Bir keresinde, Akdeniz’de bir gemide, denizin binlerce mavi ışık zerresiyle parladığını görmüştüm. İkinci kaptan bana bunların plankton olduğunu söylemişti. Biyolüminesan planktonlar. O uzaklaştıktan sonra denizcilerden biri şöyle diyecekti: “Onu dinlemeyin efendim. Ölüler derinlerde fener taşır.”
O sonsuz evrende, Rafe ile son on üç yılı ayrı geçirmemişlerdi. Rafe’e, “Seni özlediğim kadar özlüyor musun beni?” ya da “Seni sevdiğim kadar seviyor musun beni?” diye sorduğunda cevabın hep evet, evet, sonsuza dek evet olduğu o evrende yaşamak istiyordu. O evren, yalnızca başka bir dünyadaki, başka bir zamandaki, başka bir boyuttaki bir anlatıcının yazdığı kitabın sayfalarında var olsa bile. Fark eder miydi?
Rahip, Aziz Augustine'le armutlarından bahsediyordu... gençlik hakkında bir şeyler, çalmak için çalmak hakkında bir şeyler, itaatsizliğin baştan çıkarıcılığı hakkında bir şeyler. Isabel'in gırtlağının gerisinde hafif bir armut tadı yükseldi. Rahip, kürsüsünden notlarına bakarak alıntılıyordu: "İğrençti. Aziz Augustine çocukça eylemleri hakkında böyle diyor. İğrençti ve ben bunu sevdim. Kendi felaketimi sevdim.
Kalabalığın içinde bir hayalet görmüştü. Tanıdığı bir hayalet.
Hans Winter'dı; o taşkınlığın içinde durağan bir nokta. Gözleri birbirine kenetlendi. Freddie, Winter'ın ona ulaşmaya çalıştığını fark etti. Fark etmeden kendisinin de aynı şeyi yaptığını. Winter ölmemişti. Unutmamıştı. Gözleri koyu değildi. Yüreğini paramparça eden bir maviydi.