Bu genç adamın tenini tanıyordu; bir meşe ağacının yağmur yemiş gövdesi gibi yoğun bir kızılkahve. Kısacık kesilmiş gür saçlarını tanıyordu. Buzlu cam gibi duran, müthiş solgun bir mavi tonundaki o tuhaf gözlerini bile tanıyordu.
Elini uzattı, tıpkı bir zamanlar Helli'ye yaptığı gibi, sayısız ruha yaptığı gibi, Darlington'ın ona tekrar tekrar yaptığı gibi.
"Haydi gel," diye fısıldadı.
Darlington taşı bıraktı. Ruhu altın bir ışık gibi Alex'in içine aktı. Taze yaprak yeşili. Şafak aydınlığı. Çello yayının tatlı titreşimi. Çeliğin çelik üzerinde çınlayan muzaffer sesi. Alex'in vücudu beyaz, yakıcı, kör edici bir aleve dönüştü.
Borçlarınızı ödemek için kime borçlu olduğunuzu bilmeniz gerekirdi. Kimin için savaşa girmek istediğinize ve kime sizin için savaşacağına güveneceğinize karar vermeniz gerekirdi. Bu dünyada sadece bunlar vardı. Kahramanlar ya da kötü adamlar yoktu, sadece uğruna dalgalara göğüs gereceğiniz ya da boğulmasına izin vereceğiniz insanlar vardı.