Bu mesele edep, nezaket ve üslup meselesidir. İlahi takdir deme hakkı da, ilahi ikazdan bahsetme hakkı da depremzedenindir. O dilerse bahsedebilir; bahsederse kendisi kazançlı çıkar, manen terakkiye bir yol bulur. Çünkü mağdur olan, canı yanan ve sınav kağıdı ilk önüne konan kimse odur.
Depremin ilahi bir ikaz olup olmadığı meselesi hem nazik bir meseledir ve hem de nezaketle ilgili bir meseledir. Nazik bir meseledir çünkü depremin toplumsal bir bozulmaya cevabi nitelikte ilahi bir ikaz olduğunu söylemek bir iddiadır, dahası iddialar buketidir.
Bunu diyen kimse neler söylemiş olmaktadır: 1- Dünya bozuldu, insan tefessüh etti ve cezaya müstahak oldu.
2- Allah'ın niyetini okuyabiliyorum. 3- Felaketlerin kanununu biliyorum: Şöyle şöyle olunca böyle böyle olur. 4- Yine, bu iddianın sahibi bir tarafsız gözlemci koltuğunda oturmaktadır. Bozulmada hiçbir payı yoktur, kendisi Nuh'un gemisinden azgın dalgalara el sallamaktadır.
Zamanı kazanmaya, ondan istifade etmeye karşı hırslı ol. Bunun için de kendini, işlerini ve vakitlerini ayarla. Öğrenci de olsan, hoca da olsan, eser yazan da olsan, mütalaa eden de olsan, dinleyici de olsan, okuyan da olsan, nefsini islaha çalışan abid de olsan böyle olmalısın. Vaktini öldürerek hayatının saatlerini ve sahip olduğun anları çarçur etme. Ömrünü boşa harcayıp sakın aldanma.
Hasan Basri'den: "Dünya üç gündür:
Dün içindekilerle beraber geçip gitti.
Yarına gelince, muhtemelen sen ona yetişemeyeceksin.
İşte bugün senin günündür, onu değerlendir."