplumun tamamı yerine, nasıl seçildiği belirsiz ve manipülasyona açık “örneklem grupları” tarafından alınır. Temsili demokrasinin ötesine geçme iddiasındaki bu yapı, daha en başından itibaren meşruiyet sorunuyla maluldür. Romanın asıl distopik boyutu ise hiperdemokrasinin
Örümcek BurgacıAlper Canıgüz · Everest Yayınları · 2025697 okunma
Puan vermedi
BALKANLARDAN TEKİNSİZ BİR NOVELLA Geçmiş sadece olmuş ve bitmiş, tamama ermiş olaylar; yaşamış insanlar toplamından ibaret değil. Gerçek hayatta hiç var olmamış kişiler ve olaylar da tarihin bir parçası. Çünkü anlatılar, inanışlar, mitolojiler tarihte yaşamış insanlar tarafından gerçekten anlatılarak zamanlarının zihin dünyasının, kültürünün bir parçası haline gelir. İnsanlar mitolojiler geliştirdikçe, masallar anlatıp, destanlar söyledikçe, hikayeler kurgulayıp, romanlar yazdıkça sadece anı değil geçmişi ve geleceği de yeniden inşa ederler. Burada değişen geçmiş veya gelecek değil onlara verilen anlamdır. Bu yüzden de tarih geçmiş yaşanmış anların, kişilerin toplamına indirgenemez. Bu bağlamda Boğaç Han da, Tepegöz de sadece edebiyatımızın değil tarihimizin de bir parçasıdır. Onlardan bahsederken sadece edebi bir metnin karakterlerinden değil onları var kılan ve bugünü inşa eden zihin ve gönül dünyamızın labirentlerinden de bahsetmiş oluruz. Mehmet Berk Yaltırık, folklorla tarihi harmanlayan bir yazar. Romanları, hikâyeleri ve novellalarıyla tarihi ve folkloru, geçmişi ve halk inanışlarını bir potada buluşturup yepyeni kurgular inşa ediyor. Korku edebiyatını “canavarları canavarlara canavarca” anlatmak olarak tanımlayan Yaltırık, “Karanlığın Şahidesi” çerçevesinde yapılan bir röportajda (edebiyathaber.net) şu sözlerle açıklıyor bu ifadeyi: “Korku edebiyatının bir şekilde, insanın içindeki karanlık tarafa dokunduğunu düşünmüşümdür hep. Karanlığın Şahidesi’ni yazarken bu kanaatim daha da güçlendi, yazdıklarımla anlattığım canavarların, ruhların daha gölgeli kısmına hitap ettiğimi hayal etmeye başladım.” “Hünâşamzade”de yazarın aynı çizgide ilerlediğini rahatlıkla ifade edebiliriz. Gelelim “Hünâşamzade”ye… 1785’te şimdi Bulgaristan sınırları içinde kalan Deliorman’da
HunaşamzadeMehmet Berk Yaltırık · İthaki Yayınları · 2023149 okunma
Bir Aşka Şahit Olan On Nesne
10/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2026 28. kitabı
İrem uzunhasanoglu Anton Çehov'a atfedilen meşhur bir söz vardır: "Ben bir kül tablasından bile bir öykü çıkartabilirim." Onun kastettiği elbette kül tablasının kendisi değil; onu üreten, satan, kullanan ve temizleyen insanın, yani hayatın dokusunun hikâyesidir. Kül tablası, anlatılanın öznesi değil, zarafetle seçilmiş bir bahanesidir ve öyküde de bir nesneden ibarettir. Çünkü asıl anlatılan, nesnenin değil, o nesneyle bir şekilde bağ kuran insanın karmaşık ve derin hikâyesidir. Çehov, ona atfedilen bu sözü gerçekten söyledi mi bilinmez ama İrem Uzunhasanoğlu’nun “Bir Aşkın On Günü”nü okuyunca, yazarın bu iddiayı nesne sayısını ona çıkararak ustalıkla bir romana dönüştürdüğünü görüyoruz. Onun on gün için seçtiği nesneler ise gündelik hayatın tam kalbinden: ekru tül perde, kapitone bej kanepe, porselen kahve fincanları, beyaz mutfak masası, kırmızı ekose battaniye, kırlangıç kuşlu porselen buhurdanlık, kraliyet armalı lacivert terlik, yakın gözlüğü, saç fırçası ve yıldız kolye. Hepsi, içinde yaşanmışlığın izlerini taşıyan bir eve ait, sıradan eşyalar. Zamanın ve anıların yokluğunda kolayca silinip gidebilecek, ancak üzerine sinen hatıralarla paha biçilmez olan ve yalnızca o anılara tanıklık eden insanlar için bir kıymet ifade eden eşyalar bunlar. Tıpkı Çehov’un bahsettiği kül tablası gibi, etrafında incelikli bir romanın örülebileceği kadar sessiz ve derin nesneler. “Bir Aşkın On Günü”, ayrılığın kaçınılmazlığıyla sınanan bir aşkın hikâyesini romanlaştırıyor. Sürekli terk edilişler ve ayrılıklarla örülü bir geçmişe sahip bir kadının, "ayrılamayışla" sınanan bir erkeğe duyduğu aşkı anlatıyor da diyebiliriz. Romandaki ironi ise oldukça çarpıcı: “Yalnızlıkla” sınanan kadın, bu aşkın içinde daha da derin bir yalnızlığa savrulurken, “ayrılamayışla” sınanan erkek, bir hastane
Bir Aşkın On Günüİrem Uzunhasanoğlu · Doğan Kitap · 202587 okunma