Neden o zaman uykusuz geceler bir an gibi, sebepsiz bir neşe ve mutlulukla geçiyor ve şafağın pembe ışığı pencereye vurduğunda ve loş odayı bizde, Petersburg'da olan türden, karasız fantastik bir ışıkla aydınlattığında tan vakti, hayalperestimiz neden yorulmuş, tükenmiş bir halde kendini yatağa atıyor ve kendini hastalıklı, mahvolmuş ruhunun coşkularından yorulmuş ve kalbinde acı verici, tatlı bir sızıyla uykuya dalıyor?
Her geçen gün birbirimize daha da uzaklaşıyoruz. Milyonlarca insanın arasında gitgide daha da yalnızlaşıyoruz. Her geçen gün şehrimizin, içinde kaybolduğumuz dev bir çöle dönüşmesine tanıklık ediyoruz.
Adına "aşk" dediğimiz bir vahayı arıyoruz.
"Ve bütün yaptığım, her gün, sonunda bir gün biriyle karşılaşacağımı hayal edip durmak. Ah, bir bilseydiniz, bu şekilde kaç kez aşık olduğumu!.."
"Ama nasıl olur, peki kime?"
"Birine değil, bir ideale, hayal ettiğim kişiye. Hayallerde başlı başına romanlar yaratıyorum. Ah, beni bilmezsiniz!"