Jane Austen ile herkes gibi Gurur ve Önyargı kitabı işe tanışmıştım. Yalın diliyle ve karakterlerin iç dünyasına giriş biçimiyle herkesin dilinden düşmeyen kitabıyla kalbimi çalmıştı. Gurur ve Önyargı kitabı ne kadar güzel olsa da, biraz da olsa abartıldığını düşünüyorum. Ama yazarın Becoming Jane isimli yarı biyografik filmini defalarca izledikten ve filme hayran olduktan sonra kendisi hakkında derin bir araştırma içine girdim. Emma kitabı Jane Austen’ın en sevdiği kitaplarından biriymiş ve aynı zamanda herkes tarafından da çok sevilen bir kitapmış. Sadece Gurur ve Önyargı’nın gölgesinde kalmış biraz. (benim fikrim)
Kitap 19. yüzyıl, İngiltere’de geçiyor. Kitaba başladığım andan itibaren beni içine çekti. Okumaya başlarken giriş kısımlarının fazla betimlemeye boğacağı korkusuyla başlayıp ön yargımın suratıma vurmasıyla kitaba devam ettim. Başlardan itibaren fazlasıyla canlı ve diyalogların bolca olduğu bir temponun içinde sürüklenmeye başlıyorsunuz. Aslında fazlasıyla basit görünebilecek bir konuyu bu şekilde işlemiş olması diğer yazarlara olan bakış açımı değiştirmedi değil.
Kitabı okurken Emma’nın salonlarında oturan, konuşmalara katılan, süslü elbiselerin içerisinde bulanan sanki bendim. Yazarın anlatım dili öyle güzeldi ki, kitaba odaklanmakta, içine girmekte hiç sıkıntı yaşamadım.
Emma, yüksek statüye sahip, şımartılarak büyütülmüş, zeki ve akıllı bir kız. Ablası evlendiğinden beri babası ve mürebbiyesi olan Mrs. Taylor ile birlikte yaşıyor. Her şey Emma’nın çöpçatanlığa girişip, Mrs. Taylor’un evlendirmesine yardım etmesiyle başlıyor. Ve Emma bir nevi bunu kendi işi olarak görmeye başlıyor. Olaylar da buradan sonra kopuyor. Kitabın başından beri bir sürü karakterle tanışıyoruz (bazen isimleri unutuyordum, o kadar fazla) ve sürekli o karakterlerin de iç